Merhaba

Öteki Istranca; Stranja...Aynı aynaya bakar gibi...
Her şey fotoğraf ve doğa tutkunu arkadaşım Erhan BAYCAN'la Istrancaları gezme ve fotoğraflama sevdasıyla başladı. İki yılı aşkın bir zamandır Trakya’da bilinen adıyla Yıldız dağlarında, yöre insanınca tercih edilen adıyla Istrancalar'ın dağ köylerinde fotoğraf çalışmalarımız oldu. Bu çalışmalarımızı “Kırklareli’de Kırsal Yaşam" ve "Balkan Esintileri” fotoğraf sergileri olarak fotoğraf severlere sunduk. Bu saaten sonra tek amacımız kalmıştı, Istrancalar'nın öteki yüzünü fotoğraflamak. Bir bizim Istranca vardı, bir de devamı olan bölgenin, yani Bulgaristan kısmında uzanan Istrancalar; Bulgarca söyleyişiyle “Strandja”. Buralara gidip görmeliydik, ki bu bizde bir tutkuya dönüşmüştü.



24 -29 Mayıs tarihlerinde Kırklareli Kakava Festivali kapsamında “İki ülke, dört fotoğrafçı” sloganımızla düzenlenecek olan fotoğraf sergimz için, Bulgar fotoğrafçılar Angelina SHİSHMANİDOVA Radosveta GEORGİEVA Kırklareli'den de ben Nedret BENZET ve arkadaşım Erhan BAYCAN ile o bölgeyi de görmeliydik.

BULGARİSTAN Burgas şehri bölgesel turizm derneği tarafından yapılan turizm fuarı bizim gitmemiz için iyi bir fırsat sundu bizlere.

Bölgesel turizm derneği başkanı Sonya ENİLOVA’nın davatlisi olarak DEKAT (Demirköy doğayı kültürel değerleri koruma ve yaşatma derneği) başkanı Sırrı TAYAN, Kırklareli il genel meclisi katip üyesi Aydın KARAKOÇ, Erhan BAYCAN ile birlikte 22 nisan günü Burgas’a hareket ediyoruz. Istrancalar’ın deyim yerindeyse tam göbeğinde Dereköy sınır kapısına geliyoruz. Başka bir ülkeye geçiyoruz. Heyecan tabi ki var. Türkiye’den çıkıyoruz ve diğer bir ülkedeyiz artık. Beklentimiz “çok farklı şeyler mi göreceğiz acaba ?” diye; değişik kültürler, bekli de değişik çevre ve doğa diye düşünüyorum ancak.

Sınır kapısından geçtikten sonra yolda sağa sola bakınıyorum fakat gözle görünen bir değişiklik yok. Orman bildiğimiz bizim orman. Istranca dağlarının devamı bu bölge de sonuçta. Oysa ne bekliyordum ki, Bulgaristan deyince “kafamda farklı birşeyler mi düşünmüştüm?” diyorum kendi kendime.

İlk yerleşim yerine geliyoruz, Malko Tırnovo'ya... Küçük, sokakları bomboş bir ilçe. Ama kendine çeken bir tarafı var. Erhan’a “Dönüşte burayı mutlaka gezmeliyiz” diyorum. Sırasızla Zvezdets, Krushevets ve Marinka köylerinden geçip yola devam ediyoruz. Nihayet Burgas’ tayız.

Akşam olmasına epey bir zaman var. Hotele yerleştikten sonra kendimizi Burgas caddelerinde buluyoruz. İlk olarak deniz kıyısında parklarda dolaşalım istedik. İnsan manzaralarını en iyi gözlemleyebileceğimiz yerler parklar. Park dedim ama 7 km sahil boyunca ve 700 ila 800 mt eninde bir park düşünün. Yemyeşil binbir çeşit ağaç ve çiçek, onlarca heykelle süslenmiş. Belli ki Bulgaristan'da “Ben böyle sanatın içine ederim” diyen yerel yöneticiler yok.




Kendimizi kaybediyoruz.. “Bu şehirde yaşanır arkadaş” diyorum kendi kendime. Aynı anda tüm şehir halkı parka gelse belki de herkesin gezip dolaşacağı yer kalacak büyüklükte bir park, tam ortasında açık olimpik yüzme havuzu da cabası. Kendimi yabancı hissetmemeye çalışsam da o anda başka bir memlekette olduğum tak ediyor kafama. Bizde olsa bu güzelim sahili boş bırakmazlardı. Biliyorum ki birileri (!) ne yapar yapar, kondururdu hoteli, villayı, yalıyı. İnsanı düşünmek, insana saygı buradaki gibi olmalı diye düşünüyorum.

Akşam 19.30 da “Burgas Fotoğraf Kulübü”nün her hafta Perşembe akşamları bir araya geldikleri toplantıya davetli olarak katılıyoruz. Fotoğraf kulübünden daha önceden tanıdığım arkadaşım Kostantin KONSTANTİNİDOV gülümseyerek karşılıyor bizleri. O güler yüzüyle “Zdravey dobre doshli” (selam hoş geldiniz ) diyor. Benim Pomakça'yı bilmemden kaynaklanan Bulgarca’yı anlamam ve konuşabilmem işimizi kolaylaştırıyor. Ben rehber de oluyorum arkadaşlarıma.

Konstantin bizi diğer arkadaşlarına tanıtıp Bulgaristan’a geliş nedenimizi söylüyor. Bir ara söze giriyor, “ Bu akşam Makedonyalı fotoğrafçı arkadaşımız ve Türkiye’den misafirlerimiz var. Ne güzel, Trakya fotoğrafçıları buluştu” diyor.

Sıra benim hazırladığım sunumlara geliyor. Istrancalar’da, longozda, Balkan köylerinde çeşitli zamanlarda çekilşmiş kareler var içlerinde. Benimle birlikte Tamer ARDA, Kenan KAYA, Oykun ÖZALP, Erhan BAYCAN ve National Geographic fotoğrafçısı Selmet GÜLER’in çalışmaların oluşan kareler dikkatlice izliyor Bulgaristanlı fotoğrafçı dostlarımız. Bir ara Bulgaristan’ın tanınmış usta fotoğrafçılarından Todor DİNEV söze katılıyor sunumları izlerken “Aslında sizin Istranca ile bizim taraftaki arasında pek bir fark yok. Sizin nineleriniz de aynı, bizim nineler gibi. Sizin çobanlarınız da aynı bizim çobanlar gibi.” Çobanın üstüne bindiği eşeği görünce espriyle karışık “Hatta…” diyor “sizin eşeklerinz bile bizim eşeklerimiz gibi, aynı”...

Toplantının yapıldığı hotel Atagen, aynı zamanda fotoğraf sanatçısı arkadaşımız Kiril ATANASOV’un direktörü olduğu bir hotel. Kiril de hoş sohbet, esprili, cana yakın bir arkadaşımız. Fotoğrafçılar arasındaki Canon-Nikon-Pentax çekişmesi aynen bizde olduğu gibi onlarda da var.





Bu esnada “Biz yarın nereye gidebiliriz?” diye soruyoruz. Aklımızdaki yer Nesebar’dı. İsmini çok duymuştum. Fotoğraf sanatçısı arkadaşım Georgi İVANOV “Ben sizi götürürüm” diyor ve sonraki güne nerde buluşacağımız kararlaştırıveriyoruz ayak üstü.

Nesebar Burgas’a 30 km mesafade, Karadeniz kıyısında 3000 yıllık tarihi olan bir yarımada. Kente gelişte sergi partnerimiz olan Angelina ŞİŞMANİDOVA’nın anne ve babası bizleri karşılıyor.

Burada da ilginç bir uygulama dikkatimizden kaçmıyor. Eğer Nesebar’da yaşamıyorsanız ya da dükkan sahibi değilseniz araçla giriş yapamıyorsunuz. Aracınızı “Yeni Nesebar” denen bölgede bırakmak zorundasınız.

Bir yer bu kadar mı çok tarihi barındırabilir? Bu nasıl bir güzelliktir ? Hele fotoğrafçıysanız ve her ayrıntıda bir zenginlik bulanlardansanız bu küçücük yer size bir dünya kadar büyük görünebilir. Evlerin mimarilerine bakarken bir köşede Safranbolu evlerini görür gibi olursunuz. Diğer bir köşede sanırsınız Beypazarı’ndasınız. Bir diğeri Bursa Cumalıkızık’ı andırabilir. Garip bir his.

Eski Bizans yapımı kiliseler kentin dört bir yanında yer alıyor. Kente girişteki kale başlı başına bir tarih. Tamamen turizm üzerine yoğunlaşmış bir yarımada burası. Bize eşlik eden panterimizin babası Georgi SHISHMANİDOV da bir mimar-inşaat mühendisi. Eski evleri aslına uygun restore etmekle uğraşıyor. Bize Nesebar hakkında bilgiler veriyor. Müzeyi de gezme imkanı buluyoruz onun sayesinde.

Gelmişken Nesebar’da akşamı da görmek isterdik ama saat 18:00 ‘de diğer sergi partnerimiz Radosveta GEORGİEVA ile görüşmek için ayrılmamız gerekiyor.

Burgas’a dönmezden evvel bir kafede oturup soluklanalım istiyoruz. Ama ne cafe ? Köy evi görünümünde bahçesine girdiğiniz andan itibaren tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz bu mekanda. Tarihi mirasa böylesi bir saygı olamaz. Mekanın içi adeta bir müze görünümünde. 80 ila 100 yıl öncesinin yerel kültürde insanları ne kullandıysa derlenip toplanmış. Doğal bir film platosu sanırsınız.



Bu arada duvardaki çerçevelenmiş eski siyah beyaz fotğraflardan belli ki işletmecisi Türk asıllı biri olmalı. Fotoğraftaki kişinin başındaki fes bir ipucu veriyor bu konuda. Sokaklarda Türkçe konuşmalarımıza kulak misafiri olan halk dikkatlice bakıyor. Hemen Türkçe konuşmaya başlanıyor. Eskiden çok sayıda Türk asıllı aile yaşıyormuş burada, ama şimdilerde bu sayı 7-8 aileye kadar düşmüş.

Bu güzelim yarımadadan ayrılma zamanı geliyor. Bizleri misafir edip ağırlayan güzel insanlarla vedalaştıktan sonra yolumuz Karadeniz boyunda tuz üretim tesisleri arasından Burgas’a doğru devam ediyor.

Mors ki Gradina… Burgas’ta bulunan parkın Bulgarca adı bu. Bu defa parkı güzel partnerimiz Radosveta GEORGİEVA ile geziyoruz. Partnerimiz hem arada kafamızda oluşan soru işaretlerini cevaplıyor, hem de hoş bir sohbet ve fotoğraf çekim ortamıyla günü akşam ettiğimizi bile hissetirmiyor.

Bulgaristan’daki son gün, ne yapıp edip Erhan’la Malko Tırnovo’ya gitmeye karar veriyoruz. Bizim asıl düşüncemiz bu. Istranca için ordaydık ve Malko Tırnovo’da Bulgaristan Istrancaları’nın (Stradja ) kalbi konumunda bir yerleşim. Her gün sefer sayısı 3 olan Nişikli Turizm’in ilk arabası saat 1’de o yöne, oradan da Türkiye'ye gidiyor. Malko Tırnovo’da 2 saat gezdikten sonra ardından gelecek olan saat 3 arabası ile Türkiye’ye yolumuza devam etmeye karar veriyoruz. Ve, sağ olsunlar ki Bulgaristan’dan arkadaşların yardımıyla isteğimiz gerçek oluyor. Erhan ve ben nihayet Malko Tırnovo’dayız.

Sokaklarda çok seyrek görünen insanları ile orman içinde yemyeşil bir kasaba burası. 1960 model Çekoslavak malı kamyonlarını tamir etmeye çalışan bir adama soruyorum. “Siz kendiniz mi tamir işini yapıyorsunuz? “ diye… “Başka kim yapacak” diyor gülerek. “Peki nerde bu insanlar diyorum.” Ah çekerek, “Avrupa Birliği hepsini kaçırttı buradan” diyor. Birliğe girdikten sonra İtalya, İspanya, Yunanistan; dört bir yana dağıldı gençlerimiz” diyor.



Göç ne tanıdık bir duygu. Aklıma bizim Balkan köyleri geliyor. 80 sonrası göç dalgaları ile İstanbul,Çerkezköy, Çorlu gibi sanayi ve iş merkezlerine yaşanan göçlerin başka türlüsünü şimdilerde Istranca’nın öbür yüzündekiler yaşıyor.

Bu kasabada bir önemli nokta dikkatimi çekiyor. Bizim Istrancanın suları İstanbul’a peşkeş çekilmeye, güzelim longoz ormanları yok edilmeye çalışılıyorken oradaki milli parkla ilgili korumacılık ve yönetim anlayışını görmelisiniz. Stradja Nature Park ( Istranca Doğa Parkı )… Milli parkta bırakın ağaç kesmeyi, yerel halkın tarım arazilerini sürmesi ekmesi bile yasaklanmış. Koruma alanı Malko Tırnovo’dan Karadeniz sahili kıyısındaki Rezovo köyünekadar olan çok büyük bir alanı kaplıyor ve tam da bizim Bulgaristan’la olan sınır bölgemizi ifade ediyor. Böyle bir korumacılığın bizde olmasının ihtimal dahilinde bile olmadığını düşünüyorum bu doğayı tenefüs ederken.

Erhan “Tekrar gelmeliyiz.” diyor. Evet, gelmeliyiz kesinlikle. Buraların gezip görmekle tükenmeyecek, anlatmakla satırlara sığdırılmayacak bir dolu hikayesi var. Istrancalar’a öteki yüzünden, ama bir aynaya bakarmış gibi hislerle bakarak Türkiye’ye geçtiğimizde bile etkisi sürüyor bu birkaç günlük kısacık gezinin.

Nedret BENZET
24-29 Nisan 2010 tarihindeki Bulgaristan gezi notları...
Fotoğraflar : Nedret BENZET

Öteki Istranca; Stranja...Aynı aynaya bakar gibi...