Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Küba Günlüğü

    Merhaba



    Uzun bir uçak yolculuğunun ardından Havana’ya indiğimizde hava kararmıştı. İlk şaşkınlığımı havaalanında görevlilerin kapalı alanda sigara içtiklerini gördüğümde yaşadım. Küba dumansever bir ülke, dönüşte uçağa binmek üzere beklerken yolcular da sigara içiyordu, yerdeki izmaritlere bakılırsa bu konuda ilk değillerdi. Bavulları aldıktan sonra ilk iş olarak paramızı Küba’da da turist olarak harcayacağımız cuc’a çevirdik ve bana 100 yıllıkmış gibi gelen bir lada marka taksi ile güya pazarlık yaparak ama yine de pahalıya anlaşarak kalacağımız yere geldik. Otelde değil evinde fazla odası olan Kübalıların devlet izniyle işlettikleri casa particularelerde kalmayı tercih ettik. Rezervasyonu gelmeden önce internetten yaptığımızdan içimiz rahattı. Prado caddesinin başında, hem Malecon’a hem de Eski Havana bölgesine yakın bir noktada bulunan casamıza ulaştığımızda bizi minik bir sürpriz bekliyordu; odamızda kalanlar gitmemişti. Ama sonradan bizim her işimize koşacak olan tatlı ev sahibemiz aynı apartmanda aynı fiyata başka bir casa particularede yer ayarladığını söyledi, biz de sorun etmeyip iki kat aşağıdaki eve geçtik. Duş aldıktan sonra yemek yemek üzere çıktık. Madrid’deki Prado caddesinin tıpatıpı olan geniş, ortasında yürüyüş yolu, kenarlarında da aslan heykelleri olan caddedeki sokak lambaları öyle solgundu ki aydınlatıyor bile denemezdi. O haliyle Küba ilk ve son kez gözüme karanlık ve korkutucu göründü. Yorgun olduğumuz için haritada yol bulacak mecalimiz yoktu o nedenle kaybolmamak için caddenin diğer ucuna yürüdük, açık gördüğümüz tek yer olan Habanaguex’in işlettiği bir restoranda hafif bir şeyler yedik ve aynı yoldan geri döndük.



    Hem saat farkına henüz alışmadığımızdan hem de erkence yattığımız için sabah erken kalktık. 08:30 gibi kahvaltı için odadan çıktık. Başka bir odada kalan çiftin kahvaltısını bitirmesini bekledik, çünkü salona açılan diğer iki odada kalan başka turistler vardı ve Luis herkesi evin en iyi yerinde, denize bakan balkonda ağırlamak istiyordu. Elleriyle hazırladığı kahvaltıda meyve salatası, guava suyu, tortilla, marmelat, ekmek ve kahve vardı. Saat 10 olduğunda hazırlanıp çıkmıştık. Önce tembihleri dinleyip ucuz ve iyi su içmek için Prado’da bir marketten suyumuzu aldık ve Lonely Planet’deki Habana Vieja (eski Havana) turunu yapmak üzere yürüdük. Yolda müzik aletleri satan bir yer bulduk. Bol bol fotoğraf çekerek ilerledik. İlk durağımız Plaza de la Catedral idi. Oraya ulaştığımızda tam Pazar ayini yapılmakta olduğundan hayli kalabalıktı. Masalarını meydana atmış olan ve denenmesi tavsiye edilen Restaurante el Patio’ya henüz tok olduğumuz için uğramadık. Katedralin içine girdik ve meydandaki sanat galerisini gezdik.

    Oradan Plaza de Armas’a yürüdük. Castillo de la Real Fuerza kalesini gezdik. Palacio del Segundo Cabo’nun (vali yardımcısının evi) altındaki kitapçıyı gezerken, gözümüze bir dolu müzik cdsi kestirdik. Museo de la Ciudad’ı gezdik, Aslı Pelit’in kitabında yazdığı, herkese sergilenmeyen yekpare mermerden küveti gördük. Bir görevli kadın bizden bahşiş koparmak için asker gibi önüne katıp şurada dur, buraya bak, ay lav yu (öpüşün demeyi kastediyor) diyerek fotolarımızı çekti.

    Plaza de Armas’dan Plaza de San Francisco de Asis’e doğru yola çıktık. Yolumuzun üzerindeki Maqueta de la Habana Vieja’yı (eski Havana maketi) gezdik. Yine yolumuzun üzerindeki Museo del Chocolade’ye (Çikolata Müzesi) girmek için biraz bekledik. Ancak sıcak çikolatalar beklediğimize değdi. Plaza de San Francisco Asis’de aslanlı çeşmeyi gördük fakat kiliseye girmedik.

    Sonra eski Havana bölgesindeki son meydan olan Plaza Vieja’ya (Eski meydan) gittik. Burası en eski meydan olup bir dönem otopark olma tehlikesi yaşamış, neyse ki bu karardan vazgeçilip meydana bakan binalar restore edilerek yine meydan görüntüsü korunmuş. Tam köşedeki binanın üzerinde kitaplardan okuduğumuz Camera Obscura’ya çıktık. Karanlık odanın ortasındaki konkav platformda tepeden gelen kameranın yansımasında görevli bayan İspanyolca olarak nerelerin göründüğünü anlattı, iki aylık ispanyolcam bunu anlamaya yetmedi yazık ki… Terasta biraz vakit geçirip o ana kadarki yorgunluğumuzu atmak için meydana bakan Taberna de la Muralla’da bir mola verdik, kendi damıttıkları biralarını tadarken canlı bir grup müzik yapıyordu. Yaşı ancak 5-6 olan bir erkek çocuk ve onun 1 yaş büyüğü ablası -idi sanırım- hiç ritim kaçırmadan, sadece ayaklarıyla değil, kollarını tüm bedenlerini kullanarak dans ediyorlardı. Kübalıların müzik ve dans konusunda nasıl bu kadar yetenekli olduklarını onları izlerken anladım. O çocuk 25 yaşına geldiğinde yirmi yıldır dans ediyor olacak!

    Ayaklarımızın yorgunluğu geçtikten sonra sahil tarafına dönüp Museo del Ron (Rom Müzesi) ve Barre Dos Hermanos’un önünden geçtik, ikisine de girmedik. Plaza de Armas’a gelince gayet hareketli görünen Obispo sokağına girdik. Sanat galerilerinin ve hediyelik eşya dükkanlarının ve bir dolu insanın arasından bakınarak yürüdük, açık pazarı gezdik, yine müzik aletlerine baktık. Eğer turla gelmiş olsaydık kalacağımız otel olan Hotel Florida’nın önünden geçtik ve Obispo’nun sonundaki Parque Central’e geldik. Tam o sırada Gran Teatro’da dans gösterisi vardı ancak turist fiyatları çok pahalıydı. Biz de hemen yanındaki Amerikadaki başkanlık sarayının küçük ölçekte bir kopyası olan Capitolio Nacional binasını gezdik. Dünyanın iç mekanda sergilenen en büyük 3. heykeli olan heykel hayli heybetliydi. Binanın içi de dışı gibi etkileyici detaylarla doluydu.

    Sonra Prado’dan dümdüz yürüyüp casamıza ulaştık. Bir banyo ve siestanın ardından akşam yemeği için hazırlanıp çıktık. Prado’da casaya çok yakın olan ve tavsiye edilen Dona Blanquita Paladar’ında yemek yedik. Paladarlar da devlet izniyle evinde yemek yapıp minik bir restoran gibi servis veren yerlerin adı. Bizim bildiğimiz anlamdaki restoranların hepsi de devlete ait ve daha çok standart yiyecekler var. Kril mutfağı denen aslında bana göre pek bir numarası olmayan Küba mutfağına dair yerel yemekleri paladarlarda üstelik restoranlara göre daha uygun fiyatlara tatmak mümkün. Gittiğimiz paladar da evin salonuna ve balkonuna küçük kare masalar yerleştirmiş, çocukları koltukta oturup televizyon izlerken kendisi mutfaktan yemekleri taşıyan bir bayana aitti ve yemekler gerçekten güzeldi.

    Karnımız doyunca yürüyerek Küba’da asıl görmek istediğimiz yer olan Casa de la Musica’ya (Müzik ve tabii ki dans evi) geldik. Yemeğe giderken yağmakta olan yağmur durmuştu. Sokaklar bir önceki akşam gibi cılız bir şekilde aydınlatılıyordu. Sokaklar gündüze göre hayli boştu ancak Kübalıların turistlerle hiçbir alıp veremediğinin olmadığını anlamış olduğumdan karanlık sokaklar hiç de ürkütücü gelmedi. Ulaştığımızda Casa de la Musica’nın saat 11’de açılacağını okuduk, biz de hemen yanında Americana adında cayır cayır floresanla aydınlatılmış, alçak tavanlı, televizyonda eski pop parçalarının çalındığı ve herkesin yüksek sesle konuştuğu bir kafeteryada daiquiri ve cubanito içerek açılış saatini bekledik. Bizim dışımızdakiler Kübalı gençlerdi ve giyimlerinden, hareketlerinden bazı şeylere kitchlik derecesinde özendikleri belli oluyordu. 11de sıraya girip içeri alındıktan sonra dansın başlamasını epey bekledik. Önce dansçı kızlardan oluşan bir grubun gösterisini izledik ardından şişman bir amca 1-2 solo şarkı söyledikten sonra turistleri ortama ısındırmak için her gruba nereli olduğunu sordu ve İspanyollar, İngilizler için o ülkelerden bir şarkı çaldı. Sıra bize geldiğinde ne çalacak acaba diye merak ederken, bizden önceki grup Çek çıkınca sunucu amca kilitlendi ve şarkı çalmayı bırakıp canlı Latin grubunu davet etti. Ses düzeyi klima gibi çok yükseğe ayarlanmıştı, grup latine daha çok benzeyen Kübalılara göre popüler ancak bizim daha önce duymadığımız şeyler çalmaya başladılar. Hınca hınç bir kalabalık yoktu, biz de dans ettik ancak İstanbul’daki Latin gecelerinin tadı yoktu… Gözlerimi alamadığım kişi bizim beden ölçülerimize sığmayacak denli geniş olmasına rağmen beyaz bir kapri pantolon ve turuncu bir büstiyer giymiş, kalçalarını kıvıra kıvıra dans ederken nasıl olup da dünyanın ekseninden çıkmadığına hayret ettiğim bir Kübalı ablaydı. Kendiyle barışık ve özgüvenli olmak ve hayatın tadını çıkarmak… Kübalı kadınlardan öğreneceğimiz ne çok şey var.



    Geldiğimizde odamızı boşaltmamış olan turistler ayrılmış olduğu için sabah odamızı değiştirip dışarı çıktık ve ilk olarak Museo del Revolucion’a yani Devrim Müzesi’ne gittik. Devrime dair her şeyin yer aldığı, öncesini, kendisini ve sonrasını anlatan 4 katlı müzede 1.5- 2 saat geçirdik. Sonra Prado’nun bir paraleli olan Barcelona’da yürüyerek Barrio de Chino’ya (çin mahallesine) gittik, El Gran Dragon’da yemek yedik ve yürüyerek sahile gittik. Bir lada taksi ile Vedado’daki La Rampa’ya gittik. Yara Sineması’nı görüp, köşeden dönerek Universidad’a yani üniversiteye gittik. Festivalde izlediğim Soy Cuba filminde öğrenci hareketlerinin yapıldığı yerin, geniş basamaklarının ve heykelin yakından daha etkileyici olduğunu gördüm. Aynı yerden dönüp ünlü dondurmacı Copella’da bir dondurma molası verdik. Bizim Yaşar Usta ile boy ölçüşemeyecek olsa da dondurmalar serinletti. Daha sonra hemen köşede yükselen Habana Libre binasının tepesine çıktık. Terasta fotoğraf çekip bir şeyler içebileceğimizi düşünüyorduk ancak bizi kapalı halde bekleyen Turquino’nun kapısından döndük. Turquino aynı zamanda Küba’daki en yüksek dağın adı ve Türkün, Türke ait anl***** geliyor. Bu ismin nereden geldiğini sonraki durağımız olan Santiago de Cuba’da tanışıp arkadaş olduğumuz Silvio’ya sorduk, bir nedeni olmadığını söyledi. Habana Libre de Havana’nın en yüksek binası olup, eskiden Hilton iken devrimle ismi değişmiş ve Fidel’in 11. katını bir süre ofis olarak kullanmış.

    Vedado’da yürüyerek ilginç mimarisiyle yükselen başka önemli bina olan Edificio Fosca’nın önünden geçip sahile, Malecon’a ulaştık. Denizin dalgalı olduğu bir gündü, dalgalar metrelerce yükseliyor ve sahil yolunun kenarındaki seti aşıyordu. Plaza Tribuna Antiimperyalista’ya kadar yürüdük. Devamı için Malecon’a araç trafiği kapatıldığı noktada, mor üniformalı bir trafik polisi ve bizden başka kimse yoktu. Antiemperyalizm için dikilmiş olan ve ayın belli günlerinde göndere 101 siyah bayrak çekilen bayrak direklerini ve hemen karşısındaki Amerikan Göçmen Bürosu’nu (US İnterest Section) gördük. Bizim ziyaret ettiğimiz gün ayın o belli günlerinden değildi ve polisler tarafından korunan direkler gökyüzüne keskin iğneler gibi yükseliyordu.

    Dönüşte, bir coco-taksi bulduk. Coco-taksiler bir Hindistan cevizi gibi yuvarlak bir kabinin içine iki yolcu koltuğunu çeken motorsikletler, Havana’da bol miktarda olan arıya benzer halleriyle her yere girip çıkan ve sıcak havada efil efil bir yolculuk sundukları için turistler tarafından tercih edilen bir taksi. Onunla trafiğe takılmamak için Habana Centro’nun bakımsız ara sokaklarında ilerleyerek Prado No:20ye ulaştık. Siestadan sonra hazırlanıp akşam yemeği için kitaplarda övülen ve ilk uğradığımızda tok olduğumuz için girmediğimiz eski Havana’da Katedral Meydanındaki El Patio’ya gittik. Meydana bakan balkonunda güzel bir Şili şarabı eşliğinde Küba’da yediğimiz en güzel yemeği yedik. Müzik grubunun canlı çaldığı melodiler bizim içindi. Yemekten sonra gündüz gezdiğimiz eski Havana’nın gece halini görmek için diğer meydanlara yürüdük sırayla. Plaza de Armas boştu, San Francisco de Asis de boştu. Rom Müzesinin barında canlı müzik olduğunu görünce bir içki alıp içeri avluya geçtik. Biraz dans ettikten sonra çıkıp eski meydana çıktık. Oradaki biracı biraz hareketliydi ancak biz Eski Havana’nın ara sokaklarında yürüyerek Devrim Müzesine, oradan da Prado’nun başına çıkıp eve gittik. Artık kitaptaki haritaya bakmadan da yönümüzü bulabilmeye başlamıştık. Üstelik sokaklar ıssız ve yer yer az aydınlatılmasına rağmen insan hep kendini güvende hissediyor.

    Sabah erken kalktık, Havana’da görülecek yerlerin çoğunu gördüğümüz için günün bir kısmını plajda geçirmeye karar verdik. Kahvaltı yapıp ona göre hazırlandık. Ev sahibemiz tatlı Perla bizim için Santiago de Cuba ve Trinidad’daki casa particularları aradı ve rezervasyonlarımızı konfirme etti. Bize bir sonraki sabah 5de havaalanına götürecek taksiyi ayarladı.

    Plaja gitmek için Central Park’dan Havana Bus Tour’un 3 nolu rotasına binip Playa del Este’deki Santa Maria del Mar’a gittik. İndiğimiz son duraktaki Club Atlantico Oteli’nin plajında gölge ve şezlongları kişi başı 2 cuc ödeyerek kullandık. Palmiye ağaçları, incecik kumlar, turkuaz rengi deniz, bembeyaz dalgalarla kartpostal olabilecek denli güzel bir yerdi. Dalgaların sesi otelden gelen Latin tınılarını bile bastırıyordu. Sahilde yürüdük ve denize girmeyi denedik. Denedik diyorum çünkü insan boyunu aşan dalgalar ardı ardına geliyor, onların arasından girmeye çalışsak bile kaldırdığı kumla birlikte dertop edip kıyıya vuruyordu. Saç diplerime kadar kum olup, sürüklenirken taşlar tarafından çizilince vazgeçip çıktım. Otelin duşunu kullandıktan sonra güneşlenirken kurudum. Acıkınca Lonely Planet’te övülen ve aslında bulunduğumuz noktaya en yakın restoran olan Don Pepe’ye gittik, balık ve karides yedik. Yerli biralardan tadını daha çok beğendiğim Bucanero içtim. Mönülerde nacional cerveza olarak geçiyor ve özellikle belirtmezseniz bizdeki efes lighta benzer bir bira olan cristal getiriyorlar. Ben öğrendiğimden itibaren favorim olan Bucaneroyu özellikle istiyorum. Çok iptidai bir tuvaletleri vardı. Dört duvarın içinde bir delik ve bir musluktan oluşuyordu diyebilirim. Niyeyse kapısı kilitliydi ve kilidi açmaya gelen delikanlının arkadaş canlısı mı yoksa başka bir şey mi olduğunu anlayamadım. Bana nereli olduğumu sordu, söyledim, o da Havanalı olduğunu kendi söyledi. Restoranda yemekle birlikte ekmek gelmedi, biz isteyince, üstünde sadece baharat ve yağ olan pizaya benzer bir şey önerdiler, onu istedik.

    Yemekten sonra Havana Bus Tour’un dönüş seferi ile döndük, odaya gidip banyo yapıp çıktık. Tekrar havana Bus Tour ile, bu sefer iki katlı, üstü açık olanla(T1) Devrim Meydanı’na (Plaza de Revolucion) gittik. Malecon’da daha önce hazırlıklarını dinlediğimiz konser o günmüş. Havana’daki bütün gençler akın akın her yönden oraya doğru gidiyordu. Devrim Meydanında Che ve Fidel’in duvarındaki resimlerinin ve Jose Marti heykelinin fotolarını çektik, bir sonraki ile geri döndük. Aslında T2 ile birlikte alıp meydandan Miramar’a (Marina Hemingway) gidene binecektik ancak son seferi kaçırdığımız için gitsek bile dönemeyeceğimizden vazgeçtik. T1in turu Havana Vieja’ya doğru giderken bir tabelada Mustafa Kemal Atatürk yazdığını okudum. İlk durakta inip oraya doğru yürüdük ve varlığını kitaptan okuduğumuz Atatürk büstünü gördük, fotoğrafladık. Sonra Viejaya gidip El Bodeguita del Medio’yu bulduk. Bu yazar Hemingway’in mojitomu burada içerim diyerek Küba’da yaşarken meşhur ettiği yerlerden biri. Biz de hepi topu dörde dört metre alanda barı çıkardıktan sonra kalan ikiye ikilik alanı diğer müşteriler ve süper müzik yapan bir septet (yedili) grupla paylaşarak ikişer mojito içtik. Ben güzel müziğe dayanamadığım için ayakta durduğum yerde dans edebildim. Mezzo sesli solist hasta olmasına rağmen harika söylüyordu, ayrılırken cdlerini aldık. Bu sırada acıktık. Kitapta odun fırınında pişirdiği pizzaları övülen la Dominica’ya pizza yemeye gittik. Masaları dışarı atmışlardı ve orada da canlı müzik vardı. Zaten bir önceki barda havaya girmiş olduğumuzdan yemeklerimiz gelene kadar restoranın önündeki eğri büğrü kaldırımların üzerinde dans ettik, bu en çok müzisyenlerin hoşuna gitti. Nasıl gitmesin? Gündüzden itibaren her restoran ve cafede en az 5 kişiden oluşan gruplar o sıcakta gayet yüksek performans göstererek uzun saatler boyunca canlı müzik yapıyorlar. İnsanı kıpır kıpır eden iyi müzik yazık ki turistlere işlemiyor, çoğunlukla çalınan banttan bir müzikmiş gibi dikkatlerini vermeden yemeklerini yiyorlar, en fazla el çırparak, müzik bittikten sonra grubun yanına gidip ellerinde marakaslarla fotoğraf çektirerek iştirak ediyorlar. Biz ise, daha çok benim zorumla da olsa, Küba stili dans bilmememize rağmen bildiğimiz dansı düzgün pist, uygun ayakkabı aramadan, nerede yer bulursak yapıyorduk. O akşam da öyle oldu, hızımızı alamadık, yemekten sonra bir de cha cha yaptık, o grubun da cdsini alıp hazırlanmak için erkence odaya gittik. Ev sahiplerimizle vedalaştık, paramızı ödedik, bavulları toplayıp yattık.

    Küba Günlüğü

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba




    Sabah 4:40da saatin alarmı ile uyandık. Ev sahibimiz de bizi uyandırmak için saat kurmuş. Taksi aşağıda bekliyordu. Bir önceki sabah gürültüsüyle uyandıran tanker yoktu. Sokaklar sessizdi ancak bir sürü insan vardı ve otobüsler işlemeye başlamıştı. Kapalı olan yollara rağmen havaalanına geldik. Santiago de Cuba’ya giden uçağa bineceğimiz bu terminal, geldiğimiz uluslar arası terminale göre çok çok eski küçük ve inanamadığım ölçüde iptidai bir şekilde çalışıyordu. Önümüzde sadece birkaç kişi olmasına rağmen check-in yapmamız epey sürdü. Sıramız geldiğinde görevli ya sistemleri bozuk olduğundan ya da böyle olduğundan uçuş kartını matbu bir kartona elle yazarak doldurdu. Yerimizi de uçak şeklindeki şablondan üzerinde koltuk numarasını yazan çıkartmaları yapıştırarak verdi. Güvenlik kontrolünden geçip bekleme salonuna geldik. İki televizyonda uçuş bilgileri veriliyor, iki televizyonda da müziklerin ardından bir film başladı. TV dediğim eski, arkası konik bir şekilde uzayan tvler… Uçağa binene kadar ki maceramız böyle olunca uçuştan da sağ sağlim yere inmek dışında bir beklentim yoktu. Uçak havaalanı gibi aşırı bir şekilde soğutulmuştu, ikram olarak bir tepside ambalajlarının yaldızı dökülmüş tekli sakızlardan tuttular bir tepsinin içinde. Sakız dedim ama emin değilim, açmadım….

    Santiago de Cuba’ya vardığımızda sabah 9’du. Taksiye atlayıp casa particularımıza gittik. Bir gün önce konfirme etmemize rağmen bir misafirlerinin gitmediğini, bizi tanıdık başka bir yere yerleştireceklerini söylediler. Hemen yakındaki diğer casaya gidip yerleştik. Bir saat kadar uzanıp dışarı çıktık. La Maqueta de Ciudad’ın önünden geçtik. El Balcon de Velasques diye bir tabela gördük. Burada ne varmış diye bakarken iki gençle tanıştık. Çok iyi İngilizce bilen Silvio ile arkadaş olduk ve orada geçirdiğimiz sürenin büyük çoğunluğunda bize eşlik etti. Önce birlikte maketi gezdik. Aç olduğumuzu söyleyince bizi kitapta ya da başka biryerde olmayan bir paladara götürdü. Orada yediğimiz en iyi yemek ve salataydı. Uzun bir rom reklamı yaptı. Nedeni bize satmak istemesiymiş. 15 yıllık normalde 85 cuc a satılan romu fabrikada çalışan tanıdıkları sayesinde 20 cuca alarak bu konuyu kapattık. Aldıktan sonra şişenin açık olduğunu anladık, meğer alıp arkadaşlarımıza ikram edecekmişiz. Bizim arkadaşlarımız İstanbulda deyince kapalı bir şişe getirdi. Orada olay sokakta, parkta otururken bir şişe açıp mıknatıs gibi yeni arkadaşları çekmesi ve hep birlikte sohbet edip sosyalleşme şeklinde oluyormuş. Saat henüz öğlen ve güneş tam tepede parlıyordu, biz bu sıcakta ve bu saatte içersek akşamı göremeyiz, o nedenle bu şişeyi İstanbula götürelim dedik. Velhasıl getirdiği kapalı şişe de sanırım aynı şişenin kapağı sıkılmış haliydi ve sonraki duraklara geçerken her ne kadar naylon torbalara sarıp ağzını bantlamış olsam da ara yolculuklarda lonely planet kitabımızı batırdığı yetmezmiş gibi en son bavuldaki gücünün yettiği tüm beyaz pantolonlarda kahverengi hareler bırakarak başıma tam bir bela oldu. Evde hala içinde 15 yıllık romun dörtte üçü dışında kat kat naylon torbalara sarılmış o bantlı haliyle duruyor.

    Neyse, Silvio şehrin tadının ancak eski bir amerikan arabasıyla gezerek çıkaracağımızı söyleyip o sıcakta gezebileceğimiz tek yer olan Morro kalesine gitmek için 55 model bir buick i olan bir arkadaşını ayarladı, hatta kaleyi bizimle birlikte gezdi anlata anlata. O zamana kadar iletişimimiz benim çat pat İspanyolcamla olduğu, bu derece İngilizce bilen kimseye rastlamadığımız için ne iş yaptığını tam bilmesek de Silvio ile muhabbetimizden memnunduk. O da bunu anlamış olacak ki eşime kot pantolonu karşılığında ne istediğini sordu. Biz yine dumur olduk. Ama bağış değil alışveriş isteyen anlayışını takdir ettiğimizden bizim bulamayacağımız müziklerden oluşan bir cd karşılığında kot pantolonu peşinen verdik. O da bize ne tür müziklerden hoşlandığımızı sordu. Baktı bizimle alışveriş iyi gidiyor, 6 aylık kızından bahsedip hasta olduğunu, onun için süttozu alırsak müteşekkir olacağını söyledi. Biz, bizim için çok küçük sayılacak rakamların, ya da önemsiz bulduğumuz şeylerin, üzerine olup olmayacağı belli bile olmayan kullanılmış bir kot pantolon gibi- ne kadar değerli olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımızdan bu teklifini de kabul ettik. Birlikte gittiğimiz ilk markette süttozu yoktu, biz de market market gezmektense parasını verdik. O sırada verdiğimiz parayla ne kadar süttozu alabilecekti, gerçekten bir kızı var mıydı, hasta mıydı gibi sorular sormaktansa paran olduğunda bile ihtiyaç duyduğun şeyin mevcut olmamasının bir nevi insanlık dramı olduğunu anlamaktaydım. Silvio ile akşam 8de bizim evde dansa gitmek için buluşmak üzere ayrıldık.

    Lonely planet deki haritaya bakarak eski şehrin meydanlarını gezdik. İlk durağımız kaldığımız eve de en yakın olan Parque Cespedes’di. Katedral’i, Küba’nın en eski evi olduğu yazılı evi, Fidel’in balkonundan tüm Küba halkına devrimi ilk kez ilan ettiği konuşmayı yaptığı Casa Granda Otel’i fotoğrafladık. Sonra Jose a Saco’da bir şeyler içmek için bakınarak yürüdük. Sanki bütün Santiago de Cuba o sokakta gibiydi. Oturacak bir yer bulamadan Plaza de Dolores’e ulaştık. Orada eskiden kilise olan, kimdi konser salonu olan Iglesia de Nuestra Senora de los Dolores binasını gördük. Ağaçların gölgeleri sayesinde parkta oturmak o sıcakta yapılacak en iyi şeylerdendi. Meydana bakan iki restoran masaları dışarı atmıştı ve canlı müzik yapan birden fazla grup ve insan vardı. Biraz soluklanmak için hemen köşedeki Taberna de Dolores’de soğuk ve alkollü bir şeyler içtik. Farklı yoldan geldiğimiz için kitaptaki yürüyüş turun yapmak için Heredia sokağından Parque Cespedes’e geri döndük. Yol boyunca sıralanmış galerilere, müzik evlerine (Casa de la Trova, Casa del Estudiante) ve hediyelik eşyacılara baktık. Sipariş verilen delikli klave, yola dayanabilecek kadar sağlam görünen bir guyro ve ilk kez gördüğümüz, dev bir keçiboynuzuna benzeyen, renkli renkli boyanmış başka bir müzik aleti aldık. Eski şarkılar söyleyen yaşlı bir kadın ve gitarıyla ona eşlik eden bir o kadar yaşlı bir adamın dinletisine rastladık. Dans yoktu, turistler oturmuş dinliyor ve tabii ki filme alıyorlardı.

    Sonra acıkmaya başladığımızı fark edip yemek yemeye karar verdik. Kitapta övülen El Barracon’a gitmeye karar verdik. Farklı bir sokaktan gitmek için Aguilera’yı kullandık. Emilio Bacardi Moreau müzesi vardı, Hükümet konağı ile karşılıklı. Onların fotoğrafını çektik. Daha önce görmediğimiz Plaza de Marte’ye vardık. Heykelleri fotoğrafladık. Müzik ve dans için övülen El Patio de los dos Abuelos’u görünce bir içki içmek için girdik. Müzik ve dans henüz yoktu. Oradan da El Barracon’a yürüdük. Bu bölgede merkezden uzaklaşmış ve şehir dokusunun değiştiğini gözlemledik. Yollar genişleyip binalar yükseldi. Yüksek apartmanların artan nüfusu yerleştirmek için Sovyetler tarafından yapılmış estetik olmamakla birlikte halkın ihtiyacını karşılayacak şekilde yapıldığını gördük. El Barracon köleliğin olduğu zamanındaki konsepte göre yapılmış. Taştan yapılmış, hiçbir detay olmayan karanlık yapının iç duvarında çok büyük boyutlu köleleri gösteren tablolar vardı. Garsonlar da resimlerdeki köleler gibi baştan ayağa beyaz giymişlerdi. Bu konseptin geçmişte böyle kötü şeyler vardı mı demek istediğini, yoksa geçmişteki prangalı köleliği şimdi prangasız olarak yaşatmak mı istediğini anlamadık. Menüde sadece bir tavuk ve bir koyun eti dışında hep domuz etinden yemekler vardı. Tavuk kalmadığı için kuzu yedik ve yürüyerek odamıza döndük. Duş alıp hazırlandık.

    Akşamki buluşmamıza Silvio kızarkadaşı ile geldi. Birlikte dans mekanlarına baktık, gündüz uğradığımız los Abuelos’da karar kıldık. Bizim dışımızda sugar daddyleri ile gelmiş iki Kübalı kız ve müzisyenlerden iki kişinin kızarkadaşı olduğunu anladığımız teyzeler vardı. Bu tanımı bize Silvio anlattı. Kendilerinden hayli büyük olduğu belli olan turist adamlarla birlikte kendilerinin gidemeyeceği yerlere giderek, yiyip içerek gezdiklerini, kendilerine hediyeler aldırdıklarını ve hatta onlarla evlenip bu ülkeden çıkabilmek için can attıklarını söyledi. Müzik başladığında kırmızı elbiseli bir kızla kırmızı gömlekli bir delikanlı piste bizden önce fırladı ve küba stilinin içine yerleştirdikleri gösteri amaçlı figürlerle bolca dans ettiler. Biz saf saf ne güzel başka dansçılar da varmış derken kırmızılı dansçı abla müzisyenlerin tuttuğu gibi minik bir sepet tutarak dans için bahşiş toplamaya başlamasaydı öyle düşünmeye de devam edecektik. Aralarda biz de salsa ve cha cha yapık, para değilse bile alkış topladık. Silvio ve kızarkadaşıyla merengue yaptık. Canlı müzik 12yi biraz geçe bitti, biz de Silviolardan ayrılıp odaya döndük.

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba




    Bir önceki gün sabahın köründe kalktığımız ve gün boyu ayakta olduğumuz için kahvaltıyı kaçta alacağımızı soran tatlı ev sahibemize 10 dedik. Böylece sabah uzunca bir uyku keyfi yapıp kahvaltıya indik. Menü benzerdi, meyve salatası (mango ve muz) guavachino suyu, peynirli omlet, ekmek ve kahve. Trinidad biletimizi henüz almadığımız için ev sahibemize sorduk. Viazul’ü aradık. Ya yanlış anlaştık ya da başka bir şey nedeniyle otobüsün kalktığı yerden almamız gerektiğini söylediler. Ev sahibemizin çağırdığı yine 50 yıllık bir buickle (bu sefer mavi) terminale gidip dönmek üzere anlaştık. Orada sorunsuz bir şekilde biletimizi aldık. Odaya dönüp bavullarımızı topladık ve akşama kadar takılmak üzere çıktık. İlk durağımız Cafe de la Cathedral oldu. Öğlenin alnında klimalı ortam ve likörlü kahveleri çok iyi geldi. Kahveciden sonra Santiago de Cuba’nın kitapta yer alan ancak henüz görmediğimiz Tivoli semtine gittik. Burası Haiti’de köleler ayaklandığında canlarını kurtarmak için kaçan Fransızların yaklaşık 100 yıl önce gelip yerleştikleri Fransız mahallesi imiş. Sokakta Kübalılara ek olarak beyaz tenli, renkli gözlü Fransızlara benzeyen bol sayıda insan gördük. Oradan denize ulaştık, saat kulesini gördük, bolca bisikletli taksici ile karşılaştık, neredeyse hepsine binmeyeceğimiz için dil döktük ve tekrar katedralin olduğu merkeze yöneldik.

    Mağaza ve marketler erken kapandığı ve 12 saatlik bir otobüs yolculuğu yapacağımız için yolda ihtiyacımız olacağını düşündüğümüz su, meyve suyu, kraker gibi şeyler satan bir yer bulduk. Yaptığımız her alışverişte hayrete düşmeye devam ediyordum. Bizim alıştığımız anlamda market değil oradakiler. Bizdeki raflar yerine bele kadar içinde bir raf olan camekanlı dolaplar var, bisküvilerden her çeşitten birer taneyi o rafları dolu gösterecek şekilde iki yana ve bir ortaya koymuşlar. Meyve suları aynı şekilde. Küba’daki yokluğun para yokluğu değil ürün yokluğu olduğunu en iyi market ve manavlarda anladım. Manavlar da sokaklarda bel hizasındaki tek bir tezgahtan oluşuyor ve üzerinde yamru yumru ne olduğunu anlamadığım biraz kök sebze, birkaç hevenk yeşil muzdan ibaret. Tezgahtakiler bitince dükkan kapanıyor, çünkü devamı yok. Bizdeki tavana kadar silme dolu raflar, semt pazarları paran yetmese bile insanın gözünü doyuran bir zenginlikmiş. Alış veriş yapıp kendimizi Hotel Casa Granda’nın altında meydana bakan gölge balkonuna atıp soğuk bir şeyler içtik. Vakit öldürmek için meydandaki telekomünikasyon merkezinde internete bağlandık. Acıkınca daha önce gördüğümüz Restaurante Espana’ya gittik ancak akşam için henüz açılmamıştı. Biz de geri dönüp Dolores’deki İtalyan restoranına gidip makarna ve pizza yedik. Casaya döndüğümüzde gündüz ayarladığımız buick gelmişti, bizi terminale bıraktı.

    Yaptığıma bin pişman olduğum ve indiğimde şifayı kaptığım 12 saatlik otobüs yolculuğunda bütün yolcular bizim gibi turistti. Otobüs yarı yarıya doluydu, böylece herkes ikili bir koltuğa yerleşti. İşin garibi Amerikalı bir adam kendisine 40 numaralı koltuğun satıldığını ancak son koltuk numarasının 38 olduğunu söyleyerek bir sürü boş koltuk olmasına rağmen bir saat falan koridorda ayakta dikilerek gitti. Üstelik şoföre de bu neden böyle, ben ne yapacağım gibi bir şey de sormuyor. Ne tepemizde dikiliyorsun diye biz sorunca durum ortaya çıktı ve o zamana kadar gördüklerimiz yanında bunu çok garipsemeden ‘olmuştur, boş bir koltuğa geç otur’ diyerek çözdük. Bu şekilde başlayan yolculuk şoförün tüm uyarılarımıza rağmen 17-18 dereceye ayarladığı klima (gecenin bir yarısında sıcaklık göstergesini 14 derece olduğunu bile gördüm) ve taş yolların yarattığı titreşim ve her kasaba ve şehirde durup ışıkları yakıp yolcu alması ile birleşince 12 saatlik bir ızdırap oldu. Sabah 7’de Trinidad’a geldiğimizde yolculuk boyunca önlem olarak aldığım uzun kollu boğazlı hırkayı giyip boğazıma kadar çekmiş olmama rağmen hapşırmaya başlamıştım.

    Trinidad’a indiğimiz gibi yaptığımız ilk şey bir sonraki gün Havana’ya gidecek en erken otobüs için bilet almak oldu. Ev sahibemiz Tereza bizi terminalde karşıladı, hemen bir blok ötedeki casaya bavullarla yürümek hiç sorun olmadı. İçinde kendi avlusu ve avluya çıkan odaları ve inanılmaz yüksek tavanı olan 1850lerde yapılmış tipik koloniyal tarzda tek katlı bir ev. Yatak rahat olunca ve Havana’daki gibi trafik gürültüsü olmayınca Küba’daki en güzel uykuyu çektik. 10 gibi kalkıp kahvaltı yaptık ve evin önünden geçen otobüs ile Ancon Plajı’na gittik. Deniz sakin, palmiyeler, altın rengi kumlarla cennet gibiydi. Sahilde yürüdük, denize girdik. Deniz serin, sakin fakat biraz yosunluydu.

    Oraya giderkenki otobüste hint asıllı alman bir turistle tanıştık:Sanjay. Plajda onunla sohbet ettik, onun Havana deneyimlerini dinledik. O da üç hafta sonra İstanbul’a gelecekmiş, onunla dansa gitmek için anlaştık. Gerçekten geldi ve bizim dans ettiğimiz yerde buluşup İstanbul dans gecelerini gördü. 15:15 otobüsüyle casaya geri döndük, duş alıp dinlendikten sonra pek küçük bir yer olan Trinidad’ın tarihi meydanını (Plaza de la Mayor) ve etrafını gezdik. Akşam için müzikli yerlere, galerilere baktık, bolca fotoğraf çektik. Yemeğimizi casada yemek üzere anlaşmıştık. Bizi balkabağı çorbası, salata, beyaz pilav, patates, balık ve karidesten oluşan harika ötesi bir yemek bekliyordu, afiyetle yedik.

    Yemekten sonra la Chanchancara’ya gidip oraya özgü içecek olan kançançara içtik. Canlı müzik vardı ama kimse dans etmiyordu, zaten dans edecek yer de yoktu. Ballı romlu bir içki olan kançançaramızı içtikten sonra dans edebileceğimiz yerlere bakmak üzere çıktık.

    Katedralin hemen yanındaki merdivenli terasa kurulan Casa de la Musica’da müzik henüz başlamamıştı. Önünden geçtiğimiz bir yerde hipnotik perküsyon performansı ile birlikte afro cuban dans gösterisi yapılıyordu. En sondaki Casa de la Trova’ya giriş için birer cuc ödedikten sonra septet orkestrayı dinlemek üzere yerleştik. Yaşlı Kübalı amcalar gündüz dans dersi verdikleri belli olan yaşlı turist teyzelerle dans ediyorlardı. Çok zaman geçmeden pist iyice doldu. Biz de onlardan aşağı kalmadık, salsa ve cha chadaki hünerlerimizi gösterdik ve izleyicilerin beğenisini aldık. Grup kısa aralar vererek gece yarısına kadar çaldı.

    Odaya döndüğümüzde yatmadan önce neden Trinidad’a daha fazla gün ayırmadığımıza esef ederek bavulları hazırladık, sabah 07:40daki otobüsümüze yetişmek için saati kurup yattık.

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba


    Sabah bindiğimiz ikinci viazul otobüsü öğlen Havana’ya vardı. Hemen Prado No:20 deki casamıza gittik. Perla kendisinin yeri olmamasına rağmen bize yer bulacağını söylemişti. Bir iki yere bakarak öyle de yaptı. Pradoya çıkan sokaklardan ilkinde koloniyal bir binada kaldık. Evin içinde mutfakta tadilat yapılıyordu. Ancak öyle yorgunduk ki hiçbir şey kısa bir siesta yapmamızı engellemedi.

    Siestayı çok uzatmayıp Perla ve eşi Rubin’le buluşmak üzere çıktık. Casayı ayarlarken üçbuçukta şarkı söylenen dans edilen bir yere gideceklerini söyleyip bizi de davet etmişti. Ruben’in arabasına doluşmadan Malecon’un başındaki bir paladarda öğle yemeğimizi yedik.

    Perlalarla Vedado’da bir evin geniş verandasına gittik. Burası hiçbir rehber kitapta yer almayan Kübalıların müzik dinleyip dans etmeye gittiği bir yermiş, doğal olarak bizden başka hiç turist yoktu. Tam bizim istediğimiz öğleden sonra matinesinde yaş ortalaması hayli yüksekti. Oradaki büfeden bir şişe rom, kola, buz, plastik bardak ve muz cipsinden alıp masamızı donattık. Aldık diyorum ancak Rubin sadece aldıklarımızı taşımamıza izin verdi, ne dediysek hesaba katılmamıza izin vermedi. Sonra hepsi birbirinden iyi solistler görüntüsüz kareokeye benzer bir düzenekle bazen de tamamen çıplak sesleriyle birbirinden güzel şarkılar söylediler. Orada kural, birisi canlı şarkı söylerken dans edilmiyor, dans etmek için şarkılara ara veriliyor, banttan müzik çalınırken dans ediliyor. Bunları öğrendik ve dans zamanı geldiğinde biz de dans ettik. Onlardan farklı olmasına rağmen hemen hemen herkes beğendi. Sanırım en çok yabancı olmamıza rağmen dans edebilmemize hayret ettiler. Bir dans hocasıyla tanıştık, bir dahaki sefer geldiğimizde para ödemeden evinde kalmamız için davet etti ve bize Küba stili dans öğreteceğini söyledi. Orada kırk elli yıldır dans eden insanların ne kadar minimal hareketlerle dansı ne kadar güzel taşıdıklarını görünce Küba stili dans öğrenmek için tekrar Küba’ya gitmeyi beklemedik, döndüğümüz gibi yeni açılan bir sınıfa başladık. Solistlerden yaşlı olanlar çektiğimiz fotoğrafları göndermemizi rica ettiler, geçmişte gittikleri ülkeleri anlattılar, bizi yine gelmemiz için davet ettiler. Bu sıcak ilgiye onları İstanbul’a davet ederek karşılık verememek yüreğimi burktu.

    Saat 4de başlayan gösteri akşam 8 olduğunda hala devam ediyordu. Hava karardığı için kalktık. Evde bir siesta daha yaptıktan sonra yemek yemek üzere dışarı çıktık. Habana Vieja’da değişik bir yer denemek adına kitapta da adı geçen Luvia del Oro’da yemek yedik. Canlı müzik dinledik fazla geç kalmadan döndük.

    Yolculuk günü gelip çatmıştı. Hem Viazuldeki klimanın etkilerini taşıdığımdan hem de günlerdir yorulmanın üzerine ilk kez sessiz bir casa bulduğumuzdan saat 10 a kadar uyumuşuz. 10:30da Perlalara kahvaltıya gittik. O günkü tek işimiz iç yolculuklarda yük olmasın diye sona bıraktığımız alışveriş işlerini halletmekti. Kahvaltıdan sonra Viejaya doğru yola çıktık, sevdiklerimize küçük hediyelik eşyalar aldık. Kübalılar her konuda olduğu gibi bu konuda da fazlasıyla naif ürünler üretmişler, mango çekirdeklerini boyayıp ipe dizerek yaptıkları kolye ve bileziklerden sonra kurtlanacağını okumuş olmama rağmen aldım. Onlar dışında tahtadan mıknatıslar, biraz paraya kıyarsanız, sedef boncuklardan kolyeler, yeriniz varsa canlı renklerle boyanmış pastel boya tablolar, pamuklu kumaşa dikilmiş dantel robalı bluzlar vardı… Bunlar dışında, bavulunuza yerleştirmek şartıyla kişi başı belli bir litreye kadar rom, ve yine kişi başı belli bir sayıya kadar puro alınabilir. Biz gezmedik ancak puro fabrikaları turistlere gezdiriliyor ve hepsinde puro alabileceğiniz mağazalar oluyor. Dönüşte Paris’te aktarma uçağını beklerken tanıştığımız bir amca hiç puro almamış olmamıza hayret etti. İşi bilenler tütün ürünleri satan dükkanlara 30 euroya aldıkları paketleri 300 euroya satıp neredeyse uçak bileti parasını çıkardıklarını anlattı. Biz o işleri hiç bilemeyeceğimiz için yaa demekle yetindik.

    Son günümüzde hava fazlasıyla sıcak ve güneşli idi, bizim de akşama kadar vaktimiz vardı. Sıcaktan bunalmamak için Cafe Paris’te dinleyebileceğimiz son canlı müzikleri dinlemek ve soğuk bir şeyler içmek için oturduk. İstediğim limonatadan mı, kahvaltıdaki soğanlı omlet ve bir sürü meyvenin karışımından mı bilmiyorum birden kendimi kötü hissettim ve karşılaştığım en temiz tuvalete son anda yetişerek ben kirletmiş oldum. Normalde tuvaletler çok temiz olmuyor, çoğunluğunda kullanacağın kadar tuvalet kağıdını, o da saman kağıdına benzer koyu renkli sert bir şey, girmeden önce görevliden alıyorsun, şanslıysan içeride el sabunu oluyor. Bu nedenle yanımızda paket paket selpak mendil, ıslak mendil taşıyoruz. Bu tatsız durum üzerine alışverişi eşime devrederek hemen casaya gidip yattım. Birkaç saat yatınca mideme giren kramplar geçti ve gitmemiz gereken zaman geldiğinde ancak bavulları toplayıp çıktık. Taksiyi Perla ayarlamıştı. Ruben de aşağıda taksi gelene kadar bizimle bekledi. Aksi gibi taksinin gecikeceği tuttu. Ne kadar ısrar ettiysek de Ruben bizi bindirene kadar bekledi. Nasılsa maç bitti, maç devam ediyor olsa gelmezdim diyerek bizi rahatlattı. Sadece Ruben değil tüm Kübalılar beyzbola çok düşkün, önemli maçlar olduğunda herkes televizyonun başına çakılmış, dışarıdakiler kulaklarına bir radyo yapıştırmış bir şekilde yaşıyorlar. On günün ardından çok sevdiğim Havana’dan üzgün ve hasta bir şekilde ayrıldım.

    Havana Paris uçağımıza binmeden önce ıslandığı için (bu da o 15 yıllık romun başka bir marifetiydi) damgası silinen vize kağıdı dışında bir sorun yaşamadık. Ancak gecikmeli kalkması bizim bir sonraki aktarma uçağına yetişememize neden oldu. Paris’te indiğimiz ve bineceğimiz terminaller farklı binalarda olduğu için kalabalığı yararak koşmamıza rağmen İstanbul uçağına yetişemedik. Bizi bir sonraki uçağa aldılar ancak onun kalkmasına 7 saat vardı ve Shengen vizemiz olmadığı için bu süreyi Charles De Gaulle Havaalanının küçükçe bir terminali olan F terminalinde, saat farkından ötürü çarpılmış, gözümüzden uyku akar bir şekilde bekleyerek geçirdik.

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Sonuç

    Bu deneyim üzerine Küba’yı ziyaret etmek isteyenler için, bir daha gidersem nelere dikkat ederim sorusuna cevap olacak birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

    Oraya gitmeye karar verdiğimde okuduklarımdan ve dinlediklerimden dillerini bilmenin çok faydası olacağını düşünüp İspanyolca öğrenmeye başlamıştım. İki ayda öğrenilen İspanyolcanın ne faydası olur diyeceksiniz, o kadarı bile yeri geldiğinde hayat kurtardı diyebilirim. Gerçi bizim gibi değil de otelde kalmayı tercih edenler, restoranlarda sipariş verirken İngilizce ile hayatta kalmayı başarır ancak o da yoksa yanınızda İspanyolca bilen birilerinin olması şart.

    Gitmeden önce Lonely Planet’in Küba kitabını (400 küsur sayfa) neredeyse satır satır okumanın yanı sıra Aslı Pelit’in Siempre Habana adlı kitabını da okuyup gidilecek yerlere renkli ayraçlar koydum. İlk kitap haritaları ile birleşince her yeri avucunuzun içi gibi bilmenizi, ikincisi de Küba kültürüne dair çok güzel detayları fark etmenizi ve gezdiğiniz yerlerden daha çok keyif almanızı sağlıyor.

    Seçtiğiniz rotaya göre Küba’da birbirinden çok farklı tatiller yapılabilir. İlgi alanınıza göre deniz kenarındaki güzel bir otele gidip plajda güneşlenerek, kokteyller içerek, akşam da sizin için hazırlanmış kabare benzeri gösterileri izleyerek güzel bir deniz tatili yapabilirsiniz. Adanın kuzey sahillerinde Cayo Coco’nun sahillerinin ve tesislerinin çok güzel olduğunu, hatta uluslar arası havaalanı bulunduğu için Kanada’dan direkt uçuşların olduğunu söylediler. Ancak Küba’nın gördüğüm plajlarını bizdeki Ege, Akdeniz kıyıları ile karşılaştırdığımda, buradan sadece deniz tatili için gitmeye değmeyeceğini düşünüyorum. İç deniz olması bakımından bizim kıyılarımız hem daha güzel, daha temiz ve daha serinletici! Ancak bu düşüncem turizm gelirine ihtiyaç duyan Küba’nın tropik tatil pastasından daha kalın bir dilime talip olmasını engellemiyor tabii ki.

    Başka bir rota da Küba’nın dünyadaki tek sosyalist ülke olması, bu rejime geçişlerinin yakın geçmişte olması nedeniyle buna ilgi duyanların izlemek isteyebileceği devrimle ilgili her şey olabilir. Küba devleti kurdukları bu rejimin sürekliliğini sağlamak için kendi çocuklarına yaptığı propagandayı vatandaşlarına ve turistlere de yapıyor. Zaten her yerde devrimle ilgili duvar yazıları, bayraklar var. Buna ek olarak devrim zamanında kullanılmış her şey devrim müzesinde yer alıyor. Devrim tarihindeki önemli noktalar da turistik noktalara dönüştürülmüş durumda, merak eden turistlere giriş ücreti karşılığında gezdiriliyor, yakın şehirlere turlar düzenleniyor. Rejim öncesinde Fidel ve arkadaşlarının saklandığı dağlara bile bu amaçla gezi düzenlendiğini okuduğum için meraklısının hiçbir eksik bırakmadan devrim tarihini gözlemleyebileceği garanti.

    Zamanlama olarak mevsimi gözetmekte fayda var, çünkü Nisandan Kasıma kadar yağışlı mevsim. Biz oradayken sadece bir kez yağmur yağdı, hava soğumadığı için bizi çok etkilemedi ancak on gün boyunca yağsaydı o kadar keyifli olmazdı diye düşünüyorum. Ziyaret için Kübalıların ortak tavsiyesi ise noel ile yılbaşı arasındaki aralık ayının son iki haftası. Aralık ayı olmasına bakmayın, hava sıcaklığı 20-25 derece arası oluyor. Yağışlı mevsimde olmasına rağmen ağustosta Santiago de Cuba’daki festival de çok renkli geçiyormuş, Silvio’nun kız arkadaşı, her yerde müzik ve dans oluyor bir hafta boyunca kesintisiz diyerek övmüştü. Benim orada geçirdiğim on gün boyunca zaten her yerden ayrı müzik geldiğine bakarak festivalin nasıl olabileceğini canlandıramıyorum kafamda. Bunun dışında 1 mayıslar da çok coşkulu kutlanıyormuş…

    Küba, öncesinde ne kadar araştırma yapılıp incelense de ilk kez giden herkesi şaşırtacak denli farklı ve kendine özgü bir ülke. 20. yüzyılın başındayken Amerika kıtasındaki en gelişmiş üç şehirden biri olan Havana’nın çok az değişerek kalmış olması insanda bir film setinde yürüyormuş hissi yaratıyor. Sanat tarihi, mimarlık konusunda eğitim almış olanların daha çok farkına varacağı lezzet benim de damağımda kaldı. Bizim seçtiğimiz ve tekrar gitsem ufak değişikliklerle birlikte yine tercih edeceğim rota Küba kültürünü yaşamak amacıyla sahilleri ve sadece turistik olan noktaları atlayarak şehirlerini gezmek, her müziğe kulak verip ritim tutmak, dans etmek, rom içmek ama sarhoş olmamak şeklindeydi Ekonomik şartları gördükten sonra fiyatları birkaç katı olmasına rağmen otellerin sunduğu hizmetin casa particulardakilerden sadece biraz fazla olacağını tahmin ederek yine casa particularda kalmayı tercih ederdim. Özetle, daha iyi İspanyolca, Küba stili dans bilerek gitmek ve daha uzun süre kalmak kesinlikle daha güzel olurdu.

    Cuba, vamos a verle otra vez! (Küba, yine görüşeceğiz!)

Benzer Konular

  1. Che/ Bolivya Günlüğü
    mopsy Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 31-03-2012, 09:53 PM
  2. Atatürk Günlüğü
    dogangunes Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 111
    Son mesaj: 09-01-2012, 10:20 PM
  3. Bir hidayet günlüğü
    expositor Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 26-08-2011, 08:38 AM
  4. Öğrenci Günlüğü
    SOSYALİST Tarafından Destekliyoruz, Alkışlıyoruz Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 24-11-2009, 04:45 PM
  5. Saharay'ın Günlüğü
    SAHARAY Tarafından Sizden Yonetime! Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 28-07-2008, 04:08 PM
Yukarı Çık