Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 Toplam: 4
  1. #1
    Kıdemli Üye EMRE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2005
    Nerden
    Sinop
    Mesaj
    612
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    42

    Tarihi turistlik yerler

    Yeşil Türbe
    Bursa’da, Çelebi Sultan Mehmet’in yaptırdığı Yeşil Cami’nin güneyinde ve şehrin hemen her tarafından görülebilecek bir tepenin üzerine bina edilmiş olan Yeşil türbe İznik çiniciliğinin şaheser örnekleriyle süslüdür.



    Yeşil Türbe 1421 yılında, Yeşil Cami’nin de mimarı olan Hacı İvaz Paşa tarafından yapılmıştır. Sekizgen bir plan üzerşne kurulmuş olup kubbesi sivridir. Dışı yeşile çalan çinilerle kaplıdır. Türbeye bir merdivenle çıkılır ve yeşil cami’e bakan güzel bir taçkapıdan girilir. Türbenin içi de yeşil çinilerle süslüdür. Özellikle kıbleye bakan mihrabı başlıbaşına bir sanat hazinesidir. Türbeye ışık sağlayan mermer pervazlı pencerleri kalın parmaklıklar korur. Pencerlerin çevresinde çiniden yapılma sular vardır. Türbenin ortasında sandukalar bulunmaktadır. Çelebi Sultan Mehmet ile oğulları Şehzade mustafa, Mahmut ve Yusuf ile kızları Selçuk, Hafize, Alişe ve Daya hatunlar burada yatmaktadır. Ancak cenazeleri bu sandukaların içinde olmayıp türbenin altında bulunan mahzende gömülüdür

    Bağdat köşkü

    1639’da IV. Murad tarafından Bağdat’ın zaptı hatırasına yaptırılan Bağdat köşkü, Topkapı sarayındaki yapıtların en orjinali, en güzelidir. Balkonuna çıkılınca, İstanbul’un ta Eyüp’e kadar görünen manzarasının seyrine doğum olmaz.



    Mimarı kesin olarak bilinmemekle birlikte üslubuna bakılarak o devrin başmimarı Kasım tarafından yapıldığı sanılan bu köşk, Topkapı Sarayı’nın dördüncü avlusunda, Hırkai Saadet dairesinin önündeki set üzerindedir. Sekiz cepheli olan binanın dört girintisi ve dört çıkıntısı vardır. Etrafını üzeri bir kubbeyle örtülü saçak çevreler Tavanı dörtköşe çıtalarla yapılmış bu saçak mermer sütunlar üzerine oturtulmuştur. Dış duvarlarının alt kısmı mermer ve renkli bir taştan levhalarla üst kısmı çinilerle kaplıdır. Binanın üç kapısı yirmiiki penceresi vardır. Kapıların, pencerelerin ve dolapların kanatları fildişi ve sedeflerle , iç duvarlarla kemerler nefis çinilerle süslüdür. Köşkün girinti kısımalrından birinde bakırdan bir ocak bulunur. Özellikle bu ocağın çevresini süsleyen çiniler eşsiz güzelliktedir.

    Yenicami

    İstanbul’un Eminönü meydanındaki Yenicami, Osmanlı imparatorluğu’nun fetihler çağının kapandığı ve hazinesinin boşalmaya yüz tuttuğu yıllarda yapılmış olmasına rağmen, Koca Sinan’ın camileriyle boy ölçüşebilecek mükemmellikte bir eserdir.



    Yenicami’nin yapımı, Sultan III. Mehmet’in annesi Safiye Sultan’ın emriyle 1598’de başlamış ve Sultan’ın emriyle ancak 1663’te tamamlanabilmiş, yani 65 yıl sürmüştür. Camiinin planını yapan, Mimar Sinan’ın öğrencisi ve halefi Mimar Davut Ağa, yapımını sona erdşren ise Mimar Mustafa Ağa’dır. Yenicami’nin planı kare olup esas kubbesiyle bunun etrafındaki dört yarım kubbesi dört büyük filayağı üzerine oturtulmuştur. Gerek bu filayakları, gerek caminin iç duvarları mavi-yeşil nefis çinilerle süslenmiştir. Caminin avlusunun etrafında 24 sütun üstüne oturtulmuş 24 revak, avlunun ortasında bir şadırvan bulunur. Camiinin içer şerefeli, zarfi iki minaresi vardır. Yenicami’den ayrılmış ve ona bir kemerle bağlanmış Valide kasrı, başlıbaşına bir sanat şaheseridir.

    Yerebatan sarayı

    İstanbul’da Ayasofya yakınlarındaki Yerebatan sarayı, 140 metre uzunluğunda, 70 metre eninde ve 8 metre yüksekliğinde, 366 sütunlu gerçek bir yeraltı sarayıdır ve İstanbul’a gelen tursitlerin büyük ilgisini çeker.



    Bundan bindörtyüz yıl önce, Bizans imparatoru Justinianus, herkezin gözü olan İstanbul şehrinin sürekli düşman kuşatması altında bulunacağını ce kuşatma sırasında düşman birlikleri önce su yollarını yıkacağı için şehrin susuz kalacağını biliyordu. Bunun üzerine şehrin çeşitli yerlerine sarnıçlar yaptırdı. Yerebatan sarayı, bunların en büyüğüdür. Sarnıcın dibinde briken yağmur suları yağış mevsiminde bir metreye kadar çıakr. En sıcak yaz günlerinde sarnıca giren ziyaretçiler üşüdüklerini hissederler. Eskiden bu sarnıcın üstündeki evlerde oturanlar, sarnıcın tavanında açtıkları bacalardan kovalarını sarkıtıp buz gibi suları evlerine çekerlermiş. Bazı kaynaklarda bu sarnıçta yaşayan timsaha benzer sırtı dikenli bir hayvandan sözedilirse de bu mitolojik hayvanın en ufak bir izine rastlanmamıştır

    Ayasofya

    Şimdiki Ayasofya’nın yerinde bulunan ilk iki kilise ahşaptı. 326 yılında yapılan birinci kilise 404’te çıkan halk ayaklanmasında 415 yılında yapılan ikincisi ise 532’deki Nika ayaklanamsında yıkıldı. İmparator Justinianos (Jüstinyen) kilisenin yeniden ve o güne karar görülmemiş bir büyüklükte yapılmasına karar verdi. Bir daha yanmaması içinde yapının taştan olmasını istedi. Bu nedenle filayakları ve hatıllar kesme taştan; sütunlar, başlıkalr , kaplamalar söveler vb. beyaz veya renkli mermerden; ana duvarlar, kubbe, kemer ve tonozlar tuğladan yapıldı. 532’de başlanan yapı 537’de tamamlanarak törenle halka açıldı. Sağlam olması için gösterilen bütün titizliğe rağmen yapı birçok kere depremden zarar gördü, fakat yıkılan kısımlar onarıldı ve destek duvarlarla güçlendirildi.
    29 Mayıs 1453’te İstanbul ile birlikte Ayasofya kilisesi de Türklerin eline geçti ve Fatih tarafından camiye çevrildi, zaman zaman onarım gördü. İçi güzel yazılı ayetlerle süslendi. Cami 1935 yılında Atatürk’ün emriyle müze haline getirildi mozaikleri temizlenerek meydana çıkarıldı.



    Özellikleri
    Ayasofya’nın alanı dikdörtgen biçimindedir. Doğudaki mihrapla birlikte boyu 80,9 m, eni 70 metredir. Bu geniş alanın ortasında 34,3 metre yükseklikte dört büyük fil ayağına dayanan 33 metre çapında büyük bir kubbe vardır. Kubbenin yerden yüksekliği 55,6 m, kendi yüksekliği ise 13,8 metredir. Sütunların çoğu yeşil mermerden bir kısmı vişne renginde porfirdendir. Yapıda kullanılan mermerler Doğu Roma İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinden ya oldukları gibi hazır halde getirilmiş (alt kattaki sekiz yeşil mermer sütun Efes’teki Artemis tapınağından gelmedir) ya da ham oalrak getirildikten sonra burada işlenip yerlerine konmuştur.

    Selimiye

    Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Selim II tarafından Edirne’de ünlü Mimar Sinan’a yaptırılan Selimiye Camii, selatin camilerin en ünlülerinden biridir. Yapımı 1569’dan 1675’e kadar 6 yıl sürmüş ve yaptırılan padişahın adıyla anılması için de Selimiye adı verilmiştir.
    Mimar Sinan bu camiyi yaparken o zamana kadar hiçbir mimarın başaramadığı bir işi başarmış, önceki, büyük cami ve kiliselerde görülmemiş bir ustalıkla bütün camiyi tek bir kubbeyle örtebilmiştir. Bu yüzden Mimar Sinan’ın şöyle söylediği söylenir: “Şehzade Camii’, çıraklığımda, Süleymaniye Camii’ni kalfalığımda, Selimiye’yi ustalığımda yaptım.
    Gerçekten de o zamana kadar bu gibi eserlerde ana kubbe kademeli olarak yarım kubbelerin üstünde yükselebilirdi. Sinan, bu camii de ana kubbeyi 8 filayağına dayanan sekiz köşeli bir kasnak üzerine oturtmuştur. Kasnak filayaklarına, fialayakları da dış desteklere kemerlerle bağlanmıştır. Kubbenin yüksekliği 15,86 metredir (Ayasofya’nın kubbesinden 1 m daha yüksek). Caminin içi İznik çinileriyle süslenmiştir.



    Üç şerife üç merdiven
    Caminin dört köşesinde yer alan dört minarenin dördü de iç şerefelidir. Giriş kapısının iki yanındaki minarelerin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılır. Öteki minareler birer merdivenlidir; her birinin yüksekliği 70,89 metredir. Minarelerin kubbeye yakınlığı camiye ayrı bir estetik güzellik vermektedir.
    Selimiye bir külliye olarak yapılmıştır. Taş duvarlarla sınırlı geniş avlunun içinde darülsübyan (çocuk okulu), darülkurra (Kur’an kursu) ve medrese vardı. Ortasında oymalarla süslü bir şadırvan bulunan revaklarla çevrili Selimiye Medresesi şimdi müze haline getirilmiştir. Caminin cümle kapısı mermer sarkıtlarla sülenmiştir. Avlunun dış kapısında bile ince bir işçilik göz çarpar.

    Kız kulesi

    İstanbul’un Anadolu yakasındaki Salacak kıyılarından biraz açıkta, denizin ortasında, taştan yapılmış bembeyaz bir kale olan Kuz Kulesi yükselir. Çeşitli devirlerde tarassut kalesi, kale, deniz feneri ve zindan oalrak kullanılan bu güzel yapı yakın zamana kadar askeri kontrol noktası oalrak kullanıldıktan sonra restore edilip restauranta dönüştürülmüştür.



    MÖ 410 yılında Atina’lı kumandan Alkibiades, düşman gemilerinin Boğaz’a girişini kontrol edebilmek için bu kuleyi yaptırmıştı. XII. Yüzyılda Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, burayı bir kale olarak kullanmıştır. İstanbul’un fethinden sonra yenidn kule haline getirilen bu yapı için, halk arasında çeşitli efsaneler anlatılmaktadır: Hergün boğazı geçerek karşı yakadaki sevgilisi Hero’yu görmeye gelen Leandros, birgün akıntıya kapıalrak boğulur, onun öldüğü yere bir anıt dikilir. Dillerde daha çok dolaşan ikinci bir efsane ise şöyledir: İmparator Konstantin’in güzelliği dillere destan olan kızı, kahinlere göre yılan sokmasıyla ölecektir. Konstantin’in güzelliği dillere destan olan kızı, kahinlere göre yılan sokmasıyla ölecektir. Konstantin güzel kızını yılanalrın erişememesi için deniz ortasında yaptırdığı bu kuleye saklar. Fakat kuleye gönderilen yiyeckelr arasındaki üzüm sepetine saklanmış bir yılan, kızı sokarak öldürür.

    Üsküdar'ın sembolü haline gelen kule, Üsküdar’da Bizans devrinden kalan tek eserdir. M.Ö. 2475 yıllarına kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahip olan kule, Karadeniz’in Marmara ile kucaklaştığı yerde minicik bir ada üzerinde kurulmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler buraya Leander Kulesi derler. Kule hakkında pek çok rivayetler bulunmaktadır. Evliya Çelebi kuleyi şöyle tarif eder: "Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam seksen arşundur. Sathı mesehası ikiyüz adımdır. İki tarafına bakan yerde kapısı vardır." Bugün gördüğümüz kulenin temelleri ve alt katın mühim kısımları Fatih devri yapısıdır. Kulenin etrafındaki sahanlık geniş taşlarla kaplanmıştır. Üstündeki madalyon halindeki bir mermer levhada, kuleye şimdiki şeklini veren Sultan II. Mahmut’un, Hattat Rasim’in kaleminden çıkmış 1832 tarihli bir tuğrası vardır. Kulenin Eminönü tarafı daha genişçe olup burada bir de sarnıç vardır. İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada Bizans döneminde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise gösteri platformundan, savunma kalesine, sürgün istasyonundan, karantina odasına kadar bir çok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir.Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kız Kulesi...

    Kız Kulesi 2000 yılında restore edilerek turizmin hizmetine sunulmuştur. Kız kulesine ulaşım Salacak ve Ortaköy'den sandallarla yapılmaktadır. Çok eski tarihi geçmişi olan Kız Kulesi, bir zamanlar, Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmak maksadı ile kullanılmıştır. Kule ile Avrupa Yakası boyunca büyük bir zincir çekilmiş ve gemilerin Anadolu Yakası ile Kız Kulesi arasından geçişine(o zamanlar gemi boyutları küçük olduğu için geçebilmekteydi) izin verilmiştir. Bir süre sonra Kule, zinciri taşıyamamış ve Avrupa Yakasına doğru yıkılmıştır. Kuleden suyun içinde bakıldığında yıkıntıları görülmektedir. Antik Çağ'da Arkla(küçük kale) ve Damialis(dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da "Tour de Leandros"(Leandros'un kulesi) ismi ile ün yapmıştır. Şimdi ise Kız Kulesi ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır

  2. #2
    Kıdemli Üye EMRE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2005
    Nerden
    Sinop
    Mesaj
    612
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    42

    Cevap: Tarihi turistlik yerler

    Galata Kulesi

    İstanbul’un Galata semtinde bulunan Cenevizlilerden kalma Galata kulesi, çeşitli devirlerde tamir görmüş, değişikliklere uğramış ve son yıllarda restore edilip lokanta ve gazino ilavesiyle turistik bir tesis haline getirilmiştir.

    Cenevizliler bu binayı Bizans’a karşı bir korunma ve gözetleme kulesi oalrak geceli gündüzlü bir çalışma sonunda 1348’de inşa etmişlerdir. Aradan yüzyıl akdar geçtikten sonra kule yeni baştan tahkim edilmiştir. Sultan II. Beyazıd zamanında meydana gelen büyük depremde epey zarar görmüşse de 1510 yılında Mimar Hayrettin tarafından onarılmıştır. Bundan sonra kule, bir süre savaş barınağı olmuştur. Ünlü Türk bilgini Hazarfen Ahmet Çelebi, Sultan Dördüncü Murad devrinde, kanat takarak bu kuleden Üsküdar’a uçmuştur. Kule, 1717’den sonra kös adı verilen kocaman davullarla yangınları haber vermede kullanılmıştır. Bundan sonra çeşitli zamanlarda onarım göre 68 metre yüksekliğindeki Galata Kulesi 1964-1967 yılları arasında Ondokuzuncu yüzyıldaki haline sadık kalınarak restore edilmiştir.

    Galata Kulesi, dünyanın en eski kulelerinden biridir. 1348 yılında Bizans İmparatoru Justinianus hükümdarlığı sırasında yapılmıştır. 13. yüzyılda Cenevizliler tarafından kullanılmıştır. 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimine geçmiştir. Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 77,25 metredir. Yapılan statik hesaplamalara göre kulenin ağırlığı yaklaşık 10.000 tondur. Duvarlarının kalınlığı ise 3,75 metredir. Derinliğinde bulunan çukurların altındaki kanalda birçok kafatası ve kemik bulunmuştur. Orta boşluğun bodrumu zindan olarak kullanılmıştır. Kulenin kalın gövdesi işlenmemiş moloz taşındandır. Galata Kulesi, Türklere geçtikten sonra kule hemen her yüzyılda daima tamir ettirilmiştir. Sultan III. Murat'ın müsadesiyle burada müneccim Takiyıddin tarafından bir rasathane kurulmuştu. Bu rasathane 1579'da kapatılmıştır. 1717'den itibaren kule yangın gözleme kulesi olarak kullanılmıştır. Yangın, ahalinin duyabilmesi için büyük bir davul çalınarak haber verilirdi.



    Kulenin tarihinde bir intihar olayı kayıtlara geçmiştir. 1876 tarihinde, bir Avusturyalı, nöbetçilerin dalgınlığından faydalanıp kendini kuleden aşağı atmıştır. IV. Murat (1612-1640) zamanında Hezarfen Ahmet Çelebi tahtadan yaptırdığı kartal kanatlarını iki tarafına takarak Okmeydanı'nda rüzgarları kollayıp uçuş talimleri yaptıktan sonra Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçacağını ilan etmiş ve zamanın hükümetinden izin alarak uçmuştur. O gün bütün İstanbul halkı dışarı fırlayarak seyre koşmuş, padişah Topkapı Sarayı'nın sahil köşkünden maiyetiyle beraber bu uçuşu seyretmiştir. Hezarfen Ahmet Çelebi iki yanına taktığı tahta kanatlarla Galata Kulesi'nin tepesinden kendisini boşluğa bırakmıştır. Sultan Murat, kendisine korkulacak bir adam nazariyle baktığından bir kese altın armağan ederek Hezarfen Ahmet Çelebi'yi Cezayir eyaletine sürgün etmiştir. Bu uçuş Avrupa'da ilgi ile karşılanmış, İngiltere'de bu uçuşu gösterir gravürler yapılmıştır. Galata Kulesi, bugün Sultan II. Mahmut'un tamirindeki görünümünden önceki haliyle restore edilmiştir. Kuleden boğaz, haliç ve şehrin mükemmel panaroması izlenebilmektedir.

    Eyüpsultan

    Fatih Sultan Mehmet tarafından 1458’de, İstanbul’un Eyüp semtinde, aynı adla anılan camiyle birlikte yaptırılan Eyüpsultan türbesi yüzyıllar boyunca İslam aleminin bir ziyaret yeri olmuştur. Bu gelenek bugün de devam etmektedir.



    İslamlığı, ilk kabul edenlerden, Hazreti Muhammed’in bayraktarı ve 668-669’da İstanbul kuşatmasında şehit düşen Eyyüp El-Ensari’nin gömüldüğü yerde, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle bir türbe, yanına da bir cami yapılmıştır. Kefeki taşından yapılma türbe sekiz köşeli ve tek kubbelidir. Osmanlı hükümdarları çeşitli devirlerde türbeye ilaveler yapmışlar, burayı kutsal değerli eşyalarla zenginleştirmişlerdir. Türbenin içi, 16. Yüzyıldan kalma nefis çinilerle süslüdür. Türbelerin ortasındaki sanduka bir gümüş şebeke içine alınmış olup üzerinde II. Mahmut ve hatta Rakım tarafından ayetler işlenmiş bir örtü vardır. Tarih boyunca Osmanlı hükümdarları bu türbede kılıçlarını kuşanmışlar, bu sandukanın önünde dua etmişlerdir. Eyüpsultan türbesi, İstanbul’da manevi inançla ziyaret edilen yerlerin başında gelmektedir.

    Çankaya köşkü

    Adını Ankara’nın Çankaya semtinden alan bu köşk, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklal Savaşı sırasında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında oturduğu evdir. Bu bina 1950’den itibaren “Ordu Müzesi” haline getirilmiş Cumhurbaşkanlığı için ayrı bir köşk yapılmıştır.



    Çankaya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün anılarıyla dolu iki Cumhurbaşkanlığı köşkü vardır. Bunlardan birincisi, eski Ankara’nın bağ evleri tarzında yapılmış ikikatlı bir bina olup Atatürk burada 1921’den 1932’ye kadar oturmuştur. Sonradan Ordu’ya devredilen ve müze haline getirilen köşkte, Atatürk’ün 1923’ten 1932’ye kadar kullandığı eşya ile dost yabancı devletler tarafından kendisine gönderilen hediyeler sergilenmektedir. Pembe köşk adıyla tanınan ikinci cumhurbaşkanlığı köşkü 1932’de yapılmıştır. Eski köşkün alt kısmında bulunan bu köşk, geniş ve bakımlı bahçeleri, ek daire ve lojmanlarıyla büyük bir sitedir. Birinci katı resmi daire, ikinci katı cumhurbaşkanının ikametgahı olarak kullanılmaktadır. Pembe Köşk’te Atatürk’ten sonra dört cumhurbaşkanı (sıra ile İnönü, Bayar, Gürsel ve Sunay) oturmuştur.

    Ankara'nın Çankaya köyünde tahminen 1800'lü yılların sonlarında yapılan bir bağevinin inşa edilirken tarihe tanıklık edeceği, ülkenin kaderini değiştiren dünya çapında bir lidere konut olarak hizmet vereceği kimin aklına gelirdi?

    Ankara'ya geldiği 27 Aralık 1919 tarihinden 1921 yılına kadar önce Ziraat Okulunda, TBMM Başkanlığına seçilmesinden sonra da İstasyondaki taş binada ikamet eden Atatürk, 1921 yılının Haziran ayında Çankaya'daki bağevine yerleşti. Bugün Müze Köşkü'nün girişinde, Atatürk'ün 56 yıllık ömründe en uzun süre ile yaşadığı ikametgâh olma özelliğini de taşıyan bina ile ilgili şu satırları görürüsünüz:

    " Eski bir bağ evidir. Ankaralı Bulgurluzade Mehmet ve Rıfat Beyler tarafından satın alınmış olup, 1921 yılı başlarında Ankara Müftüsü Hoca Rıfat Börekçi'nin önderliğinde Ankara halkı adına Atatürk'e armağan edilmiştir. Atatürk tarafından ordu n***** devir ve ferağ edilmesi üzerine 'Ordu Köşkü' adını alan bina, ilk haliyle alt kat holünde mermer bir havuzu bulunan iki katlı bir yapıdır. 1921 yılı Haziran ayı başlarında Atatürk Ankara Garı'nda ikamet etmekte olduğu konuttan bu Köşk'e küçük bir onarımdan sonra taşınmışlardır.

    1924 yılında Mimar Mehmet Vedat Bey tarafından Köşk'e ilaveler yapılarak bugünkü şekline getirilmiştir.

    Bu ilaveler ön taraftaki camekânlı giriş arkada ise uzunlamasına bir ofis ve mutfak, yan tarafında bulunan kuledir. 1932 Haziran ayına kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak kullanılmış olan ve Cumhuriyet tarihinde çok önemli bir yer tutan bu yapı yeni köşke taşınıldığında tüm mefruşatı ile korunarak o günkü hali ile muhafaza edilmiştir."

    Sonradan "köşk" haline getirilen ve büyük sarayların ihtişamından uzak, mütevazı, ancak zevkli ve rahat bir biçimde döşenen binanın methal taşlığına ayak bastığınız anda, kendinizi birden 1920'li yıllarda bulursunuz.

    Tarihe yapılan bu ani yolculuğa beyniniz ve duygularınız uyum sağlamaya çalışırken, bedeniniz hole varmıştır bile. Ve o andan itibaren tarihi yaşamaya başlar, her eşyada, her köşede Atatürk'ün izlerini görür, hemen bir kapıdan çıkıverecek gibi bir beklentiye kapılarak o anı yaşama heyecanı ile tüm köşkü beyin kıvrımlarınıza yerleştirmeye başlarsınız. Giriş holünde, ortada duran bilardo masasının Atatürk'ün Köşk'te yaşadığı süre içinde üst katın sofasında bulunduğunu, ancak çok ağır olduğu için binada çökme yaratabileceği endişesi ile alt kata konulduğunu hemen belirtmek gerekir.

    Holde tam karşıda yemek salonunun, sağda yeşil salonun kapıları, solda ise elçi kabul salonunun kapısı ile üst kata çıkan merdivenler Müze Köşk'ü tanıma isteğinizi anlamışçasına davetkârdır. Holde piyano ile altılı oturma grubu bulunur. Duvarlarda ise 2 adet tablo ile Atatürk'ün çeşitli tarihlerde çekilmiş 3 adet fotoğrafı asılıdır. Üç girişli holün ortada bulunan kapısı kapatılmıştır ve önünde bilardo dolabı bulunmaktadır. Bu kapıda asılı bulunan kilim perdelerin güzelliğini dikkatli gözler hemen yakalar. Geçen yıllar perdenin zarafetini hiç mi hiç etkilememiş gibi görünüyor.

    Holün sol tarafındaki elçi kabul salonunda, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından kendilerine hediye edilen ve Atatürk'ün çok sevdiği 3 koltuk, 1 kanepe, bir çalışma masası ve dolaptan oluşan sedef kakmalı bir takım ile sol tarafta ayrı bir çalışma masası bulunmaktadır.

    Odaya girer girmez Atatürk'ün huzuruna çıkmışçasına bir duygu tüm benliğinizi sarıverir. Duvarlarda bulunan sedef kakmalı çerçevelerdeki bazı fotoğrafların yanı sıra çalışma masası üzerindeki bir fotoğraf insanı adeta içine çeker. Fotoğrafın üzerinde el yazısıyla yazılmış şu notu okursunuz:
    "21.9.1935-İstanbul'dan Ankara'ya vagonda." Elçi kabul salonunun karşısında bulunan yeşil salon; oturma grupları, bazı fotoğraflar ve bir vitrin dolabın yer aldığı kabul ve oturma odasıdır. Yemek salonuna da bir kapısı bulunmaktadır.

    Çankaya'da Atatürk'ün verdiği yemeklerle ilgili çeşitli anıları hemen hepimiz okumuş olduğumuz için midir, yemek salonuna girdiğiniz anda kendinizi erken gelmiş bir konuk gibi duyumsayabilirsiniz. Döneme özgü möblelerin yer aldığı salonda ilk göze çarpan şey, hole açılan kapının tam karşısında bulunan, bacası ve yan tarafları tahta oymalı şömine ile şöminenin her iki yanının üst kısmındaki ikişer adet vitray kaplı pencerelerdir. Yemek salonunda bir de dört kişilik kahvaltı masası ile yeşil salon giriş kapısının poker masası yer alır.

    İki vitrin dolap, bir büfe, bir konsol, iki gramofon ve şömine ile kapı kenarlarında bulunan büyük çini vazolar salona uyumlu bir biçimde yerleştirilmiştir ve vitrinlerle büfede bulunan takımlar kullanıma hazır gibidir. Kanepenin önünde tam ortada büyük bir gümüş mangal bulunur.

    Yemek salonuna holden açılan kapının üzerinde Hüseyin Avni Lifiş'in 1922 tarihini taşıyan tablosu, yeşil salondan açılan kapının üzerinde ise eski harflerle atılmış imzası olan ağlayan kadın tablosu gözünüze ilişecektir.

    Cepheden sadece eşyaları dönen şehite yakılan ağıt kulaklarınızda çınlar. Salondan hole çıkınca hemen sağda bulunan merdivenler Atatürk'ün yaşamının özel anlarına uzanan bir yoldur.

    Üst katta "sofa"ya açılan 6 kapı vardır. Birisi merdivenlerden sofaya girilen kapıdır. Bunun hemen solundaki kapı yatak odasına, sağdaki kapı istirahat odasına, ön cepheye bakan kapı balkona, tam karşıdaki kapı da kütüphaneye açılır. Sofanın ortasında oval bir masa (eskiden bilardo masasının bulunduğu yer), bir kanepe ile iki koltuk ve iki tane vitrin dolap bulunur. Balkon kapısının önünde büyük bir mangal vardır. Vitrinlerin birinde Atatürk'ün madalyaları ile 1931 milletvekilliği mazbatası, diğerinde de ilk Atatürk serisi pullar sergilenmektedir.

    Merdiven sahanlığına açılan bir kapısı daha olan istirahat odası tek kişilik mütevazı bir yatak odasıdır. Bir divan yatak, bir koltuk, küçük bir yazı masası, bir gardrop ile iki puf yer alır. Duvarlarında bir duvar saati, bir tablo ile Atatürk'e ve Fethi Okyar'a ait birer fotoğrafın bulunduğu bu odayı Atatürk'ün çok sevdiği rivayet olunur.

    İstirahat odasının karşısında bulunan iki kapı da kütüphaneye açılır. Sağ taraftan girdiğinizde çalışma masasında Atatürk'ün oturduğu hissine kapılabilirsiniz. Çünkü, Atatürk pek çok konu hakkındaki fikirlerini bu masanın başında oluşturmuştur. "Büyük Nutuk"u burada kaleme almıştır.

    Kütüphanedeki kitaplar Atatürk'ün geniş ufkunu ve kültür yapısını nasıl oluşturduğunu gösteren önemli delillerdir. Kitaplarda aldığı küçük notları, işaretlediği bölümleri ve altını çizdiği satırları bulmak mümkündür.

    Kütüphanenin devamı şeklinde döşenen ve bir kapı ile yatak odasına bağlanan arka kısmında yine kitaplıklar ve dört sandalyeli yuvarlak bir masa ile köşede okuma koltuğu ve abajurun bulunduğu bölümle kule odaya adım atarsınız. Koyu renklerin hakim olduğu kule odada yine bir çalışma masası ve koltuklar ile yerde Moskova Sefiri Muhtar Bey'in hediyesi bir ayı postu yer alır.

    Adımlarınız artık sizi Köşk'ün görülecek en son bölümüne, insanların en özel mekânı sayılan yatak odasına ulaştırmıştır.

    Yatak odası da Köşk'ün diğer bölümleri gibi son derece sade, ama zevkli bir şekilde döşenmiştir. Atatürk'ün yastığı ve yorganı, örtüsü ile birlikte yatağın üzerinde muhafaza edilmektedir. Yatağın kenarına bırakılan terlikleri her an sahibi gelip giyiverecek gibidir. Odadaki iki tuvalet masasından birisi banyo kapısının yanında durur. Üzerindeki tuvalet malzemelerinin Latife Hanım'a ait olduğu bilinir. Atatürk'ün 9 Ocak 1923 tarihinde başlayıp 5 Ağustos 1925 tarihinde sona eren evliliğine tanıklık eden Köşk'te Latife Hanım'a dair tek iz de, bu tuvalet malzemeleridir.

    Yatak odasında, gardırop, bir koltuk, iki sandalyeli küçük, yuvarlak bir masa dışında dikkat çeken bir başka şey de, şöminenin üzerindeki Zübeyde Hanım'ın gençlik resmidir. Yatak odasından geçilen banyonun dönemin en iyi malzemeleri ile yapıldığı görülür. Gömme küvetin yanında merdiven sahanlığına açılan bir kapı bulunur.

    Atatürk'ün mekânındaki gezintiniz banyo dairesi ile sona erer. Merdivenlerden inip Köşk'ün dışına çıktığınız zaman karşılaştığınız ana döndürür ve gözleriniz Atatürk'ün "en büyük eserim" dediği Cumhuriyet'in modern başkenti Ankara ile buluşur.

    Adres: Cumhurbaşkanlığı Köşkü Bahçesi Çankaya/Ankara
    Tel: (312) 427 43 30/317

  3. #3
    Kıdemli Üye EMRE - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2005
    Nerden
    Sinop
    Mesaj
    612
    Blog Mesajları
    1
    Rep Gücü
    42

    Cevap: Tarihi turistlik yerler

    İshakpaşa sarayı

    İshakpaşa sarayı, Doğu Beyazıt’ta, Ağrı dağı yakınlarındaki yüksek bir kayalığın üstünde kurulmuş bu yapı, Osmanlı mimarisinin en muhteşem örneklerinden biridir. Selçuklu üslubundan da izler taşıyan bu 116 odalı sarayın kalıntılarının büyük bölümü ayaktadır.



    İshakpaşa sarayı, XVII. Yüzyıl’da Çolak Abdi Paşa tarafından yaptırılmaya başlanmış 1784’de İshak Paşa tarafından tamamlanmıştır. Yirmi, otuz metre yüksekliğindeki sağlam duvarlarla çevrili saraya doğu yönündeki kornişlerle süslü sivri kemerli bir kapıdan girilir. Dış avlunun etrafından, dış oğlanlara ait odalar ve tavlalar bulunur. Dış avludan bir kapıyla iç avluya geçilir. İç avlunun çevresinde de iç oğlanlara ve müstahdemlere ait koğuşlar sıralanır. Beylik divan odası ile harem dairesi nakışalr ve oymalarla süslüdür. Beylik divan odasının yanında İshak Paşa ile akrısının bir merdivenle inilen mezarları yer alır. Sarayın bir de küçük camisi vardır. Caminin kubbesi Türkistan’daki kubbeleri hatırlartır. Binanın dört köşesinde kubbelerle örtülü dört küçük kule bulunur.

    Dolmabahçe sarayı

    İstanbul’da, Boğaziçi’nin Rumeli yakasındaki Beşiktaş semtinde bulunan Dolmabahçe Sarayı, Osmanlılar’ın yaptırdığı en muhteşem sarayıdır. Atatürk son günlerini bu sarayda geçirmiş ve yine bu sarayın 71 numaralı odasında hayata gözlerini kapamıştır.



    Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yer eskiden bir körfezdi. Bu körfez, Sultan I. Ahmet zamanında doldurulmuş ve üzerine çeşitli devirlerde birçok kasır yaptırılmıştır. Nihayet Sultan Abdülmecit, buradaki eski sarayı yıktırarak yerine Karabet Balyan ustaya şimdiki sarayı yaptırmıştır. Sarayın yapılması on yıl sürmüş ve 1854’te sona ermiştir. Bina rönesans ve barok karışımı bir üslupla, dışı kagir iiçi ahşap oalrak inşa edilmiştir. Deniz tarafında 600 metre uzunluğunda bir rıhtımı vardır; yol tarafında ise yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Sarayın bahçesine iki büyük kapıdan girilir. Ortadaki esas yapıda taht salonu yer alır. Bu salonda İngiltere Kraliçesi Victoria’nın hediye ettiği, 4,5 ton ağırlığında bir avize bulunur. Bu salondan başka sarayın 17 salonu ve 200 odası vardır. Günümüzde otel olarak kullanılan sarayın içi gibi eşyaları da göz alıcıdır.

    Beylerbeyi sarayı

    İstanbul’da Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki Beylerbeyi semtinde, sahilde bina edilmiş bu saray, tamamen mermerden ve köfeki taşından yapılmış olup gerek dış görünüşü, gerek iç bölümleriyle son derece süslü ve zariftir.



    Şimdiki Beylerbeyi Sarayı’nın yerinde daha önce Sultan II. Mahmut’un yaptırdığı bir ahşap saray vardı. Sultan Abdülaziz bunu yıktırarak, 1862 yılında Serkis Balyan kalfaya bugünkü sarayı yaptırmıştır. Saray, orta kısımda, altta ve üstte bulunan iki büyük salonla bunların yanlarında yer alan dairelerden meydana gelmiştir. Alt katta, ortasında mermerden bir havuz bulunan büyük salon on altı mermer sütunludur. Bu salonun köşelerinde ikisi deniz ikisi de kara tarafında olmak üzere dört büyük oda vardır. Salonun Boğaziçi tarafına düşen kısımdan, çok zarif bir çifte merdivenle üst kata çıkılır. Havuzlu salonla aynı büyüklükte olan üst kat salonu Kabul salonudur. Bu salonun köşelerinde de dört oda bulunmaktadır. Beylerbeyi Sarayı’nın arkasındaki tepeye kadar uzanan kat kat bahçeleri de pek ünlüdür.

  4. #4
    Üyecik CRéSCéNT(: - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    10

    Cevap: Tarihi turistlik yerler

    cok thanks..ödevimi sayende hallettmx)

Benzer Konular

  1. Mekke'de gezilecek yerler
    dogangunes Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 31-07-2012, 04:15 PM
  2. İstanbul Gezilecek Yerler
    koolman Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 11-06-2010, 11:01 PM
  3. Sinop Turistlik yerler
    YukseLL Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 08-02-2009, 12:15 AM
  4. Mitik Yerler
    Go[rk]eM Tarafından Mitoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-01-2008, 02:25 PM
  5. En Soğuk ve En Sıcak Yerler
    Mevt Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 07-01-2008, 11:39 PM
Yukarı Çık