Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 10

ATATÜRK ve LAİKLİK

YAŞAM VE İNSAN Kategorisinde ve Mustafa Kemal Atatürk Forumunda Bulunan ATATÜRK ve LAİKLİK Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Atatürk'ün din anlayışı ve din konusunda izlediği politika, onyıllardır bazı çarpık yorumların ve yanlış anlamaların hedefi olmuş bir konudur. Kendi ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    ATATÜRK ve LAİKLİK

    Atatürk'ün din anlayışı ve din konusunda izlediği politika, onyıllardır bazı çarpık yorumların ve yanlış anlamaların hedefi olmuş bir konudur.

    Kendi materyalist felsefelerini Atatürk'e mal ederek meşrulaştırma çabası içine giren bir kısım din aleyhtarı marksist çevreler, Büyük Önder'in laiklik ilkesini "din aleyhtarlığı" gibi yorumlamaya çalışmışlardır ve halen de bu çabayı sürdürmektedirler. Oysa tarihsel gerçekleri, Atatürk'ün dine bakışını ve uyguladığı din politikasını incelediğimizde, çok daha farklı bir tablo ile karşılaşırız: Atatürk, hem son derece samimi bir dindardır, hem de Türk milletini ayakta tutan değerlerin başında gördüğü dinin toplum tarafından anlaşılması ve doğru uygulanması için büyük bir çaba göstermiştir.

    Atatürk'ün Dindarlığı
    Atatürk, Allah'a ve İslam'a inanan samimi bir dindardır. Pek çok sözünde ve tavrında bunu görebilmek mümkündür. Büyük Önder, birçok konuşmasında, samimi ve içten bir şekilde Allah'tan, İslam'dan ve Kuran'dan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimizi övmüş ve Türk milletine, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiştir.

    Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere İslam'ın yüceliğini şöyle açıklamıştır:

    "Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran'daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, S.93)

    Büyük Önder, 1926 yılında ise Ali Rıza Ünal isimli yakınına, Hz. Muhammed hakkında şunları söylemiştir: "O Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Herkesin adı silinir fakat O sonsuza kadar ölümsüzdür." (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, sf.135)

    Benzeri şekilde, Atatürk, Türk milletinin dindar olması ve dini değerlerini muhafaza etmesi gereğini “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor” sözleriyle teşvik etmiştir. ( Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, S. 30 )

    Aşağıdaki sözler de ona aittir:

    "Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, sf. 66)

    "Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir." (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, sf.4)

    "Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 1, sf. 225)

    Atatürk'ün, İslam Dini'ni, Kuran-ı Kerim'i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O'nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir. Bu bağlılık, sadece sözlerinde değil, uygulamalarında da açıkça görülür. Haftanın belli günlerinde, Sadettin Kaynak, Niyazi Ahmet Banoğlu, Mısırlı İbrahim, Hafız Yaşar, Hafız Rıza, Hafız Fahri, Hafız Kemal ve Hafız Nubar gibi döneminin en önde gelen hafızlarını çağırarak Kuran-ı Kerim okutturmuş ve okunan ayetlerin tefsir ve açıklamalarını yaptırmıştır. Atatürk bu açıklamaları ilgiyle izlemiş ve zaman zaman kendisi de sorular sorarak katılmıştır.

    Atatürk'ün dindar kişiliğini gösteren sözlerinden en anlamlı olanı ise, kuşkusuz vefat etmeden önceki son sözleridir. Başbakan kanalıyla tüm dünyaya açıkladığı ve Türk milletine manevi bir vasiyet niteliği taşıyan bu son sözlerinde Atatürk şunları söylemiştir:


    "Bütün dünyanın müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., sf. 102, 1979)
    Atatürk'ün Dine Hizmetleri
    Atatürk'ün kişisel dindarlığı, uyguladığı din politikasında da etkili olmuştur. Büyük Önder'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi yönettiği 15 yıllık süreye baktığımızda, dinin doğru anlaşılması ve yaşanması için ciddi bir çaba gösterdiğini görebiliriz.

    Atatürk bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığı'nı oluşturmuştur. Halihazırda müslümanların dini hizmetini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün onbinlerce kişilik kadrosuyla, müslüman Türk milletine yıllardan beri dinimizin esaslarını öğretmektedir.

    Atatürk, Kuran'ın Türk toplumu tarafından anlaşılması ve dolayısıyla uygulanması için büyük çaba göstermiştir. 1924-1938 yılları arasında, Kuran tefsiri ve meali olarak 9 büyük eser hazırlanmıştır. Dönemin en önde gelen din alimlerine hazırlattırılan ve çok titiz çalışmaların ürünü olan bu eserlerin hepsi, bugün de en muteber kaynaklar arasında yer almaktadırlar.

    Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ne kazandırdığı laiklik ilkesini "din aleyhtarlığı" gibi yorumlamaya çalışan materyalist grupların büyük bir çarpıtma yaptıkları ise açıktır. Laikliğe din aleyhtarlığı gibi bir anlam verilmesi, ancak söz konusu grupların özenip örnek aldıkları komünist rejimlerde olur. Stalin'in Sovyetler Birliği'nde, Enver Hoca'nın Arnavutluk'unda ya da Mao'nun Kızıl Çin'inde görülür. Batılı anlamda laiklik, tüm vatandaşların dini inançlarını ve bunların gereklerini istedikleri gibi yerine getirebilmeleri özgürlüğüdür. Kaldı ki Atatürk, söz konusu laiklik anlayışından bir adım daha ileri giderek, Türkiye Cumhuriyeti'ne "İslam dininin doğru anlaşılması ve yaşanması için" çaba harcamayı da bir görev olarak yüklemiştir.

    Bu çalışmaların, dini ortadan kaldırmak değil, aksine dini inancı toplumda yaymak ve güçlendirmek, öte yandan din adına yapılacak yanlış yorumları engellemek amacı güttüğü açıktır. Atatürk'ün "dini kurum" olarak tanımlanan merkezlerin kapatılması—tekke, türbe ve zaviyeler—yönündeki girişimlerinin amacı da, bu kurumların dejenere olmuş ve dini inançlar yerine hurafeleri savunur hale gelmiş olduklarını görmesidir. Yani bu köhne kurumların tasfiyesi de, yine dine destek olmak amacıyla yapılmış hareketlerdir.

    Unutulmamalıdır ki, bugün ülkemizin binlerce camisinde müslümanlar ibadetlerini rahatça yerine getirebilmekte, minarelerden ezanlar okunmakta, milletimizin iradesi Atatürk'ün 1920 yılında dualarla açtığı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde serbestçe tecelli etmekte ve bayrağımız özgürce dalgalanmaktadır. Şüphesiz ki, bunların tümü, Atatürk'ün sayesinde mümkün hale gelmiştir.

    Bu hizmetler nedeniyledir ki, Atatürk vefat ettiğinde, dönemin Hindistan İslam Birliği Başkanı olan ve daha sonra Pakistan Devleti'nin kuruculuğunu yapan Muhammed Ali Cinnah, üzüntüsünü "O'nunşahsında yalnız İslam alemi değil, bütün dünya en büyük insanlardan birini kaybetti" ifadeleriyle dile getirmiştir. (Prof. Dr. İsmet Giritli, Atatürk, Laiklik ve Din, Rönesans Dergisi, Şubat 1991, sf.20)

    Atatürk, İslam’a inanan samimi bir dindar olarak laikliği din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir.

    Sonuç
    Atatürk'ün bize bıraktığı miras, her konuda olduğu gibi, din ve laiklik konusunda da modern Türkiye için yol göstericidir.

    Bugün Türkiye'de din ve laiklik adına iki farklı kamp oluştuğu, bu kamplar arasında ciddi bir gerilim yaşandığı bir gerçektir. Ama bu yapay gerilim, Atatürk'ün uyguladığı formülle çözümlenebilir. Atatürk, İslam'a inanan samimi bir dindar olarak, laikliği din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir. "Gericilik" olarak tanımlanan tehlikenin ise dinin kendisinden değil, dine sokulan hurafelerden, batıl inanışlardan ve çarpık yorumlardan kaynaklandığını görmüş ve bunları dinden temizlemek için çaba göstermiştir.

    Bize düşen görev, Atatürk'ün de yaptığı gibi, hurafalere ve batıl inanışlara karşı gerçek İslam'ı savunarak ve öğreterek mücadele etmek, öte yandan da Atatürk'ün mirasını "din aleyhtarlığı" gibi göstermek isteyen materyalist/marksist odaklara karşı tavır almaktır. 78. zafer yılına ulaşmış olan Cumhuriyetimizi nice 78 yıllara taşıyacak olan formül budur.


    ATATÜRK DİYOR Kİ:
    "DİNSİZ MİLLETLERİN DEV***** İMKAN YOKTUR"
    Konu Bay X tarafından (25-02-2007 Saat 03:27 PM ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    DİNİMİZ NEYİ EMREDİYOR,

    ATATÜRK NE YAPTI?

    LÂİKLİK İLKESİ

    Em. Tümg. Turhan Olcaytu*

    Atatürk'ün Lâiklik İnkılâbı

    Atatürk'ün .lâiklik inkılâbı, Türkiye'de üzerinde en çok konuşulup tartışılan, buna karşılık en az anlaşılmış bulunan ve en çok istismar edilmiş olan bir inkılâptır.

    Lâiklik inkılâbı, Türk toplumunun sosyal, politik, ekonomik ve kültürel yapısına, çağdaş bir kimlik kazandıran niteliği ile bir kültür değişimine yol açmış bulunması; bu inkılâbın anlaşılması ve yorumlanmasmdaki kargaşanın sürüp gitmesine neden olmuştur.

    Lâikliğin Genel Olarak Tanımı

    Dünya ve devlet işlerini, din işlerinden ve dinsel otoriteden arındırarak bağımsız hale getirmektir. Başka bir deyimle: Din ve devlet işlerini bir birinden ayırarak, kamu işlerinin düzenlenme ve yürütülmesini, dinsel etkilerin dışında tutmaktır.

    Atatürk Niçin Lâiklik İnkılâbını yaptı?

    Atatürk'ün lâiklik inkılâbına götüren başlıca etkenleri gözden geçirir ve bunları dinsel kurallar açısından da açıklarsak, lâikliğin ne olduğu ve ne olmadığı anlaşılır ve lâikliğin (bazılarının sandığı şekilde) bir dinsizlik anlamına gelmediği açıklıkla ortaya çıkar.

    Niçin Lâiklik Sorusunun Cevabı

    1. Tarih süreci içinde dinsel yapılı devletlerde, karşı inançtaki kişilerin dinsel inançları daima baskı altında tutulmuş, inanç, ibadet ve vicdan özgürlükleri kısıtlanmış, hatta saldırılara uğramıştır. Bu durum, aynı dine bağlı mezhepler arasında (islâm ve Hıristiyan aleminde bu durum aynı şekilde) sürüp gitmiştir. Oysa ki, İslâmiyetin temelinde bu tür düşünce ve eyleme yer yoktur.

    Atatürk, bu durumu gözlemiş ve herkesin felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu; kimsenin ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını, anayasa hükmüne bağlamıştır.

    Bu anlayışla Atatürk, din sorunlarını, gündelik çekişmelerin üzerine çıkarmış, yüce Allahın ve sevgili Peygamberimizin buyrukları doğrultusunda, vatandaşların yüreklerindeki kutsal mevkiye yükselmiştir.

    Atatürk:

    "Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum." demiştir.

    Ne var ki, vatandaşlarımızın kutsal dini inançlarını emeklerine katık yapıp yiyen, dinden ve dünyadan habersiz bazı çıkarcı din simsarları, kendilerine bir takım dinsel unvanlar veren şeyhler, tekke ve zaviyeciler, şahsi menfaatlarma alet ettikleri bu sıfatların ellerinden alınması ve postlarının altlarından çekilerek boşlukta bırakılmalarıyla, acı acı kıvranmakta ve bu sancıyla Atatürk'e insafsızca saldırmaktaxdırlar.

    Atatürk'e ve onun lâiklik inkılâbına saldıranlar, aslında insan haklarına dayanan ulusal egemenlik haklarımıza; milli, demokratik, lâik, sosyal hukuk devletimize saldırmaktadırlar.

    Dinsel unvan, sıfat ve makamlar, bilindiği üzere, Hıristiyanlıkta vardır. Bu gibi kurum ve kademeler, kilise papazlığından başlayarak, papalık ve patriklik makamlarına kadar uzanır. İslâmiyette ise bu gibi şeyler yoktur. Bu nedenle, Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı bütün hizmetlilere "Din Görevlisi" denmektedir.

    Lâiklik olmadıkça dogmatik düşünceden ayrılmaya; akılcı, özgür düşünce gücüne bağlanıp çağdaşlaşmaya imkân yoktur.

    Bugüne kadar lâiklik, "Dini, devlet işlerinden ayırma" şeklinde tanımlanxmıştır. Oysaki, lâiklik bir düşünce sistemidir. Sanat anlayışına, bilimsel araştırmalaxra, ahlâki değerlere ve günlük yaşantımızdaki davranışlarımıza lâik düşünce sistemi hâkim olmadıkça, lâiklik laftan öte bir değer kazanmaz.

    Lâiklik herşeyden önce bir zihin ve düşünce özgürlüğüdür. Bu akılcı özgür düşünce, insanları fanatik (yobaz) zihniyetten ve peşin hükümlü gereksiz telkinlerxden kurtarır. Hurafe ve safsataların, zihin etrafında meydana getirdiği cehalet çemberini, ancak lâik düşünce parçalayabilir.

    İslâmiyetin esası akla dayanmaktadır. Zümer süresinin 9'ncu âyetinde:

    "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri anlar-öğüt alır." diye buyurulmakta ve Hz.Muhammed'de: "Aklı olmayanın dini de yoktur" hadisi ile akılcılığa ayrıca işaret etmektedir.

    Dinde zorlama yoktur: Lâik düşünce de, bu zorlamayı yasaklamış bulunmaktadır. Lâikliğin bir yönü de inanç serbestisini tanımaktır.

    Bakara suresinin 256'ncı âyetinde şu bildiri vardır:

    "Kâfirleri İslâm dinine girmek için zorlamak ve onlara cebretmek yoktur."

    islâmiyet 4 kitabı hak olarak kabul etmiş; bu kitapların sahibi olan Peygamberleri de tanımıştır. Bu nedenle İslâm hukuku, Müslüman olmayan uyrukların haklarını korumuş ve hatta Tanrı'nın kitaplarına sahip oldukları için, onları, Osmanlı İmparatorluğu zamanında hemen hemen Müslümanlarla bir tutmuş, fazladan ayrıcalıklar bile tanımıştır. Müslümanlar, kendi şer'i mahkemelerixne sevkedilirken, gayri müslimleri, birçok konularda kendi dini törelerine göre işleme tabi tutmuştur. Hal bu iken, lâik Cumhuriyetle yönetilen Türkiye'de, bazı dindaşlarımız bizzat kendi dinlerinden olan kişilere türlü manevi baskılar yapmakta ve türlü kâfirlik suçlamalarıyla gün geçirmektedirler.

    Peygamberimizin; "Zorlaştırmaymız, kolaylaştmnız" hadisi ortada iken, bazı gafil dinperverler, İslâmiyet’in sadece ibadet kısımlarını değil, günlük hayatımızın her hususunu zorlaştırmaya çalışmışlardır. Bu arada yememiz, giyinmemiz ve hatta gülüp oynamamız bile zorluklara sokulmuş; Peygamberimizin mubah gördüğü birçok şeyler, Müslüman kula, geri kafalar tarafından haram edilmiştir.

    İslâm mütefekkiri (düşünürü) İmam-ı Gazali; "İman ayrı, amel (uygulaxma) ayrıdır. Tanrı dilerse imanı olan, fakat anneli olmayan bir kulunu cennetine kabul eder" demektedir. Şu halde, kelime-i şahadet getirip, ben müslümanım diyen bir kimsenin namaz, oruç, haç gibi bazı uygulamaları yapmasını kınamak ve ona kâfir damgasını vurmak, Müslümanlıkla bağdaşmadığı gibi mezhep veya siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle önüne gelene "Bu kâfirdir" demek de İslâmiyet sığmaz. Çünkü, herkes Allah'a karşı kendi imanından ve amelinden sorumlu tutulmuştur.

    Peygamberimiz: "Her kim bir mümini kâfirlikle itham ederse, kendisi kâfir olur" buyurmuşlardır.

    Atatürk'ün lâiklik devrimi, bu keşmekeşe son vermek için yapılmıştır.

    Lâiklik; din ve dünya işlerini, kendi özel kanun ve kurallarına terkediş, anlamına geldiği kadar, diğer bütün dinlere bağlı kişilerin inançlarına hürmet edilmesi manasını da taşır. Bundaki düşünce "hoşgörülük" ile ifade edilir.

    Nitekim Bakara Suresinin 4'üncü âyetinde:

    "O kimseler ki, sana gönderilene-Kur'ana-ve senden önceki Peygamberlexre gönderilen-Tevrat, İncil, Zebur ve diğer suhufata-iman ederler ve âhirete ise şüphesiz yakınen inanırlar..."

    bildirisi vardır.

    Bu âyette, Müslümanlardan başkalarına da anlayış ve hoşgörü ile muameleyi telkin ve onların da durumlarını takdir vardır. Bu noktaya akıl erdirenler, türlü dinlere bağlı uyruklara sahip olan bir devletin, dinler üstü ve dinler dışı dünyevi kanunlarla idare edilmesindeki zorunluluğu, elbetteki kabul ederler.

    Nitekim, Osmanlıların Avrupa fütuhatında çeşitli dinlerden çeşitli milletlexri, yüzlerce yıl egemenlikleri altında tutuşlarındaki sır buradadır. Fethetmişiz... İbadet ve inanç hürriyeti tanımışız... Ve böylece kendimize bağlamışız. Bu; lâik anlayışın devam ettiği sürece kazanılmış zaferler ve başarılardır.

    Hz. Muhammed, Tanrı'yı; sadece Müslümanların değil, "Alemlerin" (diğer yıldızlarda yaşayanlar varsa, onların da) ve bütün insanların Rabbi ve evrenin yüce yaratıcısı olarak tanıtıp kutlamaktadır. Böylece bütün beşeriyetin karşılıklı toleransını telkin etmek ister.

    Hz. Muhammed bir hadisinde: "Kâfir olsa da mazlumun bedduasınxdan sakının. Çünkü onların duası ile Tanrı arasında hiçbir perde gerilemez" demiştir.

    Bütün bu açık ayet ve hadisler, esas itibariyle birer lâiklik prensipleridir. Din dışı ve dinler üstü dünya kanunları olmadıkça, Allah'ın yarattığı-çeşitli din ve mezheplere bağlı-kulların bir arada idaresi mümkün olamaz. Lâik olmak, dinsiz olmak değildir. Din, bir inanç meselesidir. Lâik devrimimiz, inanç sahiplerine, başkasına karışma yolunu kapamış ve (dini emirlere uygun olarak) baskı sistemine son verilmiştir. Kişi ile Tanrı karşı karşıyadır. Dileyen dilediği gibi inancında, ibadetinde ve itikatında serbesttir.

    İşte bu noktadan (dinde zorlama yoktur prensibinden) hareket eden Atatürk, bir kanun çıkarmış ve "kişi kanaat ve inançlarından dolayı kınanamaz"

    demiştir.

    Dinimizin esası, itikat-ibadet-ahlâk olmak üzere üç ana başlık altında toplanabilir. Hiçbir inkılâbımız, kişinin itikatını, ibadetini ve ahlâkını din esasından ayıran bir hüküm getirmemiştir. Ancak,dünya işleri, dünya kanunlarına ve uhrevi meselelerde dini esaslara göre halledilip görülmekte, yani şer'i hukuk (fıkıh) yerine, lâik hukuk sistemi konulmuş bulunmaktadır.

    Cumhuriyet kanunları, vatandaşın ibadet ve itikatına karışmadığı gibi, ayrıca halkın ahlâki değerlerini (dini mecburiyete ilaveten) yükseltici tedbirleri kanuni hüküm haline getirmiştir.

    Dinsel Hukuk (Fıkıh)'dan Lâik Hukuka Geçiş

    islâmiyetin ilk 100 yılı fetihler devridir. 200'üncü yılından itibaren de imparatorluklar devri başlar. Bu fetihler döneminde, birçok kavimleri (dinleri, âdet ve töreleri ile) kendi sınırlarına ve egemenliklerine katan islâmiyet, bünyesine aldığı bu çeşitli ırk, din, âdet ve törelerin ister istemez etkisinde kalmıştır.

    Batıl dini bırakıp islâmiyete geçen insanlar arasından, bilahare büyük islâm mütefekkirleri (düşünürleri) çıkmış ve Kur'an tefsirleri yapmışlardır. Bunlar, farkına varmadan, eski batıl inançlarından bir kısmını islâmiyete mal etmişlerdir.

    İslâmiyete giren birçok kavimlerin çeşitli menfaat ayrılıkları soncunda, çeşitli ve birbirinden farklı mezhepler meydana çıkmış. Bu mezhep kolları da kendi bünyesindeki çeşitli anlaşmazlıklar, çıkar çatışmaları veya değişik anlayışlar sonucu, birçok fırkalara ayrılmış; orijininden biraz uzaklaşmıştır.

    Mezhepler, fırkalara bölündükten sonra, bir canlı hücrenin çoğalması gibi bu bölünmeler durmamış, fırkalar da tarikatlara ayrılmıştır.

    Konuya bu açıdan bakıldığında lâiklik; sayısı tespit edilemeyecek kadar çok olan tarikatçılığı ve bunun yol açtığı bölücülüğü ortadan kaldırmaya yarayan yegâne çaredir. Diğerlerine kâfir gözüyle bakan çeşitli tarikat mensuplarının insafa, iz'ana ve gerçek imâna dönebilmeleri, ancak lâiklikle mümkündür.

    Peygamberimiz öldükten sonra, âyet ve hadis şeklindeki dini bildiriler sona ermiş olmasına rağmen, beşeri ihtiyaçlar devam etmiş; dolayısıyla bu ihtiyaçlara çözüm arayanlar arasında, ayrı düşünce ve inançların doğması zorunlu olmuştur.

    Bu durum karşısında müslümanlar, dünya işlerini yürütebilmek için, önce Kur'ana başvurmuşlar; bunun yeter görülmediği yerlerde sünnet'e(1) müracaat edilmiş ve bu da yetmeyince kıyas(2) ve daha sonra da icma'3) usullerine başvurmuştur, islam hukukunda bu dört usulle halledilmeyen meseller için görüşe'4' yani aklı yola müracaat edilmesine izin verilmiştir.

    Mecelleye dayanan şer'i hukuk sistemini değiştiren Atatürk, bu konuda diyor ki:

    "Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar olunamaz" kuralı, adalet politikamızın temel taşıdır. (1922) Bugünkü çağın ihtiyaçlarına uygun kanun yapmak ve onu iyi uygulamak, imar ve ilerleme sebeplerinin en önemlilerindendir."

    Lâikliğin Bilimsel Yönü

    Hz. Muhammed'ten bu yana sosyal, siyasal ve ulusal hayatın ihtiyaç ve zaruretleri karşısında Kur'an hükümleri, yeni içtihatlar ve bunlara dayanan fetvalarla sayısız değişikliklere uğratılmış; sahih hadiselere dahi pek az uyan ve bu hükümleri de aşan inanç dalgaları, İslâm aleminin üzerinden aşıp geçmiştir. Bunun en açık delili, sonradan ortaya çıkmış bulunan birçok mezhep ve tarikatlarla, bunlara bağlı olan tefsirci ve din bilimcilerinin çokluğudur. Bugüne kadar din yorumuyla eser vermiş ve her biri, bir mezhebin ve tarikatın kuruculuğuna yol açmış bulunan bu din bilginleri, elde mevcut bulunan Kur'an'a rağmen, birbirlerini çeşitli konularda kâfirlikle suçlamışlardır. Çok defa çeşitli islâm devletleri de bu suçlamalara alet olmuş; kendi kudret ve menfaatlarının devamı bakımından yüzbinlerce masum insan, fikir ve inanç ayrılığı yüzünden öldürülmüş; hatta kütleler halinde yok edilmişlerdir.

    islâm edebiyatında çok defa karşılaşılan müşriklik (Allaha ortak koşan), kâfirlik (Tanrı varlığını yadırgayan), fâsıklık (günahkâr olan), fâcirlik (fitne ve fesatçılık), zındıklık (Allah'a ve ahirete inanmayanlar) gibi çeşitli deyimler; islâm âleminde, birer suçlama yaftası gibi türlü mezhep ve tarikat mensuplarınca birbirlerinin alınlarına yapıştırılmış; bu düşünceler hep din uğruna işlenmiştir. Hıristiyanlıkta da bu işler, hemen hemen aynı paralelde ve çapta cereyan etmiştir.

    Türkiye'de, lâikliğin kabul edildiği döneme kadar Osmanlı din ve devlet adamları, Kur'an ile Peygamber'in prensip ve emirlerini, çok defa kendi anlayış ve çıkarlarına göre yorumlamış, yorumlatmış ve sayısız haksızlıklara sebep olmuşlarxdır. Bu uygulama sonunda teokratik (dini) idare, kul ve Allah önündeki gerçek adeletin temsilcileri olamamışlardır.

    Sünnet : Hz. Muhammed'in yaptıklarıyla söylediklerinden her biri.

    1 Kıyas : Hakkında açıkça âyet veya hadis olmayan olaylara, âyet ve hadis olan benzerlerine göre hüküm verme.

    3 İcma : Dağınık şeyleri toplama, bir araya getirme, imamlarla fakihlerin (din hukukçularıx
    nın) ve ileri gelenlerin din konulu bir işte birlik olmaları, sözbirliği etmeleri, İcmi-ı ümmet: Ümmetin
    ittifak üzere olduğu örf ve âdetlerdir.

    4 Görüş (re'y) : Dini konularda kişisel ve akli görüş ve düşünce; fikir.

    Aklî ve imanî düşünceyi birbirine en dengeli bir şekilde bağlayan ve akıl ile iman arasında en güzel ahengi sağlayan lâiklik, bütün bu beşeriyet için gerçek barışın bir unsuru olmuştur. Bu nedenle, lâiklik, milletimiz için önemle benimsenxmesi gereken en mükemmel bir ilkedir, İslâmi ilkelerin de en başında "akıl" ve "iman" bağlantısı vardır. Zira, Hz. Muhammed : "Aklı olmayanın dini yoktur" diye buyurmaktadır.

    Bütün bilim kolları; mantık, felsefe, çeşitli deneyler ve keşifler, feza araştırmaları, meteorolojik olayların önceden tespiti, ayın fethi, tüp içerisinde canlı varlıkların üretilmesi, doğanın çeşitli sırlarının çözülmesi ve bu gibi müspet ilimler, hep lâiklik düşüncesinin birer ürünüdür.

    İnsanı yaratan Tanrı, ona düşünme ve araştırarak bulma yeteneğini de vermiştir. Bu yetenek ve niteliği kullanmayarak, sadece dogmatik, mistik ve skolastik düşünce içinde insan beynini paslandırmak, Allah'a karşı gelmek olur.

    Lâiklik, dinsizlik değil, akılcı ve özgür düşüncenin bulup insanlığa hediye ettiği en güzel bir değerdir. Atatürk, hiçbir şey yapmasaydı dahi, milletimize bu değeri kazandırdığı için, Tanrı'nın en sevgili kulu olurdu.

    Atatürk'ün yaptığı inkılâp ve ilan ettiği ilkelerin temelini teşkil eden lâiklik, aslında, Türk Milletine yepyeni bir Rönesans hareketinin ön şartlarını kazandırmıştır.

    Atatürk inkılâbına bütünlük kazandıran temel prensip, lâiklik ilkesidir. Atatürk, bu ilkesini, milletimize mal etmekle çok büyük bir iş başarmış ve Osmanlı imparatorluğunun teokratik yapısını, skolastik düşüncesini kökünden değiştererek, yüzyıllardan beri kendi statik âleminde kıpırdamadan duran bir milletin düşünce ve yapısına yeni bir şekil vermiştir.

    Milletimiz, Lâiklik sayesinde çağdaş bilimlere kapısını açmış; günümüzxdeki evrim (istihale) âleminin dinamizmine kavuşturulmuştur; fikir ve sanat alanındaki durgunluk çemberini, lâikliğe kavuştuktan sonra parçalayabilmiş ve ileri ulusların yanında olanlarla beraber, insanlığın yeni hedeflerine doğru yola çıkmıştır.

    Çağımızda, din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, insanlığın din kadar kutsal ve doğal hakları arasına girmiş bulunmaktadır. Bugün dünyada, din ile devlet ilişkileri bakımından çeşitli uygulamalara rastlamaktayız. Bu sistemler çeşitli tipte anayasalarla müspet hukuki alana girmiştir. Günümüzde teokratik veya yarı teokratik anayasalar sayısı çok azalmıştır. Çoğunlukta olan, lâik anayasa tipidir. Devletlerin çoğunda, ekonomik ve sosyal rejim farklılıkları ne olursa olsun, lâiklik ilkesine yer verilmiş; din kurallarının, devlet yönetiminde bir rol oynamaması esası kabul edilmiştir.

    Lâik anlayışına İslâmi açıdan baktığımızda; şer-i kuralların yerine, günün ihtiyaçlarına cevap veren dünyevi kuralların konulmuş olduğunu görürüz. "Zamaxnın değişmesiyle hükümler de değişir." kuralı, İslâmiyet’in özünde vardır. Dünya sorunlarına beşeri gözle bakmak; itikat, ibâdet ve ahlaki konularda ise dinsel kuralları, vicdan özgürlüğü ile uygulayabilmek, lâikliktir.

    Şer-i hükümlerin yerine konulan dünyevi kanunlar, aslında, islâmın özüne ve temel felsefesine ters düşen kuralları getirmediği gibi, her gün değişen türlü sosyal, hukuki ve ekonomik sorunların çözümü için, kabulü zorunlu olan dünyevi kanunlar; Türk toplumunun, daha da dengeli ve huzurlu bir hayata kavuşmasını sağlamıştır.

    Kur'an'ın tayin ve tespit ettiği şer-i kuralların dışında kalan islâm fıkıhı "hukuku", sünnet, kıyas, icma ve görüş müesseselerinin Hz. Muhammed'ten itibaren kabul edilmiş olması, şer-i kuralların, daha islâmiyetin ilk yıllarından başlayarak değiştirilme zorunluğunda kalındığının bir örneğidir. Bu değişmeler, dört halife döneminde başlamış; Fatih Kanunnameleri; yaptığı kanunlarla ünlü Kanuni Sultan Süleyman ve hemen bütün padişahların zamanında kabul edilen çeşitli kanunlar hep bu mecburiyetlerin doğal bir sonucu olmuştur.

    Hiç kuşkusuz lâiklik, dinsizlik anlamına gelemez. Rejimlerinin gereği olarak dini reddeden komünist ülkelerde bile din duygusu, insanların yüreğinden sökülüp, atılamamıştır. Dinsiz bir toplum düşünülemez. Din, insanların en kudretli moral kaynağıdır. Durum böyle olunca, Atatürk'ün, bizzat din sorunu karşısında tutumunu kendi beyanlarına dayanarak tespit etmekte fayda vardır. Atatürk, gerçek İslama karşı, imanlı ve aklî bir tavır takınırken; bütün tarikatlara karşı da savaş açmıştır (ki, tarikatçılık, islâmlar arasında amansız bir mücadelenin kaynağı ve islâmın, islâmı kafirlik ve zındıklıkla itham etmelerinin nedenini teşkil etmiştir.)

    Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri şunlardır:

    "Din, gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına olanak yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır."

    "Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani, bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum." (1923 Söylev ve Demeçler C.3 Sh.70)

    *Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme, mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uyar." (1923 Söylev ve Demeçler C.1 Sh.330)

    "Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile, hangi şeyin bu dine uygun olmadığını kolayca takdir edebiliriz. Hangi şey ki akla, mantığa, kamu çıkarına uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, islâmın çıkarına uygunsa, kimseye sormayın, o şey dinidir. Eğer bizim dinimiz, aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı en ekmel (mükemmel) olmazdı, son din olmazdı." (1923 Söylev ve Demeçler C.2 Sh.127)

    Görüldüğü gibi, Atatürk, bu sözlerinde, sadece ve aklî bir islâmiyete bağlılığını ifade etmekte ve Türk Milletinin daha çok dindar olmasını istemektedir. Oysa, Türkiye'de tarikatların temsil ettiği hurafelere ve batıl inançlara dayanan bir islâm daha vardır ki, Atatürk'ün hücumlarının hedefi de bunlardır.

    Lâik dünya görüşünden hoşnut olmayan tarikatçılar, Atatürk'ün döneminxde ve çok partili hayata girinceye kadar pasifleştirilmişlerdir. Ancak çok partili bir düzene girdikten sonra, vatandaşların dinsel duyguları, politik amaçlarla sömürülerek yeniden canlandırılmıştır. Nurculuk, Süleymancılık, Ticanilik, Biberilik ve bu gibi tarikatlar. Cumhuriyetimizin son dönemlerinde faaliyete geçmişlerdir. Oysa, Atatürk, bu tehlikeyi çok önceden görmüş ve uyarıcı beyanda bulunmuştu. O diyordu ki:

    "Türkiye'de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı; vesvese vardı. Bundan sonra yalnız bir şey hatıra gelebilir: O da, adi politikacıların, hasis ve menfaatperestlerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden hırslarını tatmin ve menfaat düşüncesinden ibarettir." (1924 Söylev ve Demeçler C.3 Sh. 75)

    "Bunun gibi, mensubu olmakla mutmain ve mesut bulunduğumuz islâmixyet dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı mevkiinden kurtarmak ve yüceltmek elzem olduğu gerçeğini müşahade ediyoruz. Mukadxdes ve tanrısal olan inanç ve vicdanı kanaatlerimizin, karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünyevi ve uhrevi saadetinin emrettiği bir zarurettir." (1924 Söylev ve Demeçler C.1 Sh. 330)

    Atatürk'ün bu beyanında, açıkça görüldüğü gibi, dini inançlar; Allah'la kul arasındaki bir mesele olmaktan çıkarılıp, dünyasal olaylar ve çeşitli çevrelerin gündelik çıkarları için bir oyun aracı haline getirilirse, bundan hem din, hem vatandaş, hem Devlet ve hem de memleket zarar görür. Atatürk'ün bu teşhisine değer verilmedikçe de, bu zararlar devam edip gidecektir.

    Görüldüğü gibi Atatürk, Atatürkçü dünya görüşü, din sorununu hukuki ve sosyal alanda çözüme ulaştırmış ve uygulamasında da asla din aleyhtarı bir tavır takınmamıştır. Ancak, hurafelerin sosyal temelleri tamamen çökertilemediği için, bunların ocağı olan tarikatlar, günümüze kadar canlılıklarını korumuş ve lâiklik kanunlarını ihlal ede gelmişlerdir.

    Atatürk:

    "Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrettiğine uymakla serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve millet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz. Kaste ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz."

    (...Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur.)

    demiştir.

    1982 Anayasamızın 24'üncü maddesinde, din ve vicdan hürriyeti başlığı altında şu hükümler yer almıştır:

    "Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. İbadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

    Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

    Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimini ancak, kişilerin kendi isteğiyle, küçüklerinde kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

    Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar veyahut nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dini veya dini duygularını veyahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."

    Lâik dünya görüşünü milletimize kazandıran Atatürk, başta Anayasamız olmak üzere çeşitli yasalarda lâikliğin hukuki yanını tamamlayarak, Hıristiyanlıkta bulunup da İslâmiyette esasen mevcut olmayan "Ruhban sınıfına" ve bu sınıfı teşkil eden "Şeyhlerin" faaliyetine de son vermiştir. Atatürk bu konuda:

    "Bizde Ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert, dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orasıda okuldur.

    Nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahiplerini yetiştirmek lazım ise, dinimizin gerçek felsefesini tetkik ve bilimsel ve fenni telkin kudretine sahip olacak güzide ve gerçek büyük alimler dahi yetiştirecek yüksek kurumlara malik olmalıyız." (1923 Söylev ve Demeçler C.2 Sh.90)

    demek suretiyle, din görevlilerinin, müspet bilim esasına dayalı yüksekokullarda yetiştirilmesi ve çocuklarımızın dini kültürlerini de ancak okullarda almalarını öğütlemiştir.

    Medeni Kanunun Kabulü

    Atatürk'ün lâikliği gerçekleştirmek için yaptığı köklü değişiklikler arasında hiç kuşkusuz en önemlisi, medeni kanunun kabulüdür. Türk sosyal hayatının, ekonomik ve kültürel yaşantısının bütününü kavrayan bu kanun, Türk toplumuna (milli kültürümüze bağlı kalarak) batılı bir sosyal karakter kazandırmıştır.

    Atatürk'ün inkılâpçılığı, batı uygarlığının bütünlüğüne ve bölünmezliğine inanan bir dünya görüşüdür. Bundan dolayı da, Osmanlı döneminin lâik-dinsel-batılı-doğulu-eski-yeni karışımından oluşan bir hukuk düzenine elbetteki müsaade edilmezdi. Çağdaş uygarlığa yetişebilmenin koşulu da bunu gerektiriyordu.

    Yapılan inkılâplar, sadece sosyal, sadece hukuk, kültür veya siyasal kurumlardan herhangi birini veya birkaçını kapsamış olsaydı, çağdaş uygarlığa bütünüyle ulaşmak mümkün olamazdı.

    İşte Atatürkçülüğü diğer inkılâplardan, ihtilallerden veya devrimlerden ayırt eden en büyük özellik de bu olmuştur. Bu düşüncesini, duygusunu ve dünya görüşünü bir bütün olarak kabul etmek, bu dünya görüşünü Türk kültürü, harsı ve gelenekleriyle pişirmek...

    Şurasını da hemen işaret etmeliyiz ki, Atatürkçü düşünüşle batılılaşmak, ya da çağdaşlaşmak, körü körüne bir batı taklitçiliği değildir. Zaten böylede olmamıştır.

    Atatürk diyor ki:

    Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olamaz, olmamalıdır. Çünkü, böyle bir millet, ne taklit ettiği milletin aynı olabilir; ne de kendi milleti içinde kalabilir. Bunun sonucu kuşkusuz ki, hüsrandır. (1923 Söylev ve Demeçler C.2 Sh. 152)

    Lâikliği Gerçekleştiren İnkılâplar

    Çağdaş uygarlığa adım adım, çok hızlı bir tempoyla giren Türkiye lâiklikle ilgili inkılâplar sayesinde, bu temposunu daha da hızlandırmıştır. Türkiye'nin lâikliğe doğru gidişini gerçekleştiren hukuki inkılâplar şunlardır:

    — 1920'de TBMM kurularak padişahın egemenliği millete geçmiştir.

    — 1922'de saltanat kaldırılarak padişahlığın fonksiyonu sürdürülmüştür.

    — 1923'de Cumhuriyet ilân edilerek, Meşruti-Monarşik sisteme son
    verilmiştir.

    — 1924'de Hilafet kaldırılarak, Türkiye Halifelik angaryasını sırtından
    atmıştır. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanarak, dinsel-lâik öğretim
    ikileşmesinden kurtulmuştur. Umur-u Şer-i'ye vekâleti ve evkaf
    vekâletleri kaldırılarak, devlet teşkilatı dinsel yapıdan lâik bir teşkilata
    geçirilmiştir. 1921 Anayasasında değişiklik yapılarak saltanat ve
    hilafetle ilgili hükümler kaldırılmıştır.

    — 1925'de dinin politik maksatlarla kötüye kullanılması yasaklanmıştır.
    Şapka kanunu kabul edilerek, dinsel sanılan kıyafetlerden lâik kıyafete
    geçilmiş; dinsel unvanlar kaldırılmıştır. Yetkisiz sarık saran ve ruhani
    kıyafet taşıyanların cezalandırılması kabul edilmiştir.

    — Tekke, Zaviye ve Türbeler kapatılarak, Tarikatlar yasaklanmıştır.

    — 1926'da Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu kabul edilerek dinsel
    esasa dayalı mecelle kaldırılmış, lâik hukuk sistemine geçilmiştir.

    — 1928'de camilerde okutulan hutbe Türkçeleştirilmiştir. Anayasadan,
    "Devletin dini İslâmdır" hükmü çıkarılarak, Anayasa lâikleştirilmiştir.

    — 1928'de yeni Türk harfleri kabul edilerek, dinsel niteliği olduğu sanılan
    Arap Alfabesi terk edilmiştir.

    — 1930'da kadınlarımıza belediye seçimlerinde oy kullanma hakkı
    tanınarak, kadın hakları lâik ölçülere ulaştırılmıştır.

    — 1934'te Türk Kadınlarına Meb'us seçme ve seçilme hakkı tanınarak,
    kadın erkek ayrımına son verilmiş ve kadınlarımız da, lâik Türkiye'de
    yerlerini alarak hukuk alanındaki lâiklik tamamlanmıştır.

    Yukarda sıralanan inkılâplarımızın her biri, Türkiye'de lâik bir dünya görünüşünün gerçekleşmesini önemli birer-sosyal sonuçlu-hukuk aşamalarıdır. Lâik-batılı hukuk düzeni bu inkılâplarla tamamlanmış ve Osmanlı İmparatorluğunun son çağlardaki "İslâmi-Batılı" hukuk düzeninin yerine, lâik-batılı bir hukuk sistemi almıştır. Böylece, Osmanlı dönemindeki hukuk ikileşmesine son verilmiştir.

    Atatürk, 1925'de Ankara'da açılan Hukuk Mektebinin açılış törenindeki konuşmasında:

    "Büsbütün yeni kanunlar getirerek eski hukuki esasları temelinden sökmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni hukuki esaslarla Alfabesinden öğrenime başlayarak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz."

    demiştir.

    Atatürk, bu beyanıyla, hukukun laikleştirilmesi gerektiğini, içtenlikle, açıkça ve azimle belirtmiştir. 1926'da kabul edilen medeni kanunla, borçlar kanunu; Türk hukuk sistemini tamamen lâikleştirmiş ve bu arada 1926'da ceza kanunu, kara ticaret kanunu; 1927'de hukuk usulü ve icra ve iflas kanunları; 1929'da ceza usulü ve deniz ticaret kanunlarının çıkarılmasıyla, Türk hukuku bir yandan lâikleşirken, öte yandan ulusal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde modernize edilmiştir.

    İsviçre'den Medeni Kanunun alınmasının nedeni de şudur: Bu kanun, diğer batılı devletlerin medeni kanununa bakarak, daha demokratik bir öze sahiptir. Uygulamada pratiklik ve özellikle hakimlere geniş takdir yetkisi verir. Bu kanunun en belirgin özelliği de, liberal-ferdiyetçi bir dünya görüşüne bağlı kalmakla beraber, bunun yanı sıra sosyal ve halkçı bir eğilime de sahip oluşudur. Tam anlamıyla lâik olup, eski Türk törelerinde bulunan kadın-erkek eşitliğine saygı gösterir.

    Bu bakımlardan isviçre Medeni Kanununun, Türkiye'nin özel koşulları ve sorunlarına uyma yeteneği, diğer batılı devletlerininkine göre daha fazla olduğu için, Atatürk'ün dünya görüşüne de uymuştur.

    Eski Türklerde (islâmiyetten önce ve islâmiyete geçişin ilk dönemlerinde ve Osmanlı Devletlerinin yükselme çağında) din ve vicdan özgürlüğü vardı.

    Osmanlıların çöküş yıllarında yurt sathına yayılan tekkeler, zaviyeler, türlü tarikatlar ve bunları hurafe ile besleyen medreseler, giderek bozulmuş, nihayet 1839'da Tanzimatla birlikte, bu konuda da İslâhat yapılmasına teşebbüs edilmiş ise de, devletin teokratik yapısı korunmaya devam edilmiştir.

    1908 ikinci meşrutiyeti, şeriat devletini devam ettirmiştir. Din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinde devam ettirilen bu baskıya karşı, bazı yönetici ve aydınlar arasında milliyetçilik ve batıcılık akımlarının belirmesi, lâik hukuk devletinin savunulmasına bir zemin hazırlamıştır. Ancak, Türkiye'de lâiklik, Atatürk'ün önderliğinde başladığımız kurtuluş savaşı döneminde giderek kuvvetlenmiş, ilk anayasamızda ki "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" hükmü kabul edilerek, hilafet ve saltanatın dinsel otoritesini ve devletin teokratik yapısını temelden değiştirmek için ilk ve büyük adım atılmıştır. Bunu izleyen yıllar içinde, inkılâp kanunları peyderpey çıkarılarak, bugünkü düzene ulaşılmıştır.

    Türk Milletini teşkil eden çeşitli dini topluluklar vardır. Hangi dine bağlı olursa olsun, her Türk vatandaşı, kendi dinine bağlı olmakla beraber, lâik bir anlayışa da sahiptir.

    Sonuç

    Yukarıda açıklamaya çalıştığımız ve bazı örnekler verdiğimiz lâiklik ilkesinin Türk Milletine kazandırdığı çağdaş değerler, dinimizin asli felsefesini asla zedelemeden, şer-i kuralları, zamanın şartlarına göre değiştirmiştir. Bu değişiklik, dinimizin "zamanın değişmesiyle hükümler de değişir" kaidesine tamamen uymaktadır. Atatürk, medeni kanunu, lâik hukuk düzeni ve lâik anlayışı milletimize kazandırmış; itikat ve ibadet özgürlüğümüze ise asla karışmamıştır. Bugün, devlet eliyle camiler onarılmakta, yetkili din görevlilerinin yetişmesi için okullar açılıp tedbirler alınmaktadır; dinsel duyguları gerçek anlamındaki yüce yerine oturtabilxmek maksadıyla onun devlet işlerine karıştırılması yasaklanmaktadır. Topluma ve yasalara aykırı olmamak şartıyla, inançlarından dolayı hiç kimse sorumlu tutulmaxmaktadır.

    Eğitimde, ailede, hukukta, sosyal yapıda, sanatta, kıyafette ve bu gibi şekli ve zihni yapıda çağdaşlaşabilmek için, köklü değişiklikler ancak lâikliğin kabulü ile mümkün olabilmiştir.

    Gündelik hayatın hemen her saatinde, tamamen lâik esaslara göre hareket eden ve düşünen milletimiz, elbetteki müslüman dinine sahiptir. Ve bundan da şeref duymaktadır. Ancak, lâikliğin dinsel ve bilimsel yönü iyice kavrandığı taktirde ve çağın ihtiyaçları gözönünde bulundurularak, dinsel duygularıxmızı yeniden gözden geçirdiğimiz zaman görülecektir ki; lâiklik, dinsizlik olmadığı gibi, bu dünyada ve ahirette Tanrı'nın sevgisini kazanabilmemiz için de sarılmamız gereken bir uygarlık ilkesidir.

    Lâikliği Tamamlayan İnkılâplar Saltanatın ve Hilâfetin Kaldırılması

    Padişah.— Osmanlı Devlet sisteminin temelini ve iktidar kaynağını temsil eden kişi padişahtır. Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren padişahlar, örf ve geleneklere bağlı kalmakla beraber, şeriatla sınırlandırılmış kesin otoritelerini kullanmışlardır.

    Padişahların kişisel yetenek ve kudretleri, imparatorluğun gelişmesinde ya da çökmesinde başlıca etken olmuştur.

    Yavuz Sultan Selim'in fetihlerinden sonra, padişahlık makamı yeni bir sorumluluk yüklenmiştir. Bu sorumluluk halifeliktir. Böylece Osmanlı devlet yapısında lâik görüşler tamamen şer-i çerçeve içerisine girmiştir.

    1517 yılında Kahire'yi fetheden Yavuz Sultan Selim'e, Mekke Şerifi biat etmiş ve hilafet sembolleri sayılan peygamberin hırkası ile bayrağını vermiştir.

    Yavuz Sultan Selim, Mekke Şerifi'nin oğlu AI-Mütevekkil'i, dönüşünde İstanbul'a getirmiş ve Ayasofya Camiinde hilafeti, ondan resmen devralmıştır. Oysa, 13. ve 14'üncü yüzyıllarda, bütün İslâm âlemi üzerinde imam ve Emir-ül müminin olarak tek bir halife görüşü terkedilmiş bulunuyordu. O zaman müslüman olan her sultan şeriatın koruyucusu idi. "Halifetullah" ve bütün müslümanların halifesi "Halifetül Müslümin" unvanları, Osmanlı imparatorluğunda Kanuni Sultan Süleyman döneminde yerleşmiştir. Ayrıca Osmanlı padişahları, "Zillulah-ı Fil Alem" yani Allah'ın gölgesi ve "Halife-i Ruy-u zemin" yani Peygamberin yeryüzünde vekili unvanını da kullanmışlardır.

    Osmanlı Devleti 1299'da kurulduğu zaman, Hıristiyan Avrupa, ortaçağın skolastik düşüncesi ve kara taassubu içinde özgür düşünceyi cezalandırırken; İslâm dünyası, müspet bilim alanlarında geniş bir hoşgörü ile çalışıyor, düşünüyor ve felsefe alanında da eski Yunan klasiklerini Arapça'ya çeviriyordu ki, bu bilimsel faaliyet, ortaçağın sonlarına doğru Avrupa'da reform ve rönesansın doğmasına büyük etkiler yapacaktır. Ortaçağ, Batı Hıristiyanlık âlemi için en karanlık bir dönemi teşkil ederken, Doğu islâm âlemi en aydınlık çağını yaşamakta idi.

    Hıristiyanlığın tutuculuğa dönüştüğü bir dönemde tarih sahnesine çıkan Osmanlılar, Kanuni devrine kadar, ulusal karakterlerinin, örf, anane, efsane ve harslarının temizliğini koruyabilmiş, geleneklerine bağlı olarak özgür düşünceye saygıyı devam ettirmişler ve bu nedenle de tutuculuğun esiri olmamışlardır. Tututuculuk, Arap ve Fars kültürünün etkisi altına giren medrese ulemaları ve seyfiye sınıfı, gericiliğin aleti olmuş, Osmanlı toplumu giderek Batı'nın bilimine, fen ve sanatıyla kültürüne sıkı sıkıya kapanmıştır.

    Saltanatın kaldırılması.— İstiklâl Savaşından büyük zaferle çıkıldıktan sonra barış konferansı başlamıştı. Müttefikler, bu konferansa hem istanbul'un ve hem de Anadolu'nun delegelerini ayrı ayrı davet etmişlerdi. Bunun üzerine Sadrazam Tevfik Paşa, Mustafa Kemal'e bir mesaj göndererek, fikir birliği içinde bulunmayı ve birlikte hareket etmelerini istemişti.

    Yeni devletin Anayasası'nda, "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindi" Böyle bir idare ne meşrutiyet ne de saltanat olabilirdi. Bu bakımdan, İstanbul'un takındığı tavır, saltanat meselesinin Büyük Millet Meclisinde görüşülmesine yol açtı.

    Milli hükümet büyük bir zafer kazanmış. Saray ve İstanbul hükümeti ise düşmanla işbirliği yapmıştı. Böyle bir hükümetin delegeleriyle birlikte barış masasına gitmek, hem Milli Mücadelenin ve hem de anayasanın ruhuna aykırı olurdu. Müttefiklerin ve İstanbul'un bu tutumu; Milli hükümeti, saltanatı kaldırmaxya zorladı. Ancak mecliste birçok saltanat taraftarı da vardı. Müzakereler çok çetin oldu.

    Mustafa Kemal, Meclis kürsüsüne çıkarak, hilafetin tarihi üzerinde durdu. İslâm tarihinde hilâfetle saltanatın ayrıldığı zamanlara işaret etti. Sert tartışmalar ve Mustafa Kemal'in kesin tutumu karşısında, 1 KASIM 1922 tarihinde, T.B.M.M.nin Vinci dönem 130'uncu oturumunda kabul edilen bir kanunla saltanat kaldırıldı.

    Saltanat böylece kaldırıldıktan sonra, eski Halife Vahdettin, İstanbul'daki ingiliz kuvvetleri Başkomutanı General Harington'a bir mektup yazarak İngiltere'ye sığınma hakkı istemiş ve bir İngiliz gemisine binerek memleketten kaçmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğunun son padişahı Vahdettin'in, böylece 16-17 KASIM 1922 gecesi, memleketi terkedişiyle meydana gelen durum karşısında, T.B.M.M.'nce Vahdettin padişahlıktan çıkarılmış ve onun yerine, sadece halifelik sorumluluklarını kullanmak şartıyla, Abdülmecit Efendi, sonuncu halife seçilmiştir.

    Saltanatın kaldırılmasından sonra sıra hilâfetin de kaldırılmasına gelecekti.

    Hilâfetin kaldırılması.— Dinsel devletin dayanağı olan saltanatın ortaxdan kaldırılıp, onun yerine halk egemenliğinin ve demokrasinin sembolü olan Cumhuriyet şekli kabul edildikten sonra, teokrasinin temsilcisi olan halifeliğin kaldırılması tabii bir sonuç olmuştur.

    Büyük Millet Meclisi tarafından 18 KASIM 1922 günü Halife seçilen Abdülmecit'in, yalnız halife gibi değil, aynı zamanda padişah -Sultan- gibi davranışlarda bulunması, bu sonucu hızlandırmıştır. Anadolu'da ölüm kalım savaşı yapılırken, İstanbul'daki Padişahın milli davayı baltalamak için halifelik sıfatından faydalanarak, halkın dinsel duygularını nasıl sömürdüğünü, milli kuvvetlerimizin üzerine halife ordularını nasıl sürdüğünü, Mustafa Kemal Paşa'nın idamı için nasıl fetva çıkardığını bütün dünya bilmekteydi. Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları hariç, meclisin içinde, hilâfetin, ruhani bir başkanlık olarak devam edeceğini sananlar da vardı.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    Atatürk diyor ki:

    "...Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da Hakimiyeti Milliyedir." (1923 Söylev ve Demeçler C.1 Sh.311)

    *Dört halifeden sonra din, daima siyaset vasıtası, menfaat vasıtası, istibdat vasıtası yapıldı." (Söylev ve Demeçler C.ll sh. 146)

    "Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle alimler görmeye tahammüxlü ve imkânı yoktur. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönden atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin hayatına kasıt, o adım, milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benim fikir arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir..."

    Hilâfetin kaldırılmasında en dikkate değer nokta, bununla ilgili kanunun bir şeyh tarafından verilmesidir, islâm hukukçularından Adliye Vekili Seyyid Beyin, "Hilâfetin şer-i niteliği" hakkında mecliste yaptığı aydınlatıcı konuşma, hilâfet kurumunun mahiyetinden habersiz olanları uyarmaya yaramıştır. Daha birçok aydın hocalarımızın, hilâfet ve saltanatın kaldırılması konusunda Atatürk'e destek oldukları bilinmektedir. Hilâfetin dinsel ve bilimsel yönünü, Atatürk, geniş bir şekilde Meclise açıklamıştı. (Söylev ve Demeçler C.ll Sh.144-146)

    Atatürk, 27 AĞUSTOS 1925 Perşembe günü İnebolu Türk Ocağında

    halkımıza şu konuşmayı yapmıştır:

    Sevgili kardeşlerim, fikir ve idrak sahibi olduğunu, büyük olaylarla doğrulamış olan bu millet, "Allah'ın gölgesi, Peygamberin Vekili" olduğunu iddia küstahlıxğında bulunan halife ünvanındaki gafillere, cahillere, riyakârlara; vatanında, vicdanında yer verilebilir mi idi? Bunu sizden soruyorum? "Haşa... Kafiyen sesleri..."

    Peygamberin vekili olur mu?— Halifeler kendilerine Peygamberin yeryüzünde vekili (Halife-i Ruy-u zemin) dedirtmişlerdir. Böyle şey olur mu? Peygamberimizin herhangi bir insanı kendisine vekil tayin etmesi kadar, Yüce İslâm dinini küçültücü, saçma ve gülünç bir şey olamaz.

    Hristiyan inanışında Papa, Allah'ın, "İsa'nın vekilidir"; eğer Peygamberin bir vekili olabileceğini düşünüp kabul edersek, o zaman Müslümanlıktan çıkmış, Hıristiyan inanışına dönmüş oluruz, İslâmiyet’te böyle akıl dışı boş inançlar yoktur.

    Atatürk, hilâfeti ve saltanatı kaldırmakla, Türk Milleti ile birlikte bütün islâm âlemine de doğru yolu göstermiş bulunmaktadır. Esasen düşmanla işbirliği yapmış milletinin boynuna geçen esaret halkasını, saltanatı uğruna kabullenmiş bir insanın halifelik makamında oturmasına imkân da kalmamıştır. Halifeliği kaldırmak suretiyle Atatürk, bizzat halifenin girdiği günaha devam etmesini önlemiştir. Böylece ümmetçilik ve dini esasa dayanan dünya görüşüyle, devlet idaresi usulü tarihe karışmıştır.

    Allahın gölgesi olur mu?— Cuma namazında hutbeler, Allah ve Resulü için okunur. Bu açık islâmi kurala rağmen hatipler tarafından, Cuma hutbelerinde, halifelere "Yeryüzünde Allah'ın gölgesi" diyerek dualar edilmiştir. Saltanatı uğruna milletini feda etmekten çekinmeyen ve vatana hiyanetini tarihte belgeleyen son halife Vahdettin için dahi bu dua yapılmıştır.

    Allah'ın kulu olan bir halifeye, yüzyıllarca Allah'ın gölgesi "Zillullah-ı fil âlem" demişiz ve bizzat halifeler, şeyhülislâm fetvalarıyla bu ismi kendilerine takmışlardır.

    Geçerliğini yitirmiş bulunan hilafet makamına son veren Atatürk; hiç kuşkusuz, hem Allah'ın ve hem de O'nun elçisi olan Hz. Muhammed'in hoşnutluğunu kazanmıştır.

    Batıl (Dinen geçersiz) Kurumların Kaldırılması

    Şeyhlik'in ve Şeyhülislâmlığın kaldırılması.— islâmiyette "Ruhban Sınıfı" yoktur. İslâmiyette din adamlığı ve dini mertebeler silsilesi yoktur Din adamlığı ve mertebeleri Hıristiyanlıkta vardır. Onlarda en üstün makamda papa ve patrik oturur. Bunların altında da birçok kademeler bulunur ve kilise papazına kadar bu kademeler iner.

    Bunların her birinin ayrı ayrı makamı, sorumlulukları ve yetkileri vardır. İslâmiyette ise böyle hiyerarşik bir kademelenme söz konusu değildir.

    Herhangi bir din görevlisinin, diğer müslüman kişilere karşı hiçbir üstünlüğü mevcut değildir. Aksine din görevlileri, bütün müslümanların hizmetkârıxdır. Çünkü, islâmiyette din görevlilerine "Hedeme-i Hayrat" denilegelmiştir.

    İslâmi inançlar arasında din adamı yoktur, "din görevlisi" vardır.—

    Teokratik idare dönemimizde ülkemiz, padişah fermanları ve şeyhülislâm fetvalaxrıyla yönetilirdi. Padişahın yanında en nüfuzlu kişi, Şeyhülislâmdır. Devletin idaresinde dini esaslara göre fetvalar veren şeyhülislâm; padişah fermanlarının dini kurallara uygunluğunu onaylayarak, en üst düzeyde yasama, yargılama ve yürütme yetkilerini kullanan bir kişi idi. Bu kişilerin dedikleri de, dedikti.

    Şeyhülislâmlığın altında kademelenmiş şeyhler, dervişler, türbedarlar, seyyitlerle dedeler de memleketin en ıssız köşelerine kadar kendi nüfuz halkalarını

    örerek, birer dini otorite haline gelmeye yönelmişlerdir. Bu çıkarcılar kervanı, elde teşbih, altında bir post, bir tekkeye veya zaviyeye oturmuş ve vatandaşların dini inançlarını kendi çıkarlarına kullanmaya başlamışlardır.

    Başta bulunan şeyhülislâmlık müessesesi bozulduğu oranda, bu alt kademeler tamamen cılk bir hale gelmiştir.

    Bir toplumda din ve dini nüfuz, siyasal kudretle karıştırılır veya politik bir güç kazanırsa, bütün kutsal değeri bozulur ve ahlâki değerlerini yitirir.

    Tarih boyunca din adamları, bu kudretlerini çeşitli zulüm, baskı ve keyfi çıkarları uğruna kullanagelmişlerdir. Bu, hem müslümanlıkta ve hem de Hıristiyanxlıkta böyle olmuştur.

    Şeyhülislâmlar tarafından verilmiş öyle fetvalar vardır ki, bunlar eşine rastlanmaz imansızlık örnekleri olmuştur. Dini inancın politik kudretle karıştırıldığı islâm toplumlarında, halk yığınları, ezilip sömürülen sürüler halinde yöneltilmiştir.

    Daha hayatta iken bunun böyle olacağını sezinleyen Hz.Muhammed, teokratik bir demokrasinin temelini kurduğu zaman, zulmü reddetmiş, kavimleri yönetenlerin, onlara verecekleri hizmet oranında Allah sevgisini ve şefaatini kazanacaklarını ihtar etmiştir.

    Atatürk, lâikliği getirerek dini, siyasetten ayırmış ve şeyhülislâmlık müessesi yerine "Diyanet işleri" teşkilâtını kurarak dini otoritenin siyasi gücüne son vermiştir. Çünkü islâmiyette ruhbanlık yoktur.

    Bu şeyh ve derviş makulesinin postunu altından çekip onları havada bırakan ve kul ile Allah'ı ilk defa karşı karşıya getiren kişi Atatürk olmuştur. Bu nedenle, Atatürk'ün, bilhassa lâiklik ilkesine en çok saldıranlar, bu çağda dahi eski nüfuzlarının hasretini çeken şeyh ve seyyit bozuntusu din bezirganlarıdır. Bunlar, vatandaşların mukaddes inanç yemliklerine menfaat yuları ile bağlanmış kişilerdir. Bu menfaat ipleri kesilince elbette ki, Atatürk'e rahmet okumayacaklardır. Bunları böylece bilmeliyiz.

    Bugün Atatürk'e "Gök gözlü deccal" ve onun heykellerine "Ataput" diyenler de bunlardır.

    Hz. Muhammed'in birçok hadislerinde, müminlerin birbirlerine karşı üstünlük taslamaları yerilmiştir.

    Peygamberimiz:

    "Hiçbir müminin öbürüne karşı üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva (günahtan sakınmak) ile olur."

    diye buyurmuştur.

    Atatürk de, kendilerini diğer müminlerden üstün gören kişileri kulaklarınxdan tuttuğu gibi atmış, kanun karşısında her ferdi eşit duruma getirmiştir.

    İslâmiyette Şeyhlik olur mu?— Peygamberimizin, kendisinden bahsetxtiği hadislerinden birkaçını gözden geçirince, kendisine İslâmi liderlik anlamında şeyhlik payesi verenlerin durumu daha iyi anlaşılmış olacaktır.

    "Ben padişah değilim, içinizden sizden bir adamım ben."

    "Ben Kureyş boyundan kuru ekmekle geçinen bir kadının oğluyum ancak." "Ben ancak en güzel ve en temiz ahlâkı tamamlamak için gönderildim."

    demek suretiyle, kendisinde, diğer herhangi bir kul'a nazaran bir üstünlük bulunmadığını ifade buyurmak istemiştir.

    Peygamberimiz, kendisini bu şekilde tanımlayıp anlatırken, ne olduğu belirsiz bir kişi çıkıp da, "Siz benim dediğime bakın, benim arkamdan gelirseniz cennete gidersiniz" diye ortaya atılarak şeyhliğini veya dedeliğini veya seyyitliğini iddiaya kalkışırsa, bu, islâm dininin kurucusu olan Peygambere meydan okuyor ve kendisini ondan da üstün görüyor demektir ki, bu gibilere ancak, din sömürücüsü denebilir.

    Atatürk, Şeyhlik için demiştirki:

    "İslâmın sosyal hayatında hiç kimsenin özel bir sınıf halinde varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dini buyruklara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde Ruhbanlık "Din adamı" yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin emirlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz." (Söylev ve Demeçler .C.ll)

    Hz. Muhammed'in diğer bir hadisi de şudur: "Allah beni ancak, emirlerini bildirmek için gönderdi" demekte ve bundan başka bir vazifesi olmadığını anlatmaktadır.

    Durum bu iken, birçok kişiler, şeyh vb. isimlerle halka baskı yaparak kendi çıkarlarını sağlama yoluna sapmışlardır.

    Şeyhler, dedeler ve benzerleri genellikle halkın verdiği hediyelerle geçimlerini sağlayan kişilerdir. Halbuki Peygamberimiz diyor ki:

    "Müminin yüceliği, halktan bir şey ummamasındandır. Halktan birşey istememesindendir."

    Halbuki sizin şeyh diye tanıdıklarınız ve son yıllarda türemiş olan Saidi Nursi ve Süleymancılığın kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan gibi tefeciler, halkın sırtından geçinen insanlardı.

    Bakara Suresinin 48'inci ayetinde bakın ne emrediyor:

    "Kıyamet gününde hiçbir kimse, hiçbir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaatta kabul edilmez; azaptan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınamaz. O azap gününden korkunuz."

    Tanrı, bu açık bildirisiyle kendisinden başka hiçbir kimsenin, herhangi bir kul'a şefaat edemeyeceğini açıklamaktadır. Bu durumda şeyhin şefaatini umup bekleyenlere ne demeli?

    Şeyh ve derviş kişiler, kendileri için tekke ve zaviyeler açmış; dergâhlarda ve çeşitli türbelerde ağlarını gererek, halkı, hurafe ve safsatanın gidabında yüzlerce yıl yaşatmışlardır.

    Atatürk, bu hurafe ocaklarını toptan temizleyip tasfiye ederek hepsini birden kapı dışarı etmiş ve dinimizi aydınlığa çıkararak, kul ile Allah'ı karşı karşıya bırakıp, aradaki bütün din tefecilerini ve simsarlarını uzaklaştırmakla dinimize hizmet etmiştir.

    Türbedarlığın kaldırılması.— Hz. Muhammed ölümünden evvel Allah'a yalvarmış; "Yarabbi sana sığınırım, benim mezarımı tapınak yapma" demiştir. Peygamber dahi, kendi ölüsünden ve kabrinden yardım umulmaması için Allah'a yalvarmışken, bu türbeler ve türbedarlıklar ile kabirlere bez bağlayıp adak adamanın anlamı nedir? Bunlar İslâmiyette yasaklanmış şeylerdir. Atatürk de bu yasakları bir kanunla perçinlemiş ve türbeleri, tekkeleri ve zaviyeleri 30.11.1925'de 577 sayılı kanunla kapatarak, vatandaşı Allah'a yöneltip günah işlemekten alıkoymuştur. Bu kanunla dini unvanlar da kaldırılmış; yetkisiz sarık.saran ve ruhani kıyafet giyenlerin cezalandırılması kabul ediliştir.

    Hz. Muhammed:

    "Allah lanet etsin, kabirleri ziyareti adet edinenlere ve onları mescit yapanlara, oralarda kandil yakanlara"

    diye buyurmuştur.

    Türbe ve mezarlarda kandil yakmak ve mum dikmek adeti, tamamen Hıristiyan geleneğidir. İslâmiyette, bu usul sonradan batıl olarak girmiştir. Türbelere adak adamalar İslâmiyetin esasında yoktur.

    Peygamberimizin kabrine kimse adak adayıp, bez bağlamadığı halde, herhangi ölü bir kişinin kabrine veya türbesine sığınıp ondan şefaat bekleyenler, acaba kendilerini yüce Allah'ın himayesinden çıkarıp, türbede yatan bir kişinin himaye ve şefaatına mı terk etmek istiyorlar? Bunlar kuşkusuz Allah'a şirk (eş) koşarak küfür içine düşmektedirler. Atatürk bu gibileri küfürden kurtarmak için kanun çıkarmakla, islâmiyete hizmet etmiştir.

    Atatürk Türbedarlık için:

    "Ölülerden yardım ummak sosyal bir toplum için yüzkarasıdır"(Söylev ve demeçler C.II)

    demiştir.

    Bir kümbetin altında yatan ve şeyh olarak kabul ve zannedilen kişilerin türbelerine çaput bağlayıp onlardan yardım ve şefaat uman müminler, bilmeyerek günaha girmektedirler. Çünkü, İslâmiyetin temel prensibi, müminin "kula" değil, "Allah'a" sığınmasını emreder.

    Atatürk İslâm dinini şöyle görüyordu:

    "Bizim dinimiz akla en uygun ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayı son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uyar." (Söylev ve Demeçler C.II Sh.90 ve 127)

    Demek suretiyle dinimizin esasını halkımıza anlatan Atatürk, Osmanlılıktan kalma teokratik devlet idaresinin tortusunu teşkil eden ve inanç sömürüsü ile hayatlarını devam ettiren kişilerin ve bunların barınağı olan tekke ve zaviye gibi batıl ocakların ve türbedarlığın söndürülmesine sıranın geldiğini hesap ederek, bu köhne kuruluşları da kaldırıp atmıştır.

    Yanlış anlaşılan tevekkül.— Müslüman Türk halkı, yüzlerce yıl; "El kanaatü kenzi lâyüfna" demiş; yokluğu ve yoksulluğu bir fazilet ve islâmiyetin bir kuralı sanmıştır.

    Batıl inanca düşmüş kişiler, "El rızkı el Allah" âyeti ile yaratan Tann'nın, rızk vermeyi taahhüt ettiği inancına sapmışlardır. Filhakika, yaratan Allah yarattığı bütün canlıların rızkını vermiştir. Denizde balık, tarlada kertenkele açlıktan ölmez. Her canlı yiyecek bir şeyler bulur. Ama Allah, âyetinde "İnsan çalıştığı kadar insandır... İnsan çalıştığını bulur" emri ile müslümanları çalışmaya davet ediyor.

    Allah, bu âyeti ile çalışmayan insanı; insandan saymıyor. Eğer çalışmazxsak yılanlar ve çiyanlar gibi veya dağdaki çakal gibi gene bir rızk bulabiliriz; ama insan gibi yaşamayız. Tanrı, kullarına siz oturun, her rızkınızı ayağınıza kadar getiririm de demiyor.

    "İnsan çalıştığı kadar insandır" âyeti; ham softanın kabul ettiği tevekküxlün tam tersidir. "El tevekkül Allah", Allah'a tevekkül et, âyetinin anlamı şudur: insan yaptığı iş, hizmet ve uğraşı konusunda bütün enerjisini sarfedecek, bütün bilgisini ortaya koyacak ve yapmaya muktedir olduğunu sonuna kadar yapacak ve ondan sonra Tanrı'ya dönerek, "Yarabbi, ben elimden geleni yaptım. Sen bana yardım et" diyecektir. Allah'da, "insan çalıştığını bulur" emri gereğince, ona çalıştığı oranda rızk verecektir.

    Necm süresi 39. âyeti : "İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur" demektedir.

    O halde tevekkül; çalışıp çabalamadan, hiçbir gayret sarfetmeden, akşama kadar cami duvarının dibinde oturup, günde 37 rek'at namaz kılarak Tann'nın yardımını beklemek manasına gelmez.

    Atatürk, bu tevekkül anlayışını yıkarak, milletimizi, aklın ve Allah'ın dediği yola sevketmiş, "Çalışın ve ondan sonra da güvenin" demiştir. İnsan gibi yaşamak için Allah'ın emrine uymak ve çalışmak gerekir. Bir hadisde "Gerçekten Ulu Tanrı, size çalışmayı farz kılmıştır. Çalışın" demektedir.

    Dinin emrettiği tevekkül.— Hz. Muhammed, tevekküle çok önem vermiştir. Ama bu tevekkül çoğunlukla halkın anladığı anlamda, işlerini olayların akışına bırakarak, akıl ve iradelerini kullanmaksızın, her şeyi Tanrı'ya havale etmek demek değildir. Ali İmran suresinin 159'uncu âyetinde Tanrı:

    "Bir işe azmedersen, Allah'a dayan, tevekkül et; çünkü Allah, kendine dayanan güvenenleri sever." diye buyurmaktadır.

    Bu ayetin içinde "azmetmek" ve "tevekkül" yanyanadır. Ne yazık ki, tevekkül inancı, müslümanlar arasında "Kader" inancıyla birleşerek, tembelliğin, miskinliğin ve yılgınlığın sebebi olmuş; aktivite ile girişkenliği zedelemiştir, "inşallah, maşallah, Allah Kerim" ve bu gibi deyimlerle islâm âlemi, tembelliğin kör kuyusuna düşmüştür.

    Peygamberin hayatını inceleyince görüyoruzki, o her işinde aklını, iradesini ve bütün bilgi ve görgüsünü kullanmış ve gereken bütün tedbirlerini aldıktan sonra, işlerinin sonucu hakkında Tanrı'ya tevekkül ederek, manevi kuvveti arttırmaya çalışmıştır.

    Enfal Suresinin 2'nci 49'ncu ve Yusuf Suresinin 67'nci ve ibrahim Suresinin bildirilerinde, tevekkülden, ancak bu anlamda bahsedilmiştir.

    Atatürk, bir kısım halkımızın kabul ettiği mânadaki ters tevekkül anlayışınxdan milletimizi kurtarmış ve ona hamleci bir ruh vermiş ve dinamizm aşılamıştır.

    Tanrının verdiği dünya nimetlerinden kendini yoksun eden müslümanlar, iman ve ahlâk ile ilişkisini kesiyor demektir. "Bir dost, bir post" ve "bir lokma ve hırka" düşüncesini aşılayan, sefalet ve fakirliği, imânın icapları gibi göstermeye çabalayan kişiler, Kur'an-m bu açık ifadeleri karşısında kendilerine bir yer beğenmelidirler.


  4. #4
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    Atatürk diyor ki:

    "Bizim dinimiz, milletimize aşağılık, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Aksine Allah ve Peygamber de insanların ve milletlerin yücelik ve şereflerini muhfaza etmelerini emreder. (Söylev ve Demeçler C.ll)

    Araf suresinin 31. ve 32. âyetinde:

    "Ey Adem Oğulları, mescidde bulunmak istediğinizde ziynetinizi takınız, yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Tanrı israf edenleri sevmez. De ki, Tanrı'nın kulları için yarattığı ziyneti ve rızık türünden bütün hoşa giden şeyleri kim haram edebilir? Bu ziynetler, bu temiz rızıklar, dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet gününde katıksız olarak vardır. İşte biz bilen kavme ayetlerimizi böyle açıklarız."

    Kirli, yırtık, perişan kıyafet içinde Allah'ın merhametini daha çok kazanaxcaklarını sanan zavallıların yanı sıra, bu sefaleti adet edinen insanların, pek çoğu da, yoksulluktan ziyade, yüzyıllardan beri cahil din adamlarının telkinlerinin sonucu olarak gerçek imanlarını gölgelemiş olmalarından, yani din konusundaki anlayışlarıxnın pek kıt bırakıldığından dolayı bu hale gelmişlerdir.

    Peygamberimiz, ümmetine; "Hem bilgin, hem yararlı ve hem de zengin olmalarını" emretmiştir.

    Büyücülük ve üfürükçülüğün kaldırılması.— Büyücülük, üfürükçülük ve falcılıkda, dini inançlarımız arasında kafiyen yoktur. Bunlar tamamen küfürdür. Çünkü Peygamberimiz diyor ki:

    "Şüphe yok ki, manasız laflarla üfürükçülük etmek ve ettirmek, nazar için çocukların orasına burasına bir şeyler takmak, kendilerini sevsin diye kadınlar tarafından bir şeyler yapmak, yaptırılmak, Tanrı'ya şirk koşmaktır."

    Bu gibi kişiler, kendilerini Allah'ın himayesinden çıkararak taktıkları o nesnenin, o muskanın himayesine ve üfürükçünün kerametine terketmiş, binaenaxleyh Tanrı'ya şirk koşmuş olurlar.

    İslâmiyette, her şeyin affı olduğunu, sadece şirk'in affı olmadığını, Allah, kitabında bildirmektedir.

    Atatürk, müslümanları, affı olmayan bir günahtan kurtarmak için muskacıxlığı, üfürükçülüğü ve büyücülüğü (kanun çıkararak) yurt dışına atmıştır. Gelin görün ki, o muskacı ve üfürükçüler, Atatürk'e kâfir demektedirler.

    Akıl dini olan İslâmiyet, "Aklı olmayanın dini yoktur" bildirisiyle, her şeyde bize aklın yol göstereceğini kabul etmiştir. Hâl bu iken, yıldızlara bakarak, gelecekten haber alan ve verenler, Osmanlı saraylarında özel mevki sahibi olacak derecede ileriye gitmişler ve birçok padişahlarımız, yıldızlara baktırarak, girişeceklexri işlerin hayırlı olup olmayacaklarını, büyücülerden öğrenmek istemişlerdir.

    Bunlara karşı Peygamberimiz de:

    "Kim, bir yıldıza bakana yahut bir kâhine başvurur da onun dediğini gerçek bilirse, kâfir olmuştur"

    demiştir.

    Atatürk, falcılık üfürükçülük için:

    "Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, dervişlexrin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere ve üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan mürekkep bir kitleye, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi?"(Söylev ve demeçler C.ll).

    demiştir.

    Hz. Muhammed'in hadisi karşısında Atatürk'ün direktifini gözden geçirinxce, falcılığın, üfürükçülüğün ve büyücülüğün, Cumhuriyet döneminde niçin yasaklandığını kolaylıkla anlayabiliriz.

    İslâmiyette tarikat olur mu?— Tarikatlar, 11'inci yüzyıldan sonra yaygınlaşarak, birbirinden ayrı şekilde zikreden, ayrı şekilde giyinen ve değişik tasavvufi düşünce ve görüşlere sahip olan sofi kuruluşlardan oluşmuştur.

    Tarikat inancı ve müessesesi, İslâmi anlayışın temel felsefesine ve ruhuna aykırıdır. Çünkü, ne kur'anda ne de hadislerde, tarikatların kurulmasına değinen bildiri mevcut değildir. Tarikat, müslümanları francala gibi dilim dilim kesip çeşitli bölümlere ayırmış ve bu ayrılan kollar, birbirlerine çoığu kere düşmanca bakar hale getirilmiştir. O halde, tarikatçılık, bir manada, tefrikacılık (ayrıcılık) demektir. Peygamber, müminler arasında ayrılık yaratanları lânetlemiştir.

    Atatürk tarikatlar için diyor ki:

    "Mevcut tarikatların amacı, kendilerine bağlı olan kimseleri, dünyevi ve manevi olan hayatta, saadete erdirmekten başka ne olabilir. Bugün ilmin ve fennin ve bütünü ile uygarlığın aydınlatıcı alevi karşısında, filan veya falan şeyhin uyarması ile maddi ve manevi saadeti arayacak kadar ilkel insanların, Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum" (Nutuk Ekim 1927)

    Tarikatların kuruluş tarihine bakacak olursak, hemen hiçbir şeyh, kendi ismi ile anılan tarikatı, bizzat kendisi kurmamıştır. Hemen bütün tarikatlar, çeşitli din bilginlerinin ölümünden sonra, başkaları tarafından kurulup işletilmiştir.

    Örneğin; Mevlevi tarikatı, Mevlâna'nın ölümünden on bir sene sonra, Bektaşilik ise. Hacı Bektaşi Veli'nin ölümünden yüz yıl kadar sonra kurulmuştur.

    Öteden beri kurulan bütün tarikatlardan birçoğu, aslında kurulduğu çağların islâm anlayışına yenilikler getirmek ve dini inanışları ve davranışları devrin gidişine ve değişen şartlarına uydurmak zorunluğundan dolayı kurulmuştur. Bu tip

    tarikatlar, başlangıçta reformist birer teşekkül iken, sonradan bazı çıkarcılar elinde dejenere edilmiş; hurafe ve safsata yatağı haline getirilmiştir.

    İslâmiyette, tarikat ve tarikatın ocağını teşkil eden tekkelere ait hiçbir bildin mevcut değildir. Eğer gerekli olsaydı, buna işaret edilir ve prensipleri gösterilirdi. Yegâne tarikat, Peygamberimizin ve Kur'anımızm ortaya koyduğu esasları taşıyan islâmiyettir.

    Allah, Kur'an'da her şeyi apaçık bildirmiştir. Apaçık olan Kur'an âyetlerini tefsir ede ede, tarikat ocaklarında Kur'an, aslını kaybetmiş ve tefsircilerin keyfine ve düşünüşüne göre değiştirilmiştir.

    Tarikat kurmak; bir manâda Kur'an'ın gösterdiği ve Peygamberin, ortaya koyduğu dini buyrukların açık olmadığını ve kurulan tarikatın ortaya koyduğu esaslara uyularak cennete gidileceğini iddia etmek anlamına gelir ki, bu düşünce, dinimizin yüceliğine yakışmaz.

    Tarikat, İslâmiyette geçerli olmayan bir müessesedir. Yüzlerce yıl, milletimizin eteğinden çekerek safsatalar içerisinde kalmamızdan ve uygarlığın gerisine düşürülmemizden başka bir işe yaramamıştır.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması.-

    Tekke, Tarikata bağlı kişilerin toplanarak ayin yaptıkları ve içerisinde o tarikatın şeyhin yaşadığı binalardır. Zaviye tekkenin daha küçüğüdür. Tekke, zaviye ve türbeler 30 Kasım 1925 tarihli ve 677 sayılı aşağıdaki şu kanunla kapatılmıştır.

    1. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, gerek vakıf suretiyle inşa edilmiş ve gerek şeyhlik mesleği olarak tapu mülkiyeti altında bulunmuş olan bütün tekkeler ve zaviyeler, istisnasız olarak kapatılmıştır. Ancak, vaktiyle cami ve mescit olarak inşa edilmişken, daha sonra şeyhlik ihdası suretiyle hem cami, hem tekke olarak kullanılanlar, yalnız cami ve mescit olarak açılacaktır. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde hiçbir tarikat, bunlara bağlı hiçbir şeyh derviş ve mürit yoktur. Bu sıfatlara ait özel kıyafetler ve unvanlar, kaldırılmıştır ve yasaklanmıştır.

    2. Kapatılan tekke ve zaviyelerin vakfiyelerinde şeyhin oturmasına mahsus, ayrıca satılmamak kaydıyla verilmiş mülk varsa, evvelce şeyh olanlar, yaşadıkları müddetçe bunlarda oturabileceklerdir...

    3. Buna benzer kapatılan binalardan, okul olmaya elverişli bulunanlardan okul olarak faydalanılacaktır.

    4. Selâtin Türbeleri (Padişah adına yapılan türbeler) kapatılmıştır. Genel olarak türbelerden değeri olanların korunmaları ve idaresi Milli Eğitim Bakanlığı'na aittir.

    5. Türbedarlık kaldırılmıştır.

    Atatürk'ün ölümünden 46 yıl sonra, Türkiye'nin durumu acaba bize ferahlık verecek bir manzara gösteriyor mu? Sokaklarımızda başı takkeli, hatta sarıklı insanlarımız ve hâlâ şeyh ismiyle anılan vatandaşlarımızın sayısını ve çeşitli

    tarikatlara mürit olmuş kişilerimizin miktarını dikkate alırsak, durumu bütün acılığı ve çıplaklığı ile görürüz.

    Kendini Atatürkçü olarak görenlerin, nasıl çalışmaları gerektiğine karar verebilmeleri için, inkılâbımızın iskeletini teşkil eden kanunların özünü bilmeleri gerekir.

    Tekke, zaviye ve tarikat gibi islâmi olduğu sanılan kurumların, islâm dininin özüne ve öz kurallarına uygun olup olmadığı, çok eskilerden beri tartışılmış bir konudur'1'

    Ancak, şurasını kesinlikle belirtmeliyiz ki, bu ocaklar, Türk toplumunun siyasal sosyal ve kültürel birliğini ve değerlerini eskiden beri hırpalamış ve zedelemiştir.

    Tarikat çekişmeleri, islâmiyet tarihimizin bütün süresince sadece ulusal birliğimizi değil, zaman zaman devletin varlığını bile tehlikeye düşürmüştür.

    Sadece Anadolu'daki tarikat ayaklanmalarından birkaçının isimlerini verxmekle yetinirsek, bu konuda bir fikir edinmiş oluruz.

    Selçuklular zamanında, Babai ayaklanması (1240), ikiyüz elli bin kişinin ölümü ile sonuçlanmıştır. Osmanlılar döneminde Şeyh Bedrettin Vak'ası (1420), Şah Kulu isyanı (tarihlerimizde bu adama Şeytan Kulu da denir.), Turhal yöresinde Celâl (Celâli) isyanı, Bozok'ta Baba Zünnun isyanı, Kalender Çelebi ayaklanması gibi bir çok ayaklanmalar olmuştur. Cumhuriyet dönemindeki Şeyh Sait isyanı ile Seyit Rıza ayaklanması ve Menemen olayları da, birer tarikat ayaklanması mahiyetindexdir. Ayrıca "Şeriat elden gidiyor" avazeleriyle, Osmanlı dönemindeki sayısız isyanları da eklersek, tarikat, din ve şeriat uğruna dökülen kardeş kanı, savaş alanlarında düşmanlarımızın karşısında döktüğümüz kanla kıyaslanmayacak kadar çok olmuştur.

    İslâm tarikatları, usul, inanç ve ibadet yönlerinden çok çeşitli kollara ayrılmıştır. Bunların alt dallan arasında da farklar vardır. Bu demektir ki, elimizde Hz. Muhammed'in diliyle ifade edilmiş, Allah kelamı (vahiy) Kur'an'ın bulunmasına ve islâmiyetin tek ve yegâne kaynağı olmasına rağmen, ilk dönemlerden itibaren çeşitli mezhepler, fırkalar, tarikatlar ve bunların türlü kollarıyla islâmiyet parça parça edilmiş ve çok yerde aslını da kaybetmiş ve biri diğerini kâfirlikle suçlamış ve böylece türlü tarikatların yarattığı mistik zihniyet, akılcılığı ve özgür düşünceyi de baltalamıştır.

    Atatürk'ün gerçekleştirdiği lâiklik inkılâbı, islâmın özüne bağlı kalanlarla asla çatışmamıştır. Bu inkılâbımız, hurafelere ve batıl (boş) itikatlara dayanan islâmi anlayışın yerine, akılcı bir dünya görüşü getirmiştir.

    Tasavvufcular, şeriatın mecazi, yani, tasavvurda olan anlamıyla uğraştıklaxrı için, halkın gözünde bir "hikmet" sahibi olarak değer kazanmışlardır. Bunun yanı

    1 Tekke : Tarikatçıların zikir ve ibadet yeridir. Bu yerler o zamanlarda bir çeşit okul, manevi tedavi yeri, sosyal yardım yerleri ve mensupları için de misafirhane olarak kullanılmıştır. Sonraları giderek bozulmuş ve birer hurafe, safsata, tutuculuk yuvaları haline gelmiştir.

    sıra da "Hakikat'e", ancak bir tarikat kurucusuna mürit olmakla ulaşılacağı inancı halka yerleşince, Türk ulusunun çeşitli tarikatlara giren kesiminin beyin yapısı, Tarikat ocaklarının sert çemberinin kıskacına girmiştir.

    Bu tarikatlar, Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminde; akılcı, özgür, yaratıcı düşünceyi giderek kısırlaştırmış; Türk toplumunu modernleştirme ve çağdaş uygarlığa ulaştırma çabalarının daima karşısına çıkmıştır. Tarikatların yasaklanmasının nedeni de bu olmuştur.

    Bazı kötü niyetli gerçek din bilgisinden ve milli duygulardan yoksun kişiler, Atatürk'ü bu meseleden dolayı din düşmanı olarak gösterirler. Bunlar; hiç kuşkusuz, dini, gündelik hayatlarının bir kazanç aracı haline getirmiş olanlar ya da kasıtlı hain veya cahillerdir.

    Tarikatların Kısa Tarihçesi.— Tarikatların kaynağı eski Hindistan ve Mısır'dır1 . Biruni, Hindistan'da yaptığı incelemelerde, Hint felsefesinin, İslama etki yaptığını açıklamıştır. Hıristiyanlarla Yahudilere, tarikatçılığın Mısır'dan geçtiği anlaşılıyor.

    Tarikatların islâm dünyasına Hıristiyanlıktan; tasavvufun da Hint felsefexsinden girdiğini sanıyoruz. İslâm mistizminin kökü Budacılığa, Pisagorculuğa, ilk çağ tarikatlarına, İskenderiye ekoluna kadar gitmektedir2.

    Tarikatlar, din baskısının arttığı dönemlerde, mezhep çekişmelerinden çıkan insanların da bir sığınağı olmuştur. Daha önce de açıkladığımız şekilde, tarikatlar, halk tarafından tutuldukları için islâm dünyasının her tarafını tarikatçıların yerleştiği tekkeler kaplamıştır. Tarikat büyüklerinin mezarları da "Türbe" yapılmış ve ziyaretgâh haline getirilmiştir. Oysa ki, Hz. Muhammed ölümünden önce mescitteki vaazında:

    "Sizden evvelki milletler peygamberlerin, velilerin mezarlarını ibâdet yeri yapmışlardır. Sizi bundan men ederim"3

    diye buyurmuştur.

    İslâm dininde mezar ziyareti, sadece bir hatırlama ve dua için yapılması gerekirken, bizans adetleri, zamanla islâmiyete de girmiş ve mezarlarda kandil yakmak, buralara bez bağlayıp adak adamak usulü yerleşmiştir. Türbelerde namaz kılmak dahil bu gibi şeyler islâmiyette mekruhtur. Böyle olmasına rağmen, bizde türbeler, günahlardan arınma, hastalıklardan korunma, belâ ve kazalardan savunxma, dileklere kavuşma yeri olmuş. Çocuğu olmayan kadın, şifa arayan hasta türbelerde derdine derman arar hale gelmiştir.

    Batıl inançlar çıkmazı.— Yakın tarihimizde padişahların, devlet adamlarıxnın ve komutanların fala, hurafeye, müneccime ve büyüye ve üfürükçülüğe inandıklarına tanık oluyoruz. XX.Y.Y. da II. Abdülhamit, vebanın ortadan kaldırılması

    1 F.H. Tökin-İslâm Tarikatları.

    2 Cemil Seni - Hz Muhammed'in Felsefesi Sn. 54.

    3 Büyük Dinler Ansiklopedisi Sh. 294.

    için hangi duaların okunması gerektiğini ilgililerden soruyor: Meşihat Müsteşarı "Şeyhülislamlık" salât ve selâmın veba illetine deva olduğu cevabını veriyor. Esseyit Davut Süleyman adında birisi de, cevaben: 9-10 yaşındaki çocuklar tarafından akşam ile yatsı namazları arasında minarelerde sure-i rahman okunmasıxnı salık veriyor1 .

    Bu ibret verici olaylar Türkiye'de XX.Y.Y da geçmiştir.

    Tekkelerde faaliyette bulunan her tarikatçının, kendine özgü bir de kıyafeti vardı. En önemli alamet, başa giyilen külahtı. Dervişler asa ve taber-yarım ay şeklinde olan balta taşırlardı ki, Hıristiyan papazlarından alınma bir usuldür. İnkılâp Kanunuyla bu özel giysiler de yasaklanmıştır. Atatürk diyor ki:

    "Uygarlık yolunda Türkiye: Şeyhler, dervişler memleketi olamaz. Ölülerxden yardım ummak, uygar bir memleket için yüzkarasıdır. (Nutuk 1927)

    Hz. Muhammed'te, müminlerin birbirlerine olan üstünlük iddialarını ve ölülerden yardım ummayı kınamıştır.

    Atatürk, ulusumuzun başına geçip, köhnemiş bir imparatorluktan yeni Türkiye Cumhuriyetini kurduğu dönemde, eskinin baş belâsı olmuş bu kurumları ortadan kaldırmak üzere bir seri inkılâplar yapmış ve bu arada lâikliğe geçişin önünde engel olan tekke, zaviye, tarikat ve türbedarlığı; üfürükçülüğü, büyücülüğü ve muskacılığı milli iradeye dayanarak kaldırmış; böylece, Türklüğün hem dinini ve hem de dünyasını kurtarmıştır.

    Atatürkçülüğün özünü derinden kavramış olması gereken cumhuriyet neslinin bugünkü yönetim kadrosu, bütün çıplaklığı ile ortada duran bu gerçek tabloyu değerlendirmeli ve gereken her türlü tedbiri almalıdır. Bu, onlar için bir uygarlık ve vatandaşlık borcudur.

    Dikkat edilirse, devlet makamlar! arasında sadece bir tanesinin başında "Cumhuriyet" sözcüğü vardır. Bu makamın adı "Cumhuriyet Savcılığıdır".

    O halde, Atatürk İnkılâp ve ilkelerinin tümünü ifade eden "Cumhuriyet" ve bu deyimin kapsamı içerisinde bulunan bütün inkılâplarımızın zedelenmeden korunması görevi, doğrudan doğruya "Cumhuriyet Savcılarına" verilmiş bir görevdir.

    Bununla beraber, cumhuriyetin kendilerine emanet edildiği bütün gençlexrimiz ve bütün Atatürkçüler, kendilerinin de birer Cumhriyet Savcısı olduklarını kabul etmeli ve Atatürk inkılâpları ile bağdaşmayan her düşünce, eylem ve davranışların karşısına dikilmelidirler. Bu Türk Milletinin tümüne verilmiş bir anayasa görevidir. Bu dikilme, elbetteki yasal yollarla ve fikir mücadele alanlarında olacaktır.

    Dini konuda Atatürk ne diyor:

    "Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum. Bilince karşı duran, gelişmeye engel hiçbir şeyi kapsamıyor. Halbuki Türkiye'ye bağımsızlıxğını veren bu Türk Milleti içinde daha karışık, uydurma, boş inançlardan ibaret

    1 Yıldız evrakı-6 Cemazüyilevvel 1311 ve 12 Kasım 1309.

    bir din daha vardır. Fakat bunları benimsemiş olan cahiller, acizler, sırası geldikçe aydınlanacaklardır. Onlar bu ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini yok etmiş ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız." (Söylev ve Demeçler C.lll, s.70)

    Atatürk'ün sözleri gayet açıktır. Boş inanç ve İslâmiyet dışı düşünceye, Türkiye'de hayat hakkı tanımayacağını ifade etmiş ve ifade ettiği gibi de yapmıştır. Gene Atatürk'ü dinleyelim:

    "Aziz arkadaşlar, bizi yanlış yola yöneltenler, fesatçılar, bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı, hep şeriat sözleriyle aidata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki ulusu esir eden, yok eden, çökerten fenalıklar, hep din kisvesi altındaki küfür ve mal'anetten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi din ile karıştırdılar. Halbuki, Tanrıya şükürler olsun ki, hepimiz müslümanız. Hepimiz dindarız. Artık bizim din gereklerini öğrenmek için, şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur..." (Söylev ve Demeçler, C.II)

    Şûra Suresinin 13'üncü âyetinde, "dini, birlik içinde tatbik edin,

    ayrılığa düşmeyin" bildirisi vardır. Tarikatçılar ise bu emre aykırı bir yol tutmuştur.

    Sonuç olarak: Yetişmiş bütün islâm hukukçuları, birçok konularda birleşemediklerinden, çeşitli İslâm devletlerinin ve bu devletler içindeki çeşitli mezheplerin şeriata ekledikleri ve şeriatdan çıkardıkları hüküm ve kurallar sonucu olarak tarikatlar kurulmuş, islâmi hukuk kuralları eski saflığını kaybetmiştir. Fıkıhçılarm (şeriat meselelerini çözen bilimciler) üzerinde birleşemedikleri türlü hukuki meseleler dolayısıyla, yüzyıllardan beri hiçbir İslâm devleti, Kur'an emirlerini aynıyla uygulamaya imkân bulamamışlardır. Bunun için, bugün uygarlaşma yolunda olan islâm ülkelerinde şeriat (dinsel esasa dayalı hukuk sistemi) kaldırılmış ve tarikatlar, fonksiyonunu kaybetmeye başlamıştır.

    Bunun en güzel örneğini, Türkiye'de Atatürk vermiş ve medeni kanunu kabul ederek hem şeriatı hem de tarikatları kaldırmıştır. Bunun dinsizlikle, kafirlikle bir ilişkisi yoktur.

    Kadın Hakları

    Hz. Muhammed, "Hayırlılarınız, kadınlarınıza hayırlı olanınızdır". Kadınlara kötü muamelede bulunmayın. Allahtan korkun", "Cennet anaların ayakları altındadır" buyuruyor. İslâmiyette, cennetten daha yüksek bir mükâfat olmadığına göre, dinimizin kadına tanıdığı hakların yüceliği ve önemi kendiliğinden anlaşılır. Buna rağmen hurafeye ve safsataya gömülen dini inançlarımızla, kadını, pazarda alınıp satılan bir mal haline getirmişiz ve kadını, adeta cemiyet ve toplum dışı bir varlık halinde görmemezlikten gelmişiz.

    Atatürk'ün, kadınlarımıza verdiği lâik anlayışa uygun çağdaş haklar, kur'an'ın da çoğunlukla tanıdığı, fakat yobaz kafaların onlardan geri aldığı haklardır. Toplum içinde kadının çalışmasını uygun bulmayanlar, yüzlerce yıldan beri en ağır tarım hizmetlerinde, tarlada çalışan kadınları görmemezlikten gelmektedirler. Issız dağ başlarında, dağda-bahçede, elinde çapası ile iki büklüm çalışan kadın; yobazın gözüne batmaz da; temiz pak giyinmiş, bir büroda hizmet gören, doktorluk. avukatlık veya öğretmenlik yapan okumuş kadın, onun gözüne mertek gibi batar. Hatta bu tip kadınlar, yobaz gözünde kâfir sayılır.

    Atatürkçülük; medeni kanunla Türk kadınına verilen hakları sonuna kadar savunmak ve hatta günün şartlarına göre bunu daha da yükseltip geliştirmektir. Kadınların da erkekler gibi çalışıp kazanmasını emreden şu ayet ile Atatürk ilkeleri arasında hiçbir uymazlık mevcut değildir.

    Nisa suresi, 32'nci ayet:

    "Allahın bazılarınıza diğerinden fazla verdiği mal ve makamı istemeyin, erkeklerin kendi kazançları nispetinde bir payı olduğu gibi, kadınların da kazançlarına göre payları vardır. Çalışın da tanrının fazlından ve kereminden isteyin."

    İslâm dininin kadınlara sağladığı haklardan bazıları ki, Atatürk de, Medeni Kanunla kadınlarımıza aynı hakları kesin olarak vermiştir. Bu haklardan bir kısmı şunlardır:

    1. Kadın kendi kişiliğine sahiptir.

    2. Kadın vesayete muhtaç değildir.

    3. Kadın hürdür; ergin olan bir müslüman kız, istediği ve dilediği ile
    evlenir.

    4. Kadının şahitliği ve kefilliği geçerlidir.

    5. Kadının alışverişi, erkeğin alışverişinden farksızdır.

    6. Kadının oyu geçerlidir. Dilediğine oy verir.

    7. Evli bir kadın erkeğin esiri değil, fakat âmiri de değildir. Kadın erkeğin
    eşidir. Kadın yuvasında söz sahibidir.

    8. Kadının pratik bilgi ve felsefesi geçerlidir.
    (Kadın, doktor veya filozof olabilir).

    9. Çalışmak, para kazanmak, bilim sahibi olmak, erkeklere olduğu kadar
    kadına da farzdır.

    Peygamber, kadının toplum dışı kalmasını, çalışmamasını, sırttan geçinen bir asalak haline gelmesini hadislerinde bildirmemiştir. Kur'an'da da böyle bir ayet mevcut değildir. İslâm tarihinde görülen kadın bilginler, kadırv vaizler, kadın hukukçular ve hatta askerlik alanında ve devlet işlerinde yüksek görevler almış çeşitli kadınların varlığı, islâmiyetin kadına tanıdığı hakların birer delili ve sonucudur.

    Medeni nikah.— Atatürk'ün kadına kazandırdığı haklardan en önemlisi, dini nikâh yerine medeni nikahın kabulüdür. Aslında bu her iki nikâh seremonisi arasında hemen hemen fark yok gibidir. İkisi de, iki tanık huzurunda, evlenen tarafların rızaları alınarak ve belge ile onaylanıp aktedilmek suretiyle icra edilir.

    Dini nikâhın yegâne farkı: Evlenen taraflar (karı ve koca), kendilerine bir başkasını vekil tayin edebilirler. Medeni nikâh, bu "vekil etme meselesini"sayısız mahsurlarından dolmayı kaldırmıştır. Medeni kanunla boşanma, birçok kanıtlara, birçok şartlara bağlanmıştır. Halbuki dini boşanma usulü, kadına pek az hak tanıyan bir sistem içerisinde cereyan ederdi. Bugünkü uygar çağda, kadın ve erkek eşitliğine dayanan bir ortamda, eski boşanma usulüne elbetteki yer yoktur.

    Miras ve kadın.— Medeni Kanun, kadın ve erkek eşitliğine dayanınca, miras işleri de bu eşitlik içerisinde olacaktır. Dini miras usulündeki oğluna "iki", kıza "bir" ölçüsü de, tabii olarak terk edilmiştir. Kız çocuklarının diri diri gömülerek öldürüldüğü bir çağda ve ortamda, İslâmiyeti yayan Peygamber, kişi eşitliğini ister istemez kız aleyhine 1/2 oranında tutmak zorunda kalmıştır. Medeni anlayışta ve Tann'nın kadına verdiği diğer birçok haklar karşısında, yeni miras kanunu, ruh itibariyle dini miras ile çelişki yaratamaz

    Başlık parası.— Bugün köy ve kasabalarımızın birçoğunda, kızlarımızı, hâlâ başlık parası ismi altında, bir para ile mal gibi alınıp satmalar devam etmektedir. Peygamberimiz cahiliye çağındaki bu töreyi ortadan kaldırmak, evlenmeyi kutsal ve hukuki bağlanma olarak kabul ettirmek için çeşitli telkinlerde bulunmuştur.

    Hz. Muhammed, cahiliye devrinde kızın babasına veya erkek kardeşine verilen ve adına "Mehir" denilen maddi fedakârlığı, bir düğün hediyesi haline getirmiş ve kızın ebeveynine değil de gelinin kendisine verilmesini sağlamıştır-

    Nisa Suresi 4'üncü âyeti "Nikâh ettiğiniz kadınların Mehirlerini gönül rızası ile verin" diye buyurur. İslamiyetteki "Mehri Muaccel" denilen ve evlilik öncesi kadına yapılan maddi yardımı ve "Mehri Müeccel" denilen boşanma halinde kadına verilecek tazminat, medeni kanunda "Nafaka" sistemiyle düzenlenxmiştir.

    O halde düğün hediyesi olarak verilecek para veya mal, gelinin ailesine değil kendisine verilmelidir.

    Atatürk, Medeni Nikâhla milletimizin bu kötü alışkanlığını da kanun dışı bırakarak, evlenecek kızın para karşılığı bir mal gibi satılmasını önlemiştir. Zaten din de bunu emretmektedir.

    İslimde boşanma.— İslâmda boşanmaya gelince: Bu hak, kayıtsız ve şartsız kocaya tanınmıştır. Kocanın "Boşadım" demesi, nikâhın bozulmasına yeterdi. Ancak bu kuralın yanı sıra, Peygamberimizin hadisinde, "Yüce Tann'nın sevmediği, helal kadını boşamaktır." "Kadınlarla evleniniz fakat, sonradan boşamayımz; zira ondan Rahmanın arşı titrer." demek sureti ile, Tanrı'nın boşanmaya razı olmadığını bildirmiştir. Medeni Kanun kadına da boşanma hakkı tanımıştır.

    Nisa, Nur, Ahzap, Talâk gibi, kadından ve aileden çokça bahseden surelerdeki âyetlerle ortaya konan ahlâki ve dini emirler, aile hukukunu ince bir merhamet duygusuyla korumuştur. Meselenin ruhu da buradadır. Medeni Kanunda bunu sağlamış; nikâh ve boşanmada aile birliği ve hukukunu korumak üzere bu ince noktalar daha sağlam esaslara bağlanmıştır. Atatürk, bu işlemden dolayı kuşkusuz. Tanrı katında mükâfatlandırılmış olmalıdır. Esasen birçok İslâm ilkelerinde, ailenin ve toplumun zararına olan "tek bir sözle boşanma usulü" kaldırılmıştır.

    Unvanların Kaldırılması (Ağalık ve Zadegânlığa Paydos)

    Soyadının kabulü.— 1934 yılına kadar Türklerin soyadları yoktu. Bu büyük bir eksikti. Vatandaşlar yalnız öz adları ile anıldıklarından, toplum ilişkilerinde sakatlıklar oluyordu. Evlilik birliğinin soyadsız olması çok sakıncalı idi. Öte yandan nüfus kayıtları karmakarışıktı. Askere alma işlerinden, iktisadi ilişkilere kadar soyadı yokluğu yüzünden büyük zorluklar çıkıyordu. 1934 yılında kabul edilen "Soyadı Kanunu" ile, her Türk'ün öz adından başka soyadı taşıması da zorunlu tutuldu.

    Aynı yıl eski unvanlar kaldırıldı; "Ağa, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi Paşa, Hanım, Hanımefendi, Hazretleri" gibi eski toplumsal zümreleri belirten unvanlar 2590 sayılı kanuna göre artık kullanılmayacaktı. Bugün bazı çevrelerde "Beyefenxdi" "Hanımefendi" gibi kullanılan deyimler, artık sosyal bir tabakanın işareti değil, yalnız bir müzakere ve incelik ifadesi olmakla beraber; Sayın Bay, Sayın Bayan sözcüklerini kullanmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.

    Bu suretle Ağalık, Beylik, Zadegânlık ve bu gibi soyu ile övünme (Aristokrasi ve kendini diğerinden üstün görme düşünüşü) önlenmiş oldu.

    Hz. Muhammed, bir hadisinde buyuruyor, diyor ki: "Bütün müminler kardeştir" Diğer bir hadiste de, "Müslümanlıkta ne şunun, ne bunun soyundan gelmekle övünme, ne de yerinme vardır." diye buyurur.

    Soyadı kanunu ile Atatürk; vatandaşlar arasında, birbirlerine karşı soy üstünlüklerini ileri sürerek övünmeye yol açan bu durumu ortadan kaldırmış, bütün fertleri kanun önünde eşit kılmıştır.

    Bugün, Türk Milletinin birlik ve beraberliğinin sağlanmasında, unvanların kaldırılması önemli bir aşama olmuştur.

    Unvanların kaldırılması.— Osmanlılıktan 1922 Türkiye'sine miras kalan sosyal düzen, genel hatlarıyla mütegallibe (zorbalık) ve ağalık sistemine dayanan bir sosyal düzendir. Anadan doğma asalet tahakkümü, kılıç tahakkümü, servet, din ve unvan tahakkümü içinde; ecdadımız, Osmanlılığın son döneminde zadeganlar ve avam olarak hemen hemen iki bölüme ayrılmış bulunuyordu.

    Sınıflar, kastlar ve zümreler halinde yaşayan toplumlar, dengeden yoksundur. Çağdaşlaşma yolunda Atatürk'ün yapmış olduğu inkılapların en önemlisini; Ağalığın, Zadegânlığın, Beylik, Şeyhlik, Dervişlik vb. soy ve zümre üstünlüğünü sürdüren unvanların ortadan kaldırılması teşkil etmiştir.

    Atatürkçülüğe Niçin Sahip Çıkmalıyız

    Atatürk inkılâp ve ilkelerine topluca bakarsak, Atatürk'ün yaptığı her şey ve yıktığı her şey ve çıkardığı inkılâp kanunları, bizim için birer ilke olmalıdır.

    Atatürk'ün milletimize kazandırdığı inkılâp ve yaptığı her ileri hamle, Türk gençliği tarafından sonsuza dek korunacak ve müdafaa edilecektir. Tâ ki, yaptığından daha güzelini bulup, Atatürkçülük çizgisi üzerindeki yerine koyuncaya kadar...

    Keza Atatürk'ün yıkıp milli sınırlar dışına çıkardığı her kötülük, her hurafe ve safsata bir daha sınırlarımızdan içeri giremez. Yıkılanların tekrar hortlamamasına dikkat etmek, Türk gençliğinin vazifesidir.

    Bütün bunlara biz "Atatürkçülük" diyoruz. Bu bir sistemdir, bir prensiptir ve yeni bir görüştür.

    Dünya milletleri, ister kapitalizm, ister sosyalizm görüşü ile ekonomilerini sosyal yaşantılarını düzenlemiş olsunlar, her iki taraf da yavaş yavaş karma ekonomiye, Atatürk'ün sosyal görüşlerine doğru kayarak, Kemalizm yönünde gelişme göstermektedir.

    Sömürge milletler, bağımsızlık savaşlarını, Kemalizm metod ve sistemi ile yürütmektedir. Rejimlerin şekli ne olursa olsun, her devlet kendi halkının kalkınmasını ve refahını sağlarken, Atatürk'ün ortaya attığı prensipleri gözden uzak tutamamaktadırlar.

    ilim adamları, "Dünya bir gün Kemalizm doğrultusunda birleşecektir" demektedir.

    Çağdaş uygarlığa yetişmek ve onu geçmek için, kurulmuş bütün müesseseleriyle, kadın haklarıyla, sosyal reformları, devlet idare tarz ve düzeni, demokratik görüş, Halkçılık, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Lâiklik, inkılâpçılık, ekonomik hamle, hürriyet ve bağımsız kavramlarıyla Kemalizm, Atatürk'ün kurduğu bir nizam ve düzendir.

    Atatürkçü düşünceye bağlı kalmamız ile milletimizin sosyal, politik ve ekonomik problemleri, diğer dünya uluslarının problemlerine nazaran daha hızlı, kolaylıkla ve dengeli olarak çözümlenme yoluna konulmuştur.

    Bu sistem, tüm olarak Atatürk ilkeleri olarak bizlere emanet edilmiştir. Buna sahip çıkmalı ve korumalıyız.

    Atatürkçülüğün ve onun ilkelerinin kaybolmasına göz yumarsak memlexketimiz 12 Eylül'den önce olduğu gibi her türlü tehlikeli istikâmetlere kayabilir. Bu nedenlerle Atatürkçülük, Türk milleti için bir yaşam felsefesi olmalıdır.

    kaynak : http://www.kemalistatilimbirligi.org/turhan.htm

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Bay X - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    İSTANBUL
    Mesaj
    2.170
    Rep Gücü
    37029

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    " Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir! '' M.K. Atatürk

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye atmaca34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    dünyadan
    Mesaj
    1.766
    Rep Gücü
    15313

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    sözlerine katılıyorum fakat çok eksik yorumların var.
    inanmak lafla olmaz teslim olmak gerekkir

    türk olmak kürt olmak laz veya çerkez olmak deyil ümmet olmak gerekkir.
    ALLAH RESULU hadisinde ne diyor içinizde en üstününüz ALLAH'dan en çok korkanınızdır.
    o veya budur demiyor ATATÜK ün bıraktıhı laiklikle bu günkü laiklik aynımı dersin şimdi herkes laikliğin arkasına saklanıp din düşmanlıhı yapıyor
    merhum akif şiirinde nasıl sesleniyor ARKADAŞ yurduma
    burda arkadaştan kasıt benim düşüncelerimi ve değerlerimi savunan herkes .o.bu.şu.deyil tüm ümmet .yorumlarını okursan daha güzel olur sanırım

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Üyecik handsome_89_53 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Nerden
    YALOVA
    Yaş
    28
    Mesaj
    40
    Rep Gücü
    14

    Exclamation ATATÜRKÜ VE CENNET VATANIM TÜRKİYE'Mİ ÇÇOOOOOOKKKKKK SEVİYORUM...VE SEV

    ARKADAŞLAR YOUTUBE NIN KAPANMASINA RAĞMEN ...
    BİZİM TÜRKLER HİÇ AKILLANMAYACAK Kİ ...

    SİTEYE FARKLI YOLLARLA GİRMEYE ÇALIŞIYORLA...

    SAHSEN DENEDİM VE ÇALISIOR...AMA BENİ BOZAR...ATATÜRKE YAPILAN HAKARET BENİM GÜZEL CENNET VATANIM TÜRKİYE'ME YAPILAN BİR HAKARETTİR...

    VE BÖYLE BİR SİTEYE BU VİDEO YU BARINDIRAN SİTEYE GİRMEYE ÇALIŞANLARI ŞİDDETLE KINIYOR VE VATANINI SEVMEYENLER OLARAK NİTELENDİRİYORUM...

    SON KEZ DE SUNU SÖLİİM... BU VİDEO HALA YAYINDA...BU NU İÇİNDE BARINDIRAN SİTEDEN TÜRK HALKINA HAYIR GELMEZ...

    TÜMÜNÜN İSMAİL YK NIN SARKISINDAKİ GİBİ ALLAH ....
    Konu handsome_89_53 tarafından (09-03-2007 Saat 04:50 AM ) değiştirilmiştir.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    11

    Cevap: ATATÜRKÜ VE CENNET VATANIM TÜRKİYE'Mİ ÇÇOOOOOOKKKKKK SEVİYORUM...VE SEV

    sene kaç oldu hala din ile ülke yönetimini birbirinde ayıramayan var. ibadet Allah ile kul arasındadır. ülke yönetimi ile ne alakası var. kimse din düşmanlığı asla yapmıyor. namaz kılana ibadetini yapana kim karıştı. ama örneği çok oruç tutmayanları kimler tartakladı. kimse kimseye karışamaz kimsenin sevabından da günahından da başka birisine ne. laikliği savunanlar asla dine değil yobazlığa karşı. bunu anlayamayanlara ne söylesen boş. sen Allah'a ibadetini yap kardeşim çevrendekilere göstermeye ispat etmeye çalışmana gerek yok. İnançlarınızı kullanıp sırtınızda gezenleri atın sırtınızdan. baş katile sayın, şehitlere kelle diyen, çiftçiye al ananı git diyenlere inanmayın artık.
    dil, din, ırk ayırmadan yüreğinde insan sevgisi olan tüm insanlara saygılarımla.

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    din ve vicdan özgürlüğü,her insanın en doğal hakkı olduğu gibi laikliğin de bir gereğidir.bu durum devletimizde anayasayla güvence altına alınmıştır.

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: ATARÜRK ve LAİKLİK

    laiklik ilkesine göre devlet,bireyleri,bir dine inanıp inanmamak hususunda serbest bırakır.bireylerin inancına ayin ve törenlerine müdahale edilemez.laikliğin sağladığı din ve vicdan hürriyeti sayesinde hiç kimse bir başkasının inancına ve ibadetlerine karışamaz,bunlara sahip olmasından ötürüde kınayamaz.atatürk bu konuyla ilgili olarak 'laiklik yalnız din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir.bütün yurttaşların vicdan,din ve ibadet özgürlüğünüde üstlenmek demektir.'
    laikliğin ilkesi devlet yönetiminde milli egemenliği esas alır.laikliğin gereği devlet,insanların dini inanç ve duygularının sömürülmesine izin vermez.atatürk din sömürcülüğü yapanlar hakkında 'softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir.dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir.işte bu duruma karşıyız ve müsade etmiyoruz.'

Benzer Konular

  1. Atatürk'e - Yalçın Korucu (Atatürk'e Şiir)
    Ezelden Beri Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-10-2012, 03:09 PM
  2. Yorum: 0
    Son mesaj: 10-11-2009, 10:08 AM
  3. Yorum: 41
    Son mesaj: 13-01-2009, 11:56 AM
  4. bu nasıl LAİKLİK?
    Mevt Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 12
    Son mesaj: 30-03-2008, 08:28 PM
  5. Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK / ATATÜRK ırkçımıydı?
    Alem-i Sır Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-12-2007, 06:15 PM
Yukarı Çık