İnsanın organizması, muhteşem bir kompozisyon teşkil etmesine rağmen , yine de kendine yetmez.Çünkü, beş duyu ile donanmış olan organizmamız , bizzat sınırlı olup “ sınırlı varlıkları idrak etmemiz için” yaratılmıştır.

İnsanlar sınırlı birer organizma içinde yaşamalarına rağmen ve sınırlı taneciklerden inşâ edilmiş , sınırlı bir âlemde bulunduklarını idrak etmelerine rağmen , her nedense kendilerini “ sonsuzluk duygusu”ndan kurtaramamaktadırlar.İnsan idrakinin bir ucunda “sıfır” bir vehim halinde kıvrılıp dururken , diğer ucunda “sonsuzluk duygusu” bir okyanus gibi dalgalanmaktadır.Herhalde, matemetik , insan zihninde hakim olan bu sancıdan doğdu.İslam mutasavvıflarının çok iyi tespit ettikleri üzere ” ten kafesine” kapatılan insanoğlu , “hiçlikten ürküyor” ve “sonsuzluğu özlüyor.” Her şey gibi , organizmamız da ne “hiç”, ne “hep” olabiliyor, sadece ve ancak ikisi arasında sallanıp duruyor.

Evet , insan, sahip olduğu , üstün bir “otokritik” kabiliyeti ile organizmasının kendine yetmediğini hayretle ve hüzünle görmektedir.Marazi bir hal olarak değil, hayati ve ruhî bir ihtiyaç olarak bizde “organizmanın yetersizliğine” dair bir duygu var…

Görebildiğimiz kadarı ile hayvanlarda böyle bir duygu yoktur.Onlarda “organizmalarını” ve “beş duyularını” kontrol ve kritik etme ihtiyacını müşahede edemiyoruz.Sanki, onların organizmaları ve duyu organları onlara yetiyor.Yani, ne kaplumbağalar bir saatteki hızlarından ne köstebekler gözlerinin yetersizliğinden, ne ceylanlar güçsüzlüklerinden şikayetçiler.İnsandan gayrı, her canlı “statüsüne” razı ve halinden memnun gözüküyor.Evet, sadece Ademoğullarıdır ki, statükolarından memnun değiller ve kendilerine verilenler ile yetinmiyorlar.Sanki insanın içine biri yerleşmiş bu organizma, bu beş duyu bana yetmiyor; ben kendimi kafeste hissediyorum; beni sonsuza ulaştıracak kapıları aç, diye onu zorlayıp durmaktadır.İşte bu RUH’dur.Evet, içimizden bir ses bu organizma ile ve bu beş duyu ile yetinmememiz gerektiğini, ısrarla ihtar edip durmaktadır.Öyle anlaşılıyor ki bütün beşeriyet de bütün tarihi boyunca, bu mukaddes ihtara uyarak ısrarla “organimasının” ve “beş duyusunun” sınırlarını zorlayıp durmaktadır.

İmam-ı Gâzali hazretlerine göre , şuur, ruhun organizmaya ve aleme yönelen “gözü”dür.Mevlana Celaleddin hazretleri bir şiirinde şöyle buyururlar : “gözlerimden dışarıya bakan kim”…Yunus Emre ise bir şiirinde “bir ben vardır bende, benden içeri” diyorlar.

Gerçekten de ruh konusunda çok az şey biliyoruz; lakin , onun bir tezahürü olan “şuur”, ruha nazaran incelenmeye daha elverişli gözükmektedir.Bu sebepten diyoruz ki , insan ruhunu tahlil etmek isteyen kimselerin “sonsuzluk duygusu “şuur” meselesine çok önem vermeleri gerekecektir.

Gerçi günümüzde, bazı psikologların “şuur” konusunu ihmal edip insanın “hayvan ile ortak yönlerini” incelmeye ağırlık vermeleri, “mukayeseli psikoloji” açısından bir değer taşırsa da “insanın ruhi gerçeklerini” görmeyi engelleyebilir.Eğer, psikoloji, insanı tanımaya yarayan ilm olmak istiyorsa, her şeyden önce, insanı , insan yapan özellikleri ile ortaya çıkarmak zorundadır.İnsanın “sonsuzluk duygusu ”şuur” ve “iradesini” inkar ve ihmal eden bir psikoloji telakkisi, insanı tanımaya değil, ihmal ve inkara vesile olacaktır.Hayvanlar üzerinde yapılan incelemeler göstermiştir ki, onlarda “duyum” ve “idrak” vardır, fakat “şuur” ve ”irade” sadece insana mahsustur.