Selam!



Mâlik kavramı, me-le-ke'den türemiş olup elde etmek, idaresini ele almak, yakalamak, ele geçirmek, sahip olmak, hâkim olmak, kontrol etmek, idareci olmak, idare etmek, saltanat sürmek, güç ve otorite uygulamak, hakimiyeti elde etmek, güç sahibi olmak, düşüncesine ve davranışlarına hâkim olmak, duygularına sahip olmak, nefsin insanı meşgul etmesi, insanın kendini kontrol altına alması, itidalini korumak, gözyaşlarını durdurmak manalarına gelmektedir.

Mülk olarak kullanılınca, "kanun, hüküm, saltanat, devir, en yüksek otorite güç. krallık, hükümdarlık, mal sahipliği, mülkiyet hakkı" anlamlarını ifade etmektedir. Milk mal, mülk, emlak, köle, servet, zenginlik, para manasına gelmektedir. Melek melek demektir. Meleke, karakter hususiyeti, doğal mizaç, istidat, kabiliyet, temayül, Allah vergisi, ihsan, kuvvet, üstün yetenek, hüner demektir.
Melekût ülke, hükümranlık, imparatorluk, krallık, saltanat, egemenlik an lamlarını ifade etmektedir. Melekûtî, ilahî ve göksel demektir. Melâk veya milak temel, esas, dayanak, kaide demektir.

Şimdi bu manaların Kur'an'dan nasıl ve hangi ayetlerde geçtiğini incele yebiliriz.

1- Kudret ve kanun:
“Ey Rabbim! Güçten bana nasibimi verdin ve bana olayların yorumunu da öğrettin.”[70]
“Dediler ki: "Biz sana olan vaadimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik"[71]
“Böylece biz, kesin iman eden lerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin güç ve kanunlarını gösteriyorduk.”[72]
“De ki: "Gücün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen gücü dilediğine ve rirsin ve gücü dilediğinden geri alırsın; dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın, her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen, her şeye ka dirsin."[73]
Bu üç ayette mülk, melekut, melik olarak geçen bu kavram, 'güç' ve 'kanun' manalarına gelmektedir. Güç ile beraber kanun manası, En'âm: 6/75'te yer almak tadır. İlahî güç/kudret manasına geldiği gibi, beşerî gücü de ifade etmektedir. Fakat beşerî güç, Allah'ın gücünden gelmektedir.
Âl-i İmran: 3/26'da ise, gücü kimin verdiği ve aldığının bilincini vermekte dir. Taha: 20/87'de ise, insan gücünü aşan şeylerin olabileceğini; insan kudreti nin her şeye yetemeyeceğini, yaptığı bazı şeylerin arkasında kendi gücünün olamayacağını görmekteyiz.

2- Kainatın idaresi
“Göklerin ve yerin idaresine, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an’dan sonra hangi söze inanacaklar?” [74]
“Eğer biliyorsanız, her şe yin idaresi kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan kimdir? diye sor.”[75]
Yüce Allah buradaki melekût kavramı ile, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin idaresini ifade etmektedir. Allah kendi mülkiyetinde olanı idare etmektedir. İdare ederken kendi kanunlarını yürütmektedir. Böylece melekût kavramı, idare, kanun ve mülkiyeti ifade etmektedir. Bunlardan öne çıkan mana "yönetim erki"dir.

3- Siyasî erk
Yüce Allah "siyasî erki" iki kısıma ayırmaktadır. Allah'a ait "siyasî erk", insana ait "siyasî erk". Allah'a ait siyasî erki şöyle belirtmektedir:
“Yoksa onların hükümranlıktan bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı, insanlara bir çekirdek filizi bile vermezlerdi.” [76]
Siyasî erk, devletle birlikte vardır. Devletin en önemli görevlerinden biri, ekonomik hayatı adil bir şekilde yönetmektir. Mutlak siyasî erk, insanların elinde olsaydı, insanlara bir çekirdek bile vermezlerdi. Allah'ın mâliklik sıfa tı, rızkın eşit olarak varlıklara sunulmasını gerekli kılmaktadır:
“O, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. "Ol" dediği gün her şey oluve rir. Onun sözü gerçektir. Sûra üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizli ve açık olanı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden ha berdardır.”

“Sûra üflendiği günde hükümranlık O'nundur” ifadesi, Fatiha: 1/4'te geçen “Din gününün sahibi O'dur.” cümlesinin karşılığıdır. Kıyametin kopuşunda ve ahirette mahşerin kuruluşunda mutlak iktidar sahibi Allah'tır. Mutlak manada siyasî erk hususunda Allah'ın ortağı yoktur. Bu hakikati ifade eden ayet şöyledir:
“Allah'ın hakimiyette ortağı yoktur.”

Varlıklar alemini yönetmekte Allah'ın yardımcıya ihtiyacı yoktur. Beşerî iktidar da, O'nun hâkimiyeti içinde cereyan etmektedir. Siyasî erki elinde bu lundurmak, hüküm vermek, suçluyu ve suçsuzu ayırmak demektir. Hükmü nü icra edemeyen, suçlu ile suçsuzu ayırıp, suçluya ceza, iyi işler yapana ödül veremeyen, siyasî erke sahip değil demektir. Yüce Allah, Hac: 22/56'da, siyasî erkin içini bu faaliyetlerle doldurmaktadır:
“O gün, iktidar Al lah'ındır. İnsanlar arasında hüküm verir. İman edip, iyi davranışlarda bulunanlar na'îm cenneti içindedirler.”

Siyasî erk, ekonomik gücü elinde bulunduran, ekonomiyi idare eden ve varlıkların istifadesine sunan güçtür:
“Mülk Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine taptıklarınız bir çekirdek kabuğuna bile sahip değiller.” [80]
Bu ayette me-le-ke kelimesi, hem mülk yani iktidar kalıbı ile, hem de yem-liku (sahip olma) şekliyle yer almaktadır. Böylece iktidarın, ekonomik güce sahip olmakla gerçekleşeceğine dikkat çekilmektedir.
İnsanların taptıkları sahte tanrılar bir çekirdeğe bile sahip olmadıkları için Tanrı olmaya (mutlak siyasî erki ellerinde bulundurmaya) layık değillerdir. Mutlak manada siyasî erk, yüceliktir ve güçtür:
“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gü cü yeter.” [81]
Bu ayette yüceler yücesi olması ve her şeye gücünün yetmesi ile siyasî er ki elinde bulundurmak özellikleri yan yana gelmiştir. Hüküm vermek, suçlu ları cezalandırmak, iyi iş üretenleri ödüllendirmek, bütün ekonomik değerle re sahip olmak ve bu ekonomik değerleri dağıtmak, siyasî erki başkası ile paylaşmamak, mutlak iktidarın anlamını vermektedir.
İktidarı/siyasî erki elinde bulundurmak çok cazip bir değerdir. İlk insanın ayağını kaydırıp şeytana aldanmasını temin eden de budur. İşte o zaman beşerî manada siyasî erk ortaya çıkmaktadır. İlgili ayet şöyledir:

“Derken şeytan Âdem'in aklı nı karıştırıp, "Ey Âdem!" dedi, "Sana ebedilik ağacını ve sonu gelme yen bir saltanatı göstereyim mi?"[82]
Ayette geçen mülk kavramı, siyasî erk/saltanat; başka bir ifadeyle hüküm ranlık manasına gelmektedir. Şeytanın aldatmadaki başarısı, bu siyasî erkin ebedî olacağını söylemesinden kaynaklanmaktadır. Sonsuz/tükenmeyen ikti dar Allah'a ait olduğu halde, Âdem böyle bir iktidara sahip olabileceğini dü şünmekle, şeytanın aldatma alanına girmiş oldu. Ama bu ayet şunu da ifade etmektedir: Siyasî hükümranlık fikri, ilk insanla beraber başlamıştır. Beşerî alanda mülk kavramını ilk defa İblis kullanmıştır.

Beşerî iktidar, Allah tarafından verilen bir lütuftur. Bir toplumun bağım sız bir devlet kurması ve siyasî erkini ilan etmiş olması, ilahî bir ihsan olmak tadır. Yüce Allah bu siyasî erk gücünü bir topluma veya bir ferde ya da bir grup insana verirken, bazı değerlerin o toplumda oluşmasını da istemektedir:
“Yoksa onlar, Al lah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar? Oy sa İbrahim soyuna Kitab'ı, hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.” [83]
Ayetlerden şu çıkarımları yapmamız mümkündür: Siyasî erki vermeden önce Allah insanları eğitime tâbi tutmakta yani onlara kitabı ve hikmeti öğretmekte, sonra da öğrenenlere büyük bir hükümranlık lütfetmektedir. Böylece beşerî iktidarın temellerinin altında ilahî bilgi ve hikmetin yattığını, başka bir ifade ile bilgisi olmayana siyasî erkin verilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Aynı şekilde kitap, hikmet ve siyasî iktidara sahip olanlara haset edilmemesi gerektiği bu ifadeden anlaşılmaktadır. Çünkü bilginin getireceği siyasî erke haset edilemez ve edilmemelidir.
Bilgi'nin, beşerî-siyasî erki elde etme konusundaki veya Allah'ın onu bir lütuf olarak insana sunmasındaki önemini şu ayette görüyoruz:
“Peygamberleri onlara, "Bilin ki Allah, Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi" dedi. Bunun üzerine, "Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisi ne servet ve zenginlik yönünden geniş imkanlar da verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?" dediler. "Allah onu sizin üzerinize seçti. İlimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah siyasî erkini istediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi.”

Ayet, peygamberlik müessesesi ile saltanatı ayırmaktadır. Peygamber, Tâlût'a Allah tarafından iktidar verildiğini söylerken, kendi görevi ile Tâlût'un görevini ayırmak ve alanlarını belirlemiş oluyordu.
Ayette "siyasî erk" anlamında hem melik hem de mülk kullanılmaktadır. Tâlût'a hükümranlığı layık görmeyenler, onun geniş bir ekonomik güce sahip olmadığını söylerken, Peygamber onun bilgi değerine ve bedenî güce sahip oluşuna dikkat çekiyordu. Böylece Allah Tâlût'u siyasî erk için seçerken han gi değerleri dikkate aldığına işaret etmektedir. Ayette geçen cism kavramı, "beden" demektir. Beden ise burada, bilgiyi eylem haline geçirecek kabiliye ti ve bildiğini tatbikata koyma gücünü göstermetedir. Demek ki siyasî erk, bilgiyi pratiğe geçirme gücüne sahip olana verilmelidir.
Beşerî hükümranlığın bir şartı hikmet ise, diğeri de güzel konuşmaktır. Hatiplik de iktidar sahibi olmanın önemli bir şartı ve gücüdür.

“Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.” [85]
Ayette bahsedilen kişi, Hz. Davud'dur. O, siyasî erk ile peygamberliği ay nı insanda toplayan bir kişiliğe sahiptir. Yüce Allah onun iktidarını iki şeyle kuvvetlendirdiğini söylemektedir. Bunlar hikmet ve güzel konuşmaktır. Bildiğini güzel bir şekilde ifade etmek suretiyle halkı aydınlatmak, ikna etmek ve doyurmak, siyasî erkin olmazsa olmazını teşkil etmektedir.
Beşerî-siyasî erkin ferdî boyutu olduğu kadar, toplumsal boyutu da vardır. Toplumsal hükümranlık Hz. Musa'nın dilinden şöyle ifade edilmektedir:
“Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hakim kimseler olarak hükümranlık sizindir.” [86]
Bu ayet, Hz. Musa'nın toplumuna yeryüzünde hükümranlık verildiğini ifa de etmektedir. Böylece bir toplumun, yeryüzünde yaşayan diğer toplumlara karşı hükümranlık elde edebileceğine de işaret edilmiş olmaktadır.

4- Kral:
“Kral dedi ki”[87] ayetinde olduğu gibi melik, 'kral' mana sına gelmektedir.
Ayetlerde melik ve mülk şeklinde yer alan bu kavram, kral manasına da gelmekte ve beşerî anlamda 'kralı' ifade etmektedir.
Kur'an, peygamber isimleriyle, Meryem ve Zeyd'in ismi hariç özel isimlere ver vermemekte; kasdettiği kişinin sıfatını kullanmaktadır. Mesela, firavun'un özel ismini kullanmayıp "büyük evde oturan" manasına gelen firavun sıfatını kullanması gibi. Aynı şekilde kralların ismini kullanmayarak, onları melik sıfa tıyla zikretmektedir. Evrensel olması bakımından böyle bir yolu izlemektedir.
Melik kavramı, 'hükümdar' manasına Allah için de kullanılmaktadır. Al lah için kullanıldığında "krallar kralı", beşer için kullanıldığında "kral" diye tercüme edilebilir.

5- Sahip olmak:
Mâlik kavramı, bazen mülk ile beraber kullanılmaktadır:
“De ki: "Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım!” [89]
Buradaki mülk, hem 'kainat', hem de 'iktidar' manasına gelmektedir. Mâ lik de 'sahib' demektir. "Kainatın sahibi" denilebileceği gibi, "iktidarın sahi bi" de denebilir. Fakat birinci mana uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Çünkü ayetin devamında bu 'mülk'ün verilebilir bir şey olduğundan bahsedil mektedir. Kainat verilemeyeceğine göre, mülk'ten kasıt 'iktidar' veya 'eko nomik değer' olabilir: “Sen mülkü diledi ğine verirsin, mülkü dilediğinden geri alırsın.”[90] ifadesi, mülk'ün insana verilebilir bir değer olduğunu göstermektedir. İnsana verilen ya maldır (ekonomik değerdir) veya iktidardır.
Yüce Allah, bütün ekonomik değer dediğimiz rızkın sahibidir. Onu istedi ğine verir, istediğinden alır. Bir toplumun içinden bir ferde veya toplumlar arasından istediği bir millete siyasî erki verir, istediğinden geri alır. Bu veriş ve geri alışı belirleyecek olan şey, insanın çalışması ve ona layık olmasıdır. Çalışmayan ve layık olmayandan alır, çalışana ve layık olana verir. Onun için Allah, mâlike'l-mülk'tür.
"Sahip olma" manasına gelen mâlik'lik, Kur'an'da, insan için de söz ko nusu edilmektedir:
“Görmüyorlar mı? Biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.” [91]
Ancak, Allah insan için yaratıyor, insan da ona sahip oluyor. İnsanın sahipliliği geçici ve izafî olup süresiz değildir. Mutlak sahiplik Allah'a aittir.

6- Melek adı:
Sahip olmak manasına gelen “mâlik”, bir meleğin özel ismi olarak Kur'an'da yer almaktadır:
"Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!" diye seslenirler. Mâlik de, "Siz böyle kalacaksınız!" der."[92]
Bazı melekler, görevlendirildikleri işle isimlendirilirler. Mesela: “melekü'1-mevt”, ölüm meleği manasına gelmektedir. İnsanların canını almakla görevlendirilen meleğe verilen isimdir:
“De ki: "Size vekil kılman ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndü rüleceksiniz".
Demek ki melek, bu varlıkların genel adı olup, bunların içinde “Mâlik” denen bir melek de vardır.

6- İdare edilen:
Meleke kelimesi, memlûk şeklinde gelince, idare edilen manasını ifade et mekte ve kölenin sıfatı olmaktadır.
“Allah hiç bir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımız dan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı?” [93]
Ayetteki “abden memlûken” ifadesi, başkasının hakimiyeti altında olan köle manasına gelmektedir. Aynı kavramdan hem idareci, iktidar sahibi ve hem de idare edilen, iradesi olmayan köle anlamı çıkmaktadır.
Bazen Yüce Allah, cariye ve köleyi, sağ ellerinizin sahip olduğu kimseler diye tanımlamaktadır: “Sağ ellerinin sahip olduklarına”[94] ibaresi, köle olarak çalıştırılan 'işçiler' manasını ifade etmektedir. "Sahip olma" manasıyla melek, bir varlığın sosyal statüsünü belirleyen bir sı fat olmaktadır. Böylece melek kavramı, siyasî gücü elinde bulunduran kral manasını ifade ettiği gibi, hiçbir siyasî gücü olmayan sosyal bir sınıfın da sı fatı olmaktadır. Bu anlamlarıyla da, insanlar arasında sosyal statüyü belirle yen sosyolojik bir terim olarak işlev görmektedir.

7- Kendine sahip çıkmak:
Me-le-ke kavramının bir de psikolojik manası vardır. İnsanın kendine sa hip çıkması, kendi iç aleminde iktidar kurması, beyin, gönül ve nefis arasın da dengeli bir siyaset yürütmesi manasına da gelmektedir. Zararlı olanı defetmek, faydalı olanı kazanmak gibi çok önemli bir siyaseti gerçekleştirmek, meleke kavramıyla ifade edilmektedir. İnsan, kendi içinde uyguladığı bu ikti darı, başkaları için de uygulayabilir. O zaman kavram, sosyolojik bir mana kazanmış olacaktır:

"De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim."

Ayette geçen “Nefsime sahip değilim” ifadesi, insanın kendini fayda ve za rar bakımından idare etmesi ve kendine sahip çıkması demektir. Psikolojik siyaset ve idare, zarardan ve nefsin arzularından uzak durmak, faydalı olanı elde edebilmektir. Bu manada Hz. Musa, Maide: 5/25'te sadece kendine ve kar deşine sahip çıktığını söylerken meleke kavramını kullanmıştır.
Bir memleketi idare etmek, kendi nefsini idare etmeye benzer. Her iki faaliyet için Allah meleke kavramını kullanmaktadır.

Kalbe, bedenin milakı denmektedir. Milak aynı zamanda evliliktir. Koca melike benzetilmektedir. Diğerleri ona tâbi olduğu için deve ve koyun sürüsünün önünde gidene de milak denmektedir.[96] Her üç alanda meleke'nin kazandığı mana, idareyi ifade etmektedir.
Varlıkların faydasına kanunlar koymak, emir ve yasaklar vasıtasıyla onların ilişkilerini düzenlemek, beşerî münasebetlerin nizamını ve hakları çiğneyenlere uyarıda bulunmak, dengeli hayat yaşayanların gönlünü alacak ödüller koymak, mutlak mâlikliğin tasarrufudur. Mülk, milk, mâlik ve meleke kelimeleri idare, tasarruf ve kuvvetle ilgilidirler. Bunları Allah açısından ele alınca, varlıkların var olma ve hayatlarını devam ettirmek konusunda tasarruf sahibi olmak, onları idare etmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak, sosyal hayatın. düzenini bozanları cezalandırmak, iman edip iyi iş üretenleri ödüllendirmek konusundaki iktidarı ifade etmektedir.

Mutlak manada, Yüce Allah'ın bu tasarrufunu yeryüzüne yansıtan insanla ra da 'melik' denmektedir. Kendine sahip olmak, halkın düzenini sağlamak, bu düzen için kanunlar koymak, ceza ve ödül mekanizmasını iyi çalıştırmak, yanlış yapanları uyarmak, beşerî mâlikiyetin tasarrufudur. İnsanların bu faali yetleri yerine getirebilmesi için Allah, insanın içine bir şeye sahip olma duy gusunu doğuştan yerleştirmiştir. Böylece insanın psikolojisini, sahip olma duygusuyla bezemiş ve onu Allah'ın mâlikiyet sıfatını yeryüzüne yansıtması için hazırlamıştır.
Yüce Allah'ın kainatı ve varlıklar alemini nasıl idare ettiğinin bilgisine sa hip olmak, insanlar aleminin nasıl yönetileceğine vakıf olmak demektir. Bu bilgi, insanın mâlikiyet özelliğini derin bir yeterlilikle sosyal hayata yansıtmış olacaktır.