Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Tecrübeli Üye collection - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Alem-i Hakîkât
    Mesaj
    308
    Blog Mesajları
    20
    Rep Gücü
    1459

    Exclamation Mezhepsizler Âlimler de insandır hata edebilirler diyerek itimadı kaldırmak istiyor

    Mezhepsizler Âlimler de insandır hata edebilirler diyerek alimlere itimadı kaldırmak istiyorlar.



    Sual: Bir arkadaşım önceleri, (Allah'a inanırım; ama peygamberlere inanmam) diyordu. Daha sonra, (Allah'a inanınca peygamberlerine de inanmak gerekir) dedi ve artık peygamberlere de inanıyor; fakat şimdi de, (Mezheplere inanmam, âlimlere inanmam. Âlim de insandır, o da hata eder. Din kitaplarındaki bilgilerin mutlaka doğru olduğu söylenemez. Onlar da insandır, hata edebilir) diyor. Böyle demesi uygun mu?

    CEVAP

    Âlim diye, günümüzdeki yazarları ve profesörleri değil de, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi yetkili âlimleri ve onların eserlerini kastediyorsa kesinlikle uygun değildir. Peygamber efendimiz çeşitli hadis-i şeriflerinde, (Âlimler benim vârislerim, vekillerimdir. Eshabımın hangisine uyarsanız doğruyu bulursunuz) buyuruyor. Vekilin yaptığı işin hükmü, aslın yaptığı işin hükmü gibi geçerlidir. Mezhebe uyan Peygamber efendimize uymuş olur.

    (Âlimler de insan, ya hata ederlerse ne olacak?) diye hatıra gelebilir. İctihad mak***** yükselmiş bir âlimin hatasını, ictihad derecesine yükselmiş başka bir âlim bile bilemez; çünkü (İctihad ictihadla nakzedilemez) yani onun hükmünü bozamaz, o ictihadı hükümsüz hale getiremez. Onun için müctehidin hatası bilinemez. Onun Allah indinde bir hatası varsa, yine ictihadı için sevab alır. Sevab alınan bir ictihad için hata denmez. (Âlim de insandır, o da hata eder) demek yanlış olup, âlimlere olan itimadı sarsar.

    Hele, Peygamber efendimize kadar hocaları, silsilesi malum olan ve icazet sahibi, yetkili bir âlim için, (O da insandır, hata edebilir) demek çok yanlıştır. Bu da, hocaya olan itimadı sarsmak için söylenmiş bir sözdür. Hocaya itimat sarsılınca, onun vekiline de itimat kalmaz. Hocayı kabul edenin, vekilini de aynen kabul etmesi gerekir. Kabul etmezse hocasına da itimat etmediği anlaşılır.

    (Hoca, onu değil de şunu vekil etmeliydi) demek de, hocayı kabul etmemek olur. Vekili kötülüyor gibi görünse de, aslında itiraz hocayadır. Ebu Cehil de, (Kureyş büyükleri, zenginler dururken bir yetim nasıl peygamber olur) diyerek Resulullahın peygamberliğini kabul edememişti. Ebu Cehil, burada Allahü teâlâyı suçlamaktadır. (Bu işe layık olmayan birisini nasıl peygamber yaparsın) demek istiyordu. İşte bunun gibi, hocanın vekilini kabul etmeyenler de, hocayı kabul etmemiş olurlar. Resulullahın vârisleri, vekilleri olan müctehidlerin mezheplerini kabul etmeyenler, Resulullahı kabul etmemiş olurlar. (Niye buna ictihad etme yetkisini verdin?) demek, aslında Resulullahı suçlamak olur. Hiçbir zaman unutulmamalı ki, vekil asıl gibidir.

  2. #2
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Fakîhler, sufîler ve hadîsçiler yanında Küllâbiyye'den, Kerrâmiyye'den ve Eş'ariyye'den isbat ehli (sıfatları kabul edenler) genel olarak selefe dil uzatmazlar. Aksine genel anlamda, onların sözlerinin çoğunda onlara muvafakat ederler. Ancak onlar arasında hadîsi en çok bilen, selefin mezhebini daha iyi bilmiş ve o yola daha çok tabî olmuştur.

    Yâni selefe saygı, her grubun sünnete bağlılığı ve bid'atinin azlığı oranında olmuştur.

    Ama selefin mezhebine bağlı görünmek (intihal) mes'elesinin, bid'at ehlinin şiarı olmasına gelince bu kesinlikle boş ve bâtıl bir iddiadır. Böyle bir şey ancak cehaletin çoğaldığı, ilmin azaldığı ortamlarda mümkün olabilir (yutturulabilir).

    Şu da bunu açıkça ortaya koyabilir:

    Ebû'l-Hasen el-Eş'arî'nın tâbîlerinden Ebû Muhammed'in ashabı, imân, âyetlerin ve hadîslerin te'vîli gibi mes'elelerde seleften farklı düşündüklerini açıkça söylemektedirler. Diyorlar ki:

    "Selefin mezhebine göre imân, söz ve davranıştır, artar ve eksilir. Bizim ashabımızdan olan kelâmcılara göre ise bu husus şu şu şekildedir". İşte böyle açıkça söylüyorlar.

    "Selefin mezhebi, sıfatlar hakkında gelen âyet ve hadîslerin te'vîl edilmeyeceği şeklindedir. Ama kelâmcılar bunları ya vücûben, ya cevâzen te'vîl etmek istiyorlar" diyorlar.

    Yâni selef ile kendi ashâbları olan kelâmcıların farklı düşündüklerini kendileri söylüyorlar. Bunlar ağızlarından çıkan sözler olup kitablarında da böyle yazmaktadırlar.

    Şimdi bir akıllı çıkıp ibret almaz mı, bir kandırılmış çıkıp kendini toplamaz mı?

    Selefe göre değişik düşünen kişilerin bile açık ifâdesi bu oluyor, sonra o başka düşünenler selefin yolundan çıkarak bir şeyler ortaya atıyorlar, evet ibret alın, kafanızı kullanın ki bu hareket düpedüz "selef tevhîd ve tenzîhden saptılar da bunları sonraki âlimler (müteahhirûn) bildi" demek değil midir?

    Evet bu tavır sahih ilmin ve sağlam dinin bir gereği olarak fasit bir tavırdır.

    Şu da var. Bu kelâmcılar bâzan selefin, bâzan kelâmcıların sözlerini destekliyorlar. Nitekim Ebû'l-Meâlî el-Cüveynî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve Râzî gibiler böyle yapmaktadırlar. Halbuki bâzan destek verdikleri selefin mezhebinin, yegâne geçerli mezheb olması kaçınılmaz bir şeydir.

    Demek ki onlar tek bir din üzere değildirler ve bâzan şüphelere yenik düşüyorlar. Bu hâl Kitab ve Sünnet'ten yüz çevirenlere Allah'ın uyguladığı bir kanundur işte.

    Bâzan müteahhir âlimlerden olan kendi ihvanlarını seleften daha âlim, daha mahir görüyorlar.

    Diyorlar ki:

    "Selefin yolu daha emîn, daha salimdir, bunların yolu ise daha bilgece ve daha hikmetli (ve sağlam)dır".


    Böylece kendi ihvanlarını ilim ve izah açısından daha üstün, tahkik (hakikati bulmak) ve irfan açısından daha faziletli, selefi ise bu hususlarda eksik, kusurlu veya câhil olarak niteliyorlar. Amaçları da selefin eksiklik ve aşırılıkta düştükleri mazeretleri düzeltmek.

    Hiç şüphesiz böyle bir tavır, bir tür râfızîliktir.

    Evet her ne kadar Râfızîler'in ve Hâricîler'in söyledikleri sözler gibi selefi tekfir etmiyor, Mu'tezîle'nin, Zeydiyye'nin vesâirenin söyledikleri sözler gibi selefi fâsık saymıyorlarsa da onları câhil, hatalı ve sapmış gösteriyor, onları günah işlemiş, mâsiyet yapmış kabul ediyorlar.

    Selefi böyle görmek, onları fâsık görmek değilse bile, şerîatçe az faziletli nesilleri, faziletli nesillerden (sahabe, tabiîn ve etbâdan) daha bilgili, daha faziletli görmektir. Bu da boş iddiadan başka bir şey değildir.



    Kitab'ı ve Sünnet'i ve her meslek ve meşrebten Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat bağlılarının birleştiği şeyi iyi düşünen herkes bilir ki;

    - gerek amellerde,

    - gerek sözlerde,

    - gerek itikâdda ve

    - gerekse her türlü faziletli husûsda bu ümmetin en hayırlı çağı, ilk çağdır (asr-ı sâadet çağıdır). Sonra onları izleyenler ve sonra da onları izleyenlerdir.

    ("Nesillerin en hayırlısı, benim içlerinde gönderildiğim nesil, sonra bunların ardından gelenler, sonra da onların ardından gelenlerdir" buyurmaktadır. (Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 210, 211, 212, 214, 215; Ebû Dâvud, Sünnet, 9; İbn Hanbel, 2/328) (sahabe, tabiîn ve etbâuttâbiîn)

    Nitekim bu husus ve onların ilim, amel, imân, akıl, din, dini anlama ve açıklama, ibâdet gibi her fazilette haleften daha üstün olduğu, her türlü müşkülü açıklamaya en lâyık kişilerin onlar olduğu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den birçok vecihle gelen hadîslerle sabittir.

    Bunu ancak ve ancak, İslâm dininde zarurî bir bilgi olan bu hususa karşı çıkan, onu benimsemeyen ve bilgisi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı, saptırdığı bir kimse reddedebilir.

    Nitekim Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) şöyle demiştir:

    "Kim bir yol tutacaksa ölmüş olanların yolunu tutsun. Çünkü dirilerin fitneye düşmeyeceğine güvenilemez. Ölmüş olanlar dediklerim Muhammed'in ashabıdır, şu, bu ümmetin en temiz, en itaatkâr kalbli, ilmi en derin, en az tekellüflü olan kişileridir. Onlar Allah'ın, peygamberine sahâbî olsunlar, dini ikâme etsinler diye seçtiği bir toplumdur. Binâenaleyh onların hakkını itiraf ediniz, onların hidâyet yoluna sıkı sarılınız. Çünkü onlar dosdoğru bir yol üzere idiler". (Ahmed b. Hanbel, III, 134.)

    Bir başkası da şöyle demiştir:

    "Göçüp gitmiş olanların izlerinden gidiniz, çünkü onlar kâfi ve şâfî olanı getirdiler, ortaya koydular. Onlardan sonra onların bilmediği bir hayır ortaya çıkmış değildir".

    Evet böyle işte! Tıpkı Resûlüllah'ın buyurduğu gibi:

    "Hiçbir zaman gelip geçmez ki ondan sonrası öncesinden daha şerli olmasın. İşte Rabbinize kavuşuncaya kadar hep böyle olacak".

    Artık bilgilerin en yücesi olan Allah bilgisi (ma'rifetullah) konusunda daha hayırlı bir zaman nasıl gelir de görürüz bilmem?

    Hayır ebediyyen böyle bir şey olmayacak!

    Şafiî (r.a.) Risâle'sinde ne güzel söylemiş:

    "Onlar her ilimde, her dini işte, her fazilette, bir bilgiye bizi ulaştıran her vasıtada, bir hidâyete eriştiren bir sebebte bizden üstündür, bizim üstümüzdedirler. Onların görüşü bize kendi görüşümüzden daha hayırlıdır!"

    Dahası var: O sözlerin sahibi Ebû Muhammed ve benzerleri Küllâbî Cehmî'lere şunu söylemek istiyoruz:

    Selefin bütün yapmak istediği şey Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e muvafakat üzere bulunmak olduğu halde nasıl oluyor da onların bu yolunu bırakabiliyorlar?

    Gerçekten de selefin sahip olduğu ilim ve imân nâmına ne varsa hepsi, Allah'ın kendileri karanlıklardan aydınlığa çıkardığı, Aziz ve Hamîd olanın yolu olan Sırat-ı Müstakîm'e ulaştırdığı şeylerdi, bunu da peygamberlerinden Sallallahu Aleyhi ve Sellem elde etmişlerdi.

    Selefin bu yolu âyetlerde şöyle anlatılıyordu:

    "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık âyetler indiren O'dur" (57 Hadîd 9),

    "Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'nun Resûlü'ne iman edin ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Böylece kitab ehli bilsin ki kendileri, Allah'ın lûtfundan hiçbir şey elde edemezler" (57 Hadîd 28),

    "Andolsun ki Allah mü'minlere büyük lûtufta bulundu. Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini tezkiye eden ve kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir rasul gönderdi" (3 Âl-i İmrân 164),


    "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh (kalblere can veren bir kitab) vahyettik. Sen kitab nedir, imân nedir bilmezdin. Fakat o (kitab)ı bir nûr yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidâyete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen doğru yola götürüyorsun, göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah'ın yoluna..." (42 Şûra 52-53)

    Halbuki Ebû Muhammed ve benzerleri:

    "Resul, tevhîd konusunda hakkı açıklamamış, insanlara kendi içinde tuttuklarını söylememiş, bilâkis onlara hakkın hilâfına şeyleri söylemiştir, yâni hakkı ya gizlemiş veya onu bilmiyordu" diyen mülhidlerin yolundan gitmektedirler.

    Yâni gerek inançsız filozoflar, gerek tevhîd, meâd (ölüm sonrası hayat) vesâir ilmî konularda Resûlüllah'ın getirdiklerine aykırı düşünen ve mülhid filozofların yoluna düşenler şöyle söylemektedirler:

    "Resul, ahlâkı, ailevi hayatı ve beşerî münâsebetleri ilgilendiren amelî hususları en güzel, en sağlam esaslara oturtmuş, yeryüzündeki şerîatlerin en faziletlisi olan amelî bir şeriat getirmiştir".

    Böylece yeryüzünde onun getirdiği sistemden daha mükemmel ve daha üstün bir sistemin gelip geçmediğini itiraf ediyorlar. Çünkü onlar onun yeryüzünde gerçekleştirdiği güzel idareyi, ortaya koyduğu adalet esaslarını görüyorlar, zulmü nasıl ortadan kaldırdığını müşâhade ediyorlardı.

    Ancak Resûlüllah'ın haber verdiği, Rabbin sıfatları, isimleri, melekleri, kitabları, resulleri, âhiret günü, Cennet ve Cehennem gibi ilmî konulara gelince, mülhid filozoflar ve onlara uyanlar bu konuları (n vahiydeki tasvirini) kendi düşünüşlerinden farklı bulunca, Resûlüllah hakkında iki gruba ayrıldılar:

    1 - Aşırıları şöyle diyorlar:

    "Resul, bu marifetleri, bu ilimleri bilmiyordu. O'nun kemâli sadece, ibâdetler ve ahlâk gibi amelî hususlara münhasırdı. İlmî hususları ise filozoflar ondan da, diğer peygamberlerden de daha iyi bilirler".

    Yine derler ki:

    "Alî filozoftu ve ilmî hususları Resûl'den daha iyi bilirdi. Harun filozof idi, ilmî hususları Musa'dan iyi bilirdi".

    Bunların birçoğu da Firavun'u ta'zîm ederek Kıptî Eflâtun ismiyle anıyor, Musa'nın, bir kızı ile evlendiği Medyen'li zâtı -ki bâzıları onun Şuayb olduğunu söyler - Aristo'nun üstadı Eflâtun olarak görüyor, Aristo'nun Hızır olduğunu belirtiyorlar. Ve buna benzer daha nice cehalet ve dalâlet dolu sözler ki, künhünü ancak Zülcelâl bilir.

    En az cehaletleri, peygamberlerin tarihlerini bilmemeleridir. Onların ittifak etmiş oldukları üzere Aristo, Yahudi ve Hristiyanların Rûmî takvimin başlangıcı saydıkları Makedonyalı İskender b. Filips'in veziri idi ve İsâ'dan 300 yıl önce yaşamıştı.

    Bâzan da İskender'in, Kur'ân'da ismi geçen Zülkarneyn olduğunu, Aristo'nun da onun veziri olduğunu zannederler ki, bu bir cehalettir. Çünkü İskender b. Filips ne Türklerin yurduna gelmiş, ne de seddi inşâ etmiştir. Sadece İran topraklarına gelip dayanmıştır.

    Kur'ân'da adı geçen Zülkarneyn ise; yeryüzünün hem doğusuna, hem batısına varmış ve İskender'den önce yaşamış bir zâttır. İsminin İskender b. Dârâ olduğu, muvahhid bir mü'min bulunduğu söyleniyor.

    İskender b. Filips ise müşrik idi. O ve kavmi yıldızlara ve putlara tapıyor, sihirle uğraşıyorlardı.

    Aristo ve onun Yunanlı kavmi de müşrik idiler, putlara taparlar, sihirle meşgul olurlardı. Bu konuda kitabları vardır. Haberleri meşhurdur. Eserleri ve onlardan gelen haberler bu şekilde tanınmaktadır. Şimdi bu nerede kalıyor, o nerede?!

    Şunu demek istiyorum ki Resûlüllah'ın getirdikleri şeyler hakkında bu bâtını filozoflar ne diyorlar, o açıkça ortaya çıksın.

    2 - Filozoflardan ve onlara uyanlardan ikinci grub şöyle demektedir:

    "Resul, tevhîd ve meâd (âhiret) konusunda haddizatında değişmez olan sabit hakkı biliyor.

    Rabbin sübûtî bir sıfatının olmadığını, görmediğini, konuşmadığını (basar ve kelâm gibi sıfatlarının olmadığını) kabul ediyor, feleklerin ezelî ve ebedî olup dâima varolageldiklerini ve sonsuza kadar var olacaklarını, bedenlerin kâim olmadığını, Allah'ın diri, konuşan, katından vahiy indiren, katına çıkan meleklerinin olmadığını biliyor, kendi iç âleminde bu batınilerin söylediklerini söylemekle birlikte, halka bunlardan ancak söyleme imkânı bulduklarını söylüyordu. Çünkü (içindeki) bu şeyler açıkça söylense idi, halkın aklı bunlara yatmaz, kalben mutmain olamazlar. Aksine bunları inkâr eder, bunlardan kaçarlardı.

    Bu sebeble onlara bir şeyler canlandırmaya, gözlerinin önüne getirmeğe çalışmış, temsilî bâzı şeyler söylemiş, sembolik konuşmuştur.

    Böylece dinleri açısından yararlanabilecekleri şeyleri onlara açıklamıştır. Gerçi bu tavırda onlara karşı bâzı şeylerin örtbas edilmesi, onların câhil bırakılması, hakikat dışı inançlara sevk edilmeleri söz konusudur ama, bu onların maslahatına olacaktır."



    Böyle diyorlar, sonra da bâtınîlerin imamları olarak Ubeyd b. Meymûn el-Kaddah oğullarını göstererek onların Muhammed b. İsmail b. Ca'fer'in soyundan geldiğini söylüyorlardı. Halbuki öyle değildir. Aksine ataları bir mecûsî elinde büyümüş bir yahûdî idi. Bunlar ise Şiî göründüler. Aslında bu sülâle (Ubeyd oğulları) Şia'nın hiçbir mezhebinden değildirler; İmamiyye'den de, Zeydiyye'den de, hattâ Alî'nin ilâhlığına veya peygamberliğine inanan ğulat (aşırı Şiîler) den de değillerdi. Bunların hepsinden daha şerli idiler.

    Bu sebeble müslüman âlimler onların sırlarını ortaya dökmek, maskelerini düşürmek için birçok kitablar yazmışlar, müslümanlar onlarla birçok kez savaşmışlardır. Onların kıssaları bilinmektedir.

    İbn Sînâ ve ailesi, onların Mısırlı hâkimleri zamanında yaşayan bağlılarından idiler. İbn Sînâ bu sebeble felsefeye dalmıştır.

    Yine bunlar, Muhammed b. İsmail'in mektûm (gizli) imam olduğunu, Muhammed b. Abdillâh b. Abdilmuttalib Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şeriatını meshettiğini söylüyor ve diyorlar ki:

    "İsmâiliyye (nin elebaşları) masum imamlardı".

    Daha ileri giderek onların peygamberlerden daha faziletli olduğunu, bâzan da "tapılacak ilâhlar olduklarını" söylüyorlar.

    Bu sebebledir ki Hâkim, Dürzi uşağı Heştkîr'i, Suriye'deki Teymullâh b. Salebe vârisine göndermiş, Heştkîr de o bölge halkını saptırmıştı.

    Böyle halkı içerisinde bugüne kadar Heştkîr'den kalanlar, Hâkim'in ilâh olduğunu söylüyorlar. Yâni Heştkîr onları İslâm dininden çıkarmıştı. Artık beş vakit namazın, Ramazan ayı orucunun, Beyt-i Haram'ın haccedilmesinin farziyyetine inanmıyorlar, Allah ve Resûlü'nün haram kıldığı, ölü, kan, domuz eti, içki vesâir şeyleri haram saymıyorlardı.

    Bu adamlar kendilerine icabet edenlerden önce Şiî olmalarını (teşeyyû), Rafızîliğin gereklerine sarılmayı, kendilerine ne haramdır denirse onu haram saymayı istiyorlar.

    Sonra o kişileri derece derece merhalelerden geçirerek nihayet İslâm dininden sıyrılma durumuna getiriyorlar. Maksatları ise sırlarının irfanına ermek.

    Bu irfan ise, nefsin kemâle erdiği şeyi bilmek. Nitekim mülhid filozoflar da böyle söylemektedirler. Artık bu bilgiye ve irfana erişen kimse gayeye ulaşmıştır. Avama vâcib olan ibâdetler kendisinden düşer, beş vakit namaz, Ramazan orucu, Beytullah'ın haccı ondan sakıt olur, başkalarına helâl olmayan haramlar ona helâl olur.

    Bunların Resûlüllah'a hürmetkar davrandıkları zaman söyleyecekleri söz şudur:

    "-iddialarınca kendi mülhid elebaşları gibi- ilimde kâmil idi. Avama karşı, havâssa söylemek için gizli tuttuğu bilgilerin aksini açıklardı".

    Bu konudaki sözlerinin bozukluğunu açıklamıştık. Burası o açıklamalar için uygun değil.

    Maksadımız şunu ifâde etmektir ki;

    Allah'ın ulûvv (âlî) sıfatı ile haberi sıfatlarını nefy (redd) eden, "el-Lum'a" sahibi ve benzeri kimseler aslında berikilerin sözlerine benzeyen şeyler söylüyor, Resûlüllah'ın açıktan söylediği şeyler haddizatında değişmez hak sözler değildi, çünkü avama izhârı mümkün olmayan şeylerdi bunlar, diyorlar. İmdi bizzat Resûlüllah hakkında böyle şeyler söylerlerse, onun etbâı olan sahabe ve tabiîn hakkında, bu ümmetin selefi bu zâtlar hakkında neler söylemezler?

    Kimin Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile müslümanlıkta öne geçen Muhacir ve Ensâr hakkındaki sözlerinin temeli bu olursa, onlara muvafakat değil muhalefet etmiş olur. Özellikle -onun iddiasına göre- Resûlüllah'ın ve seçkin ashabının açığa vurmayıp gizli tuttuğu nefyi (sıfatları reddetmeyi) açığa vurduğu zaman da onlara muhalefet etmiş olur.

    Hafid İbn Rüşd vesâir sıfat reddedicilerin çoğunluğu bu yoldan gitme görüşündedirler. Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin sözlerinde de bu nevî şeyler pek çoktur. İbn Âkil gibiler de bâzan buna benzer sözler söylüyorlar. Ancak İbn Âkil'e hâkim olan hava şu olmuştur:

    Önceleri sünnetten ayrıldığı zamanlar cehmîliğe ve mu'tezîliliğe meyil göstermiştir. Ömrünün sonlarında ise tutumu değişmiş ve hâlis sünnete (ehl-i sünnet yoluna) dönmüştür.

    Ebû Hâmid (el-Gazâlî) ise felsefeye meyyaldir. Ancak felsefeyi tasavvuf ve İslâmî ifâdeler çerçevesinde sunmuştur. Bu sebebledir ki müslüman âlimler onu reddetmektedirler. Hattâ ashabından en seçkini olan Ebû Bekr İbnü'l-Arabî de onu reddetmiştir.

    Der ki:

    "Şeyhimiz Ebû Hâmid filozofların tam ortasına düşmüştür. Sonra aralarından çıkıp kurtulmak istemiş, ancak başarılı olamamıştır".

    Ayrıca Gazali'den, Bâtınîlerin görüşlerini benimsediğini gösteren bâzı sözler de rivayet etmiştir ki, kitablarında bunu doğrulayacak ifâdeler bulunmaktadır.

    Gazâlî'yi daha önce adı geçen âlimler de reddetmişlerdir.


    İbn Teymiyye Külliyatı cilt 4

Benzer Konular

  1. yeni yetme alimler
    tntcool Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 07-05-2010, 11:12 PM
  2. Âlimler de insandır demek
    bziya Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 28-04-2010, 10:19 AM
  3. Gerçek ve sahte âlimler
    collection Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 27-02-2010, 01:27 PM
  4. Mümin anlaşan, anlaştıran insandır
    RABİA Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-10-2009, 07:01 PM
  5. mason hayrani mezhepsizler!!!
    forumdayim Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 09-07-2009, 07:56 PM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık