İnsanların çeşitli olaylar nedeniyle sürekli üzüntüye kapıldıklarını görüyorum. En ufak bir sıkıntıda ağlıyor, isyan ediyor, hayata küsüyorlar. Bir insanın söylediği lafı günlerce düşünüyor, işyerinde birileriyle tartışıyor günlerce bunun sıkıntısını hissediyorlar. İnsanlara inanılmaz değer veriyor, onları razı etmeye uğraşıyor, bunun için çok büyük çaba sarf ediyorlar. Hâlbuki bütün insanlar Allah’ın kontrolündedir. Her insanın yaptığını da söylediğini de Allah yaratır. İşte iman eden insan ile iman etmeyen arasında bambaşka bir bakış açısı vardır. İman eden insan her olayda hayır görür, hep Allah’a teslimdir. İman etmeyen ise hayatı boyunca acı içinde kıvranır. İmansızlığının karşılığını yıllarca azap içinde yaşayarak alır. Ruhu daima fırtınalarla doludur. Üzüntüden üzüntüye, sıkıntıdan sıkıntıya sürüklenir. İman eden bir insan tevekkülle ve sabırla kalbi huzur içinde yaşarken iman etmeyen birbirinden zor sıkıntılarla boğuşur.

İman etmeyi hiçbir zaman kabul etmeyen insanların bu sıkıntıları yaşamaları normaldir. Peki iman edenlerin içlerinde sıkıntı duyması, olaylar karşısında üzüntüye kapılmaları makul müdür? Bunu şöyle açıklayabiliriz. İman eden insanlar da Allah korkusu ve derinlikleri açısından birbirlerinden farklıdırlar. Allah Kuran'da, "Allah katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir." (Al-i İmran Suresi, 163) ayetiyle bu gerçeği bildirir. Allah başka bir ayetinde de "Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak İslam (Müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir..." (Hucurat Suresi, 14) hükmüyle imanın henüz kalplerine yerleşmediği kimselerden bahsetmektedir. Başka bir ayette de "Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir." (Fatır Suresi, 32) hükmüyle inananlar arasında geride kalan, orta yolu tutan ya da öne geçen kimseler olabileceğine dikkat çekilir.

Kuran’da iman ettiğini söyleyen, fakat imanlarını zulümle karıştıran insanlardan bahsedilir. Bunun anlamı, insanın Allah’ın yüceliğini bildiği halde, Kuran’a uyması gerektiğini bildiği halde hala dinsiz insanların gösterdiği ahlaktan kurtulamamış olmasıdır. Bu insanlar imanı yaşamakla birlikte, nefisleriyle çatışan bir durumla karşılaştıklarında ya da zorlukla karşılaştıkları anlarda, Kuran ahlakına uygun bir tavır sergileyemezler. Tavırları dinsiz bir insanın tavrıyla çok benzeşir. Onlar gibi üzülür, yese kapılır, küser, alınır, kendi kendilerine sürekli zulmederler. Bütün olayların Allah’ın kontrolünde olduğunu, tevekkül etmeleri gerektiğini düşünmezler.

Böyle insanlardan söz ederken, akla sadece dinin hükümlerini açık açık reddeden, dine muhalif tavırlar gösteren insanlar gelmemelidir. Burada ele aldığımız kimseler, Kuran hükümlerinin pek çoğunu uygulayıp hayatlarının büyük bölümünde mümin tavrı gösterebilirler. Ancak bazı konular da vardır ki, bunların Kuran'a göre yanlış olduğunu anlamak istemeyebilir ya da bunu gereği gibi kavrayamamış olabilirler. Bazı insanlar Müslüman olarak yaşadıkları halde, bazı inanç ve davranışların Kuran'a muhalif olmadığını, helal ve haram olarak bildirilen konuları aşmadığını düşünebilirler. Örneğin birçok insan duygusallığın Kuran ahlakına uygun bir davranış olmadığını anlamaz ya da bunu anlamazlıktan gelir. Oysa duygusallık Kuran'a muhalif bir karakterdir ve Kuran'ın birçok ayetinde bu açıkça görülmektedir.

Sözgelimi bir yakının ölümü üzerine, Müslüman bir kişi onun yok olmadığını, sonsuz hayatı için yeni bir başlangıç yaptığını düşünür ve eğer bu yakını mümin ise onun için cenneti umarak sevinç duyar. Ayrıca ölüm Allah'ın bir takdiridir ve Allah her olay gibi ölümü de hayırla yaratır. Dolayısıyla mümin, bir yakını dahi olsa, onun ölümünde hayırlar olduğunu bilir, Allah'tan razı olduğunu gösteren bir tavır içerisinde olur. Ama birçok insan bu gerçeği bilmesine rağmen, bir yakınının ölümü ile cahiliye tavrı gösterebilmekte, duygusal davranarak aşırı tepkiler verebilmektedir.

Bu gibi tavır bozukluklarının Kuran ahlakı ile çatışan özellikler olduğunu düşünmeyen kimseler, bu davranışlarını sürdürmekte bir sakınca görmezler. Hayatlarının bazı anlarında, bunlara benzer cahiliye özellikleri taşıyarak, cahiliye insanlarının hayatına benzer bir hayat yaşarlar. Bu yüzden de müminlerin yaşamadığı ama cahiliye insanlarında görülen sıkıntıları yaşar, müminlerin aksine sık sık mutsuz olurlar.

Bu nedenle 'iman ediyorum' diyen her insanın, Allah'ın Kuran ile müminlere vaat ettiği 'dünyada ve ahirette güzel bir hayat yaşanması' özelliğinin kendisinde tecelli edip etmediğini, bu bilgiler doğrultusunda gözden geçirmesi gerekmektedir. Eğer hala hayatının belirli anlarında az da olsa mutsuzluklar, sıkıntılar, azaplar yer alıyorsa, bu hatırlatmaları üzerine almalıdır.

Bütün yaşamı boyunca azap ve sıkıntı çeken bir insan için ise çözüm , "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara Suresi, 185) ayetiyle belirtildiği gibi çok kolaydır: İnsanın gizli ya da açık cahiliye ahlakından kalan her ne özelliği varsa bunları terk etmesi ve bunun yerine Kuran'a uygun davranması ana çözümdür. Allah'a iman eden ve Kuran'a uyan her mümin, Kuran'a daha samimi yaklaşmalı ve ayetlerde anlatılan mümin ahlakına ters düşecek her türlü tavır ya da düşünceden kurtulmalıdır; Kuran ile bildirilen gerçekleri sadece teorik olarak bilmeyi yeterli görmemeli, bunları pratik hayatta da her an hissetmeli ve yaşamalıdır; Allah'ın her yeri sarıp kuşattığını, insanın içinden geçen gizli saklı tüm niyetlerini bildiğini, gizli samimiyetsizlikleri de gördüğünü unutmamalıdır.