Merhaba

Neredeyse iki sene olacak rüyamda gördüğüm bir geziyi gerçekleştirdim ben. Gezinin kendisi mi yoksa rüyanın kendisi mi daha “rüya” bunu söyleyebilmem zor.

Arkadaşa yazısını yazacağım mutlaka dedim geçen. “İmkanı yok yazamazsın iki sene oldu” dedi.



Ben aslında on beş günde üç ülke gezdim. Nepal, Butan ve Tibet. İlk önce Butan’ı yazmak istememden anlarsınız ki diğerleri bir tarafa, burası bir tarafa benim için. Bazı fotoğraflarımı koyacağım buraya; ama şunu söylemek isterim ki hiçbir makine buradaki yüksekliğin derinliğini veremez. Burdaki yüksekliğin ve yeşilliğin güzelliğini hiçbir makine yeteri kadar iyi anlatamaz. Çoğunuzun burayı Karadeniz’e benzeteceğinizden eminim.

Butan, Çin ile Hindistan’ın arasında sandviçlenmiş minik bir ülke. Butan’da Hindu kültürü yok. Çin istilası yok. Günümüzde Budizmi yaşayan ve “rahat bırakılmış” hemen hemen tek ülke. Her anlamda lüksten ve şatafattan uzak .

Gezide ilk durağımız insan kaynayan Nepal-Katmandu’ydu. Asıl merkezimiz orasıydı ve geçişleri burdan yaptık. İlk gittiğimiz yer Katmandu olunca ve daha çok sessizlik talep ettiğimden “doğru adreste değil miyim acaba” diye düşünürken rehberimiz ” Paro sana çok iyi gelecek” dedi. Paro, Butan’ın havaalanının olduğu bölge. Havaalanı dağların ortasında. Bu dağlar yükseklik bakımından pek mütevazi değiller. O sebepten buraya sayılı pilotun inebildiğini duydum. Uçaklar nispeten ufak olduğundan açı değişimleri uçaktan korkanlar için çok nazik olmayabiliyor. Tabii ki benim için geçerli değil bu.

Uçaktan iner inmez bana bir haller oldu. Öyle bakakaldım. Her tarafınızın dağlarla çevrili olduğu alçak bir meydanda düşünün kendinizi. Dağlar yemyeşil ve üzerlerine bembeyaz sis çökmüş. “Dağların üzerindeki yokluk”tan başka hiçbir şey yok. Hava kararmak üzere. Hava tertemiz. Bizim sesimizden başka ses yok.

Etekli beyler bizi karşıladılar. Son derece sevimli bulduğum bu yerel giyside erkekler kareli elbise ya da etek giyiyor. Bu yerel giysinin adı “go”. Sürekli yağmurlu bir ülke olmasına rağmen ayaklarında ayakkabı var. Ayakkabının üstüne de dize kadar çorabı uygun bulmuşlar.



Butanlılar; espriden anlayan, açık fikirli, yardımsever, güleryüzlü insanlar. Kadın-erkek eşitliği konusunda Türkiye’den kat be kat ilerdeler; hatta bu konular ülkelerinde hiç mevzu olmamış gibi bir hal var. Beş gün boyunca ne bağırarak konuşan birini gördüm, ne acele iş peşinde olan birini. Sigara içen insan yok, alkol olarak rom yaygın. Trafik de yok. Ülkedeki insanlar disiplinli bir okulun öğrencileri gibi. Tek fark şu; bu disiplin dıştan gelmiyor, zorla sağlanmıyor. Herhangi bir konuda insanlara baskı yapıldığını asla hissetmedim. İnsanlar doğaya ve birbirlerine bir uygunluk içindeler. İnsanın doğadan ayrılmışlığı yok. Doğa için ağaç ya da insan nasıl fark etmiyorsa, onlar için de fark etmiyor.

Ülkenin altyapı sorunları az değil. Kanalizasyon olarak şehirlerin pek çok yerinde bulunan açıktaki uzun kanallar kullanılıyor. Yani yol kenarlarından bir anlamda “dere” akıyor diyebiliriz. Bunu hiç yadırgamamış olmam yadırganacak bir durum mu bunu da bilemiyorum. Bu açık kanalizasyon durumu bile doğanın içerisinde sırıtmıyor. Ülkeyle ilgili olumsuz bulunabilecek tek şey de bu olabilir bana kalırsa. Geneli tarımla uğraşan bir ülke. Pirinç ekimi çok yaygın. Çok paraları yok; ama gelir dağılımı eşitsizliği olmadığı için toplumda bir huzursuzluk da yok.



Himalayalar’da tereyağlı çay kullanımı yaygın. Evet, tahmin edebileceğiniz gibi tadı pek hoş değil. Fakat gezideki bir tanıdığım dedi ki “çay olarak düşünüp içersen hoş değil; fakat çorba seven birisi için hiç de kötü değil.” Haklı bir tespit. Bir çorba olarak bu çay güzel. Çay olarak ise bence kötü; ama denemeden dönmek istemedim. Yemekler ise bence oldukça güzeldi. Tuhaf gelen bir şey olmadı. Ben zaten yemek ayıran biri değilim; ayrıca Çin yemeği de severim. Bu konuda çok titiz olan ya da yemek ayıran insanlar, bazı et çeşitlerinde ve süt ürünlerinde zorlanabilirler.

Burda halkın büyük bir çoğunluğu Budist. Bizdeki “çaput bağlama”nın karşılığı olan “dua bayrakları” sizi her yerde karşılıyor. Benim bu bölgeyi merak etmemdeki temel unsur ise budizmdi. Gezi kültür gezisi olduğundan bu konuda epey şey öğrendim. Rehberimiz dünyanın en tatlı insanlarından biri olan İlknur Akman’dı. Kendisisinden bilgi olarak epey faydalandık. Döküman olarak da elimizde yeterli miktarda yazı vardı.



İki sene sonra aklımda kalan önemli bir şeyi söyleyeyim. Butan’da el işi, dokumacılık çok yaygın ve başarılı. Kumaşlar, Himalayalar’ın tamamında olduğu gibi çok renkli ve canlı. Sıvı üzerine boyama (mural) ve bez üzerine boyama (tangka) yapılıyor. Doğal boyalar kullanılıyor. Sanatçılar yaptıkları şey ne kadar güzel olursa olsun; altına imza atmıyor ya da isim yazmıyor. Bu şekilde ün kazanmaktan ya da övülmekten hoşlanmıyorlar. Budizm’de kişiler önemli değil. Buda’nın heykellerinin önünde diz çökülmesi ya da ibadet edilmesi Buda’ya tapmalarından kaynaklanmıyor. Böylelikle onu daha iyi anlayabileceklerini ve ona olan saygılarını daha iyi ifade edebileceklerini düşünüyorlar yalnızca.

Manastırların (dzong) ya da dini yapıların üst kısımlarında kırmızı kiremitten bir şerit bulunuyor ve diğer yapılardan ayrılıyorlar. Bunun dışında rahiplerin anısına ya da Buda’nın emanetlerinin üstüne yapıldığı söylenen “stupa”lar (çorten) çok yaygın. Bu minik yapıları kavşak, köprü, dağ geçitleri gibi tehlikeli yerlere kötülüklerden koruması niyeti ile kondurmuşlar. Yapılarda, kare üzerine silindir, üzerine tekrar kare bloklar kullanılmış. Bu yapıyı mükemmellikle özdeşleştiriyorlar.

Pek çok merkeze gittik burda. Benim en çok etkilendiğim yer ise Vangdi oldu. Sanırım konakladığımız otel yüzünden oldu bu. Bunlar ufacık butik oteller. Kaldığımız otelde çağlayan nehrin sesi insanı sürekli olarak balkonda oturmaya zorluyordu. Yorgunluktan ölüyor olmama rağmen uyumakta zorluk çektim burda. Karşımda yine sonu olmayan dağların üstlerine çökmüş ve boşluk duygusu veren beyaz sis vardı. O ağaçlar, su, böcekler, kuşlar konuşup tek bir şey söylemiyorduysalar ne yapıyorlardı? Balkonda oturup kaç saat dinlediğimi bilmiyorum. O anda ne “zaman” vardı, ne “zihin”.

Sonsuza kadar oturabileceğim tek yer orası olabilirdi. Gözümü kapatıp” görebileceğim” tek yer orası olabilirdi. Bundan emin olmak için sanırım gezmeye devam etmek, keşfetmeyi asla bırakmamak lazım.

Butan, çok özel bir ülke. Kirlenmemiş, pazara açılmamış, televizyon bilmeyen, yeşil ötesi. Yeryüzünde böyle bir yerin kaldığını bilmekten daha huzur verici bir düşünce yok. Duyduğuma göre para babalarının villa yatırımları başlamış. Yavaş yavaş dışa açılmaya sempatik bakmaya başlamış. Ne olur bakmasa, ne olur hep aynı kalsa… Bu ülkeyi buraya yazdım; ama kimse bilmese, duymasa, gitmese, kirletmese…

Butan Gezisi | Ezgi'nin Günlüğü