Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Şa'bânın onbeşinci gecesi bütün kullarına merhamet eder. Yalnız müşriki ve müşâhini affetmez) buyuruldu. Müşâhin, bid'at sahibi, mezhepsiz demektir.

[Ehl-i sünnet vel cemaat îtikatında olmıyan kimseye (Bid'at sahibi) denir. Dört mezhepten birinde bulunmıyan kimse, ehl-i sünnet fırkasından ayrılmış olur. Ehl-i sünnet îtikatında olmıyan da, yâ kâfir olur, yâhut bid'at sahibi olur. Kâfirlerin çeşidleri çoktur. Bunların en kötüsü, müşriktir. Müşrik, Allahü teâlâya ve âhıret gününe inanmıyan kimse demektir. Ateist, mason, komünist de, müşrik demektir.

Bid'at sahipleri, kâfir değildir. Fakat sapık îtikatlarında taşkınlık yapanların, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan birşeyi inkâr edince, kâfir olduklarını islâm âlimleri bildirmişlerdir. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde müşrik kelimesi, kâfir kelimesi yerine kullanılmıştır. Meselâ, müşriki affetmem, buyurulmuştur ki, kâfirlerin hiçbir çeşidini affetmem demektir. Bid'at sahiplerinden taşkınlık etmeyip, kâfir olmıyanları müslümandır. (Ehl-i kıble)dirler. Fakat, bunların islâm dînine zararları, kâfirlerin zararlarından daha çoktur.

Mezhepsiz din adamları, Mevdûdîciler, selefî denilen İbni Teymiyyeciler, Seyyid Kutbcular böyledirler. Hindistân âlimlerinden müftî Mahmûd bin Abdülgayyûr pişâvürî 1264 [m. 1848] senesinde bastırdığı (Huccet-ül-islâm) ismindeki kitabında, (Tuhfet-ül-arab-i vel-acem) risâlesinden alarak, fârisî dil ile diyor ki, müslümanların müctehidleri taklîd etmeleri vâcibdir. Çünkü, Nahl sûresinin kırküçüncü ve Enbiyâ sûresinin yedinci âyetlerinde meâlen, (Âlimlere sorup öğreniniz!) ve Tevbe sûresinin yüzüncü âyetinde meâlen, (İlk Muhâcirlerden ve Ensârdan ve bunlara tâbi olanlardan Allah râzıdır) buyurulmuştur. Bu âyetler taklîd etmeyi emir buyurmaktadır. Mu'âz bin Cebel Yemene hâkim olunca, (Kitapta ve hadis-i şeriflerde bulamadığım zaman, ictihâd eder, anladığıma göre emrederim) dedi. Resûlullah da, bu cevabı beğenerek, Allahü teâlâya hamd eyledi.

Mısrdaki mâlikî âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Karâfî, 684 [m. 1285] de vefât etmiştir. Bu büyük âlimin (Yeni müslüman olanın, dilediği bir âlimi taklîd etmesi lâzım olduğunda icmâ hâsıl olmuştur) dediğini, Celâlüddîn-i Süyûtî (Cezîl-ül-mevâhib) kitabında bildirmektedir.

Hadis imamının sahih dediği bir hadise müslümanların sahih demeleri câiz olduğu gibi, fıkh imamının sahih dediği bir hükme sahih demeleri de câiz olur. Nisâ sûresinin ellisekizinci âyetinde meâlen, (Uyuşamadığınız din işlerinde kitaba ve sünnete mürâceat edin!) buyurulmuştur. Bu emr, müctehid olan âlime emirdir. İbni Hazmın, (Diri veya ölü, hiç kimseyi taklîd helâl değildir. Herkesin ictihâd etmesi lâzımdır) sözünün kıymeti yoktur. Çünkü, kendisi Ehl-i sünnet değildir. [İbni Hazmın mezhepsiz olduğu, sapık olduğu (Eşedd-ül-cihâd) kitabımızın sonunda yazılıdır.] Müftînin müctehid olması vâcibdir. Mutlak müctehid olmıyan müftînin fetvâ vermesi haramdır. Bunun müctehidlerin fevtâlarını nakletmesi câizdir. Müctehid olmıyan müftîden yeni bir fetvâ istemek câiz değildir. (Kifâye)de oruç bahsinde diyor ki, (Müctehid olmıyanın, işittiği bir hadise uyması câiz değildir. Bu hadis, mensûh veya tevilli olabilir. Fetvâ böyle değildir. (Takrîr)de de böyle yazılıdır. (Tuhfe)den tercüme tamam oldu.]