Merhaba



Ankara' da yaşadığımız zamanlarda sık sık yaptığımız gibi hafta sonumuzu grubumuzla birlikte kamp yaparak değerlendirmeye karar vermiştik. Kamplarımızı genellikle 4 ile 6 otomobile sığacak nüfusla ve büyük küçük tüm aile bireylerinin katılabileceği şekilde ve Cuma gecesinden başlayarak, Pazar gecesi bitirebileceğimiz sürede yapıyorduk. Bu süre içinde hem birbirini iyi tanıyan ve birlikte zaman geçirmekten hoşlanan insanlar olarak doğada güzel bir anı paylaşıyor, sporumuzu yapıyor ve çocuklarımıza da doğa sporlarının ilk zevklerini aşılamaya çalışıyorduk.

Bu seferki rotamız Sülüklü Göl' dü. Sülüklü göl Bolu’ nun Mudurnu ilçesine bağlı Ankara’ dan kolaylıkla ulaşılabilecek mesafede doğa harikası bir yerdi. Ama aramızdan daha önce gidenler olduğu halde ilk gidişimiz olduğu için henüz biz bunu bilmiyorduk. Cuma akşamı sözleştiğimiz saatte Ankara’nın Nallıhan çıkışında buluştuk. Son kontroller yapıldıktan sonra hep birlikte yola koyulduk.

Sülüklü Göl sapağına vardığımızda hava kararmak üzereydi. Kamp alanımıza varmadan ise tamamen karardı. Toprak ve dar bir yoldan oldukça yavaş aşağı yukarı 10 km. kadar zor bir yolculuk yaptıktan sonra kamp alanımıza vardık. Yol zaman zaman çok yükseliyor, sonra tekrar inmeye başlıyorduk. Yolun sonunda geldiğimiz yer hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Bizim yapay ışık kaynaklarımız koyu karanlığı ancak deliyor ama geniş çevremizi görecek bir ışık sağlamıyordu. Hemen hepimiz çadırlarımızı kurmaya giriştik. Çadırlar kuruldu. Ayrılan görevliler o sırada el fenerleri ile kamp ateşi için odun ve çalı çırpı topladılar. Şansımıza bizi bütün gece idare edebilecek kocaman bir kütük bulduk. Arabalarda zaten uyuyan çocuklar çadırlara yatırıldı. Kamp ateşimiz yakıldı. Bir saat sonra hepimiz kamp ateşimizin çevresindeydik.

Bizde yaklaşık dört kişinin sığabileceği çok pratik olarak kurulabilen bir çadır vardı. Çadırımızın tüm tabanını kaplayacak mavi sünger kestirmiştik. Zaten kısa süreli ve arabayla geldiğimiz bir kamp olduğu için konfordan da vazgeçmiyorduk hani. Çadırımızın altına mukavvadan altlıkları serip, üzerine mavi süngerleri attığımız zaman evden bir farkı kalmıyordu. Hatta abartıp evden yastıklarımızı bile götürdüğümüz olurdu.

O gece ateş başında sohbeti fazla uzatmadık. Asıl ateş başı muhabbetlerimiz Cumartesi geceleri olurdu. Aramızdan erkekler arasında değişimli nöbet tutacak nöbetçilerin seçimi yapıldı. Kadın ve uyumayan çocuk tayfası fenerler eşliğinde son tuvalet seferini (tabiî ki dağa taşa-tuvalet falan yok) yaptıktan sonra, nöbetçiler dışında herkes çadırlarına uymaya çekildi.



Ertesi sabah erkenden uyandık. Evde her sabah yataktan kalkmak istemeyenler burada sabahın köründe çelik gibi ayağa dikiliyordu. Çadırdan çıktığımda gözlerime inanamadım. Bir tarafımız yol kenarındaki yüksek orman bitkilerine bakıyordu. Aralarından girdiğimiz bir açıklıktan arabalarımız girmişti. Diğer üç yanımız silme çam ağaçları ile kaplı dik yamaçlardan oluşuyordu. Sanki bizim kamp yapmamız için doğa bir boşluk bırakmıştı. Kamp alanımız dışında her yer ormanla kaplıydı. İnanılmaz bir manzaraydı. Doğanın kalbi varsa burasıydı ve biz o kalbin içindeydik.



Anonim bir şekilde hazırladığımız sabah kahvaltısı muhteşemdi. Herkes evde hazırladığı marifetlerini ortaya çıkardı. Güzel bir kahvaltıdan sonra yürüyüş için hazırdık artık. Çok küçük çocukları olan anneler ve doğal olarak bazı dalgacı babalar kampta kaldılar. Buzluklarımızda mangallık etlerimiz soğuk olarak duruyordu. Her kampımızın Cumartesi akşamları kampımızın değişmez ritüeli mangal sefalarımızdı.

Önde daha önce geldiği için yürüyüş yolunu bilen arkadaşlarımız olmak üzere yürüyüşe başladık. Araba yolundan yokuş çıkarak yürüyorduk. Aslında kamp kuruduğumuz yer gölün oldukça aşağısındaydı. Oldukça fazla yol yürüdüğümüz halde göl ortada yoktu. Gerçi göl olmasa da, yürüdüğümüz yol ve çevresi harikaydı. Yeşilin her tonu ve yol boyunca zaman zaman gördüğümüz ince bir dere bize eşlik ediyordu. Havada nemli bir çam kokusu vardı. Şehire alışık bedenlerimiz oksijen fazlalığından neredeyse sarhoş kendini yenilemeye çalışıyordu. Aramızdan bazıları “nerede bu göl, burasının Sülüklü Göl olduğundan emin misiniz” falan diye mızırdanmaya başlarken, yolun eğimini izleyerek bir yamacı aştığımızda enfes manzarasıyla göl bizi karşıladı. Gruptan aynı anda bir hayranlık uğultusu yükseldi. Hepimiz bu güzellikten kendi payımıza düşeni ceplerimize doldurur gibi gözlerimize doldurmaya çalıştık.



Sülüklü Göl bir zamanlar içinde gerçekten sülük olan ancak alabalık tohumları atıldıktan sonra, alabalıkların sülükleri halletmesi sonucu sadece adında sülük kalan küçük bir göl. Anımsadığım kadarı ile de tarihi çok eski değil. Birkaç yüzyıl önce oluşmuş. Göl tamamı yürünerek çevresi dolaşılabilir bir göl değil. Bir tarafı göre dik uzanıyor.İçinde kurumuş çok sayıda ağaç iskeleti var. Göl kıyısında molamızı verdikten sonra gölden yükselerek ve zaman zaman gölü yukarıdan gördüğümüz bir yürüyüş parkurundan kamp yerimize döndük. Parkur üstündeki güzellikleri tanımlamam olanaksız. Akan küçük dereler ve küçük bir şelaleden de geçtik. Kamp yerimize döndüğümüzde üzerimizde tatlı bir yorgunluk vardı. Ama bu güzellikleri yaşamak için her türlü yorgunluğa değerdi.

Kampta hummalı bir faaliyet başladı. Kalanlar gece boyunca yanacak kamp ateşi için yakacak malzemeyi toplamışlar, mangal için hazırlıklar yapmaya başlamışlardı. Hep birlikte işe koyulduk. Salatalar yapıldı, ayranlar hazırlandı. Bol ve doyurucu bir akşam yemeğinden sonra bulaşıklarımızı yıkadık.

Kamp ateşinin başında geçirdiğimiz uzun saatler i unutamam. Fıkralar anlatıldı, şarkılar söylendi. İçimizden enstruman çalan marifetli arkadaşlarımızın çaldığı melodilere hep birlikte eşlik ettik. Arazide herhangi bir uygarlık belirtisi olmadığı için, kadınlar ve çocuklar olarak, el fenerlerimizi alıp, gruplar halinde doğal ihtiyaçlarımızı ormanın kuytu bir yerlerinde gidermek zorundaydık. Erkekler de o işi, bizden daha cesur oldukları için yalnız olarak hallediyorlardı.

İhtiyaç için kamp alanından uzaklaşan eşim, bir süre sonra heyecanlanmış bir şekilde kampa döndü ve çevrede bir hayvan olduğunu bildirdi. Ağaçların arkasında kendisine çok yakın bir soluma sesi ve hayvanın yer değiştirmesinden doğan çıtırtılar duymuştu. Anneler hemen çadırda uyuyan çocuklarının yanna koştular. Erkekler ise kamp ateşinden uçları hala yanmaya devam eden odun ve sopalar alarak, biraz önce eşimin geldiği yöne doğru yöneldiler. En büyük çekincemiz ayı ya da yaban domuzu idi.

Biraz sonra endişelerin yersiz olduğu ortaya çıktı. Eşimi gözetleyen, Sülüklü Göl'ün orman bekçisinin dev boyutlardaki iki köpeği çıkmıştı. İçimizden hayvanlardan az çekinen ve onları tam anlamıyla seven arkadaşlarımız, kısa sürede bu azmanların kalbini kazandılar. İki köpek o saatten sonra, orada kaldığımız süre boyunca yanımızdan hiç ayrılmadılar ve kendimizi daha güvende hissetmemizi sağladılar.

Geç saatlere kadar ateş başında katil kim, sessiz sinema gibi oyunlar oynadıktan sonra çadırlarımıza çekildik ve bol oksijenli, huzurlu bir uykuya daldık. Kamp ateşi yanık kaldı ve dönüşümlü olarak nöbetçiler kamp ateşini beklediler.

Ertesi gün yaptığımız kahvaltıdan sonra yine yürüyüşümüzü yaptk. Öğlen yemeği yemeden kampı söktük. Çünkü yol boyunca Sünnet gölü ve Abant'a da uğrayacaktık. Uzun bir süre çevre tüm çocuklar ve yetişkinler tek sıra halinde yürüyerek ve iki kez araziyi tarayarak çevre temizliği yaptık. Yolun altındaki dereden kova kova sular taşıyarak ateşi en ufak bir köz parçası kalmayana kadar söndürdük.

Bu güzel ormandan ayrılırken, yüreğimin bir parçasını orada bıraktım. Orman bekçisinin köpekleri boyunları bükük olarak arkamızdan baktılar. Orada bulunmak ne kadar güzel olsa da, benim başka bir yerde ve başka bir gerçeklikte kendime ait bir yaşamım vardı. Ormanla aramda olan şey, olanaksız bir aşktı; hep böyle ara sıra kavuşmalar ve ayrılmalarla dolu olanaksız bir aşk.

Sülüklü Gölde Bir Hafta Sonu