Hz. Ömer şöyle demiştir: 'Size Allah'ın malından kendime neyi helâl kıldığımı haber vereyim mi? Biri kış, diğeri yaz için olan elbisem, hac ve umremi yapmak için bir devedir. Bunlardan sonra benim nevalem (gıdam), Kureyş'ten bir kişinin nevalesi gibidir. Nafaka bakımından onların en yükseği olmadığım gibi, en düşük yaşayanı da değilim. Allah'a yemin olsun bunun da helâl olup olmadığını bilmiyorum'.

Sanki Hz. Ömer, bu kadarla kanaat etmenin bile farz olan miktardan fazla olup olmaması hususunda şüphe etmektedir.

Bir bedevi, kardeşini harislikten dolayı kınayarak şöyle dedi: 'Kardeşim! Sen arıyor ve aranıyorsun! Elinden kurtulamayacağın biri (Allah Teâlâ) seni arıyor. Sen ise, başkası (Allah Teâlâ) tarafından sana verileni aramaktasın! Sanki senden gâib olan sana keşfolunmuştur! Sanki içinde bulunduğundan da göç ederek uzaklaşmışsın! Ey kardeşim! Sanki mahrum kalan haris bir kimseyi ve zengin olan zâhid bir kimseyi hiç görmemişsin!'

Bu hususta şöyle denildi: "Görüyorum ki zenginlik gittikçe seni dünya için haris kılıyor! Sanki ölmeyecekmişsin gibi! Acaba senin tayin ettiğin bir sonuç var mıdır ki birgün oraya vardığın takdirde 'artık bana yeter, razı oldum' diyesin!"

Şa'bî şöyle dedi: 'Hikâye olunuyor ki bir kişi çektik (veya turkay) kuşunu avladı. Kuş kendisine şöyle sordu:

- Beni avlayıp ne yapacaksın?

- Seni kesip yiyeceğim?

- Yemin olsun, ben bir derdine derman olmadığım gibi açlığını da gide-remem. Fakat sana üç haslet öğreteceğim ki beni yemekten sana daha hayırlıdır. Onların birini daha elinde iken sana öğreteceğim. İkincisine gelince, uçup ağacın dalına konduğum zaman öğreteceğim. Üçüncüsünü ise, dağın tepesinde olduğum zaman...

- O halde birinci hasleti söyle!

- Sakın elinden kaçan birşey için üzülme!

Bunun üzerine avcı kuşu bıraktı. Kuş, ağacm üzerine konduktan sonra avcı dedi ki:

- Haydi! İkinci hasleti söyle!

- Sakın olmayacak şeye inanma!

Bunu dedikten sonra uçup dağın tepesine kondu ve şöyle dedi:

- Ey şakî! Eğer beni kesmiş olsaydın, benim kursağımdan iki inci çıkaracaktın ki her incinin ağırlığı yirmi miskaldır.

Avcı bunun üzerine dudağını ısırarak üzüldü, ah çekti ve şöyle dedi:

- Üçüncü hasleti söyle!

- Sen iki tanesini unuttun bile! Fakat ben üçüncüsünü sana yine haber vereyim. Sana 'elinden çıkmış birşey için üzülme ve olmayacak şeye inanma' demedim mi? Oysa benim etim, kanım ve tüyüm, üst üste konsa yirmi miskal ağırlığında değildir! O halde nasıl olur da benim kursağımda ağırlığı yirmişer miskal olan iki inci bulunabilir?

Bunu dedikten sonra uçup gitti. İşte bu, Âdemoğlunun şiddetli tamahkârlığına bir misaldir. Çünkü tamahkârlık, insanı hakikati idrak etmekten kör eder. Öyle ki olmayacak şeyi, olur zanneder.