1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 19
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Pasa'nın hayatından

    MERHABA!

    Erzurum, 3 Temmuz 1919... Ilıca'da Mustafa Kemal'in karşılanması...

    Konukların önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üzerine koyarak selamladı. Mustafa Kemal Paşa, yanıbaşına kadar geldiği halde heykel gibi duran bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Sohbete başlayan ihtiyar, göçmek zorunda kalıp Çukurova'ya indiklerini, ama kısa bir süre önce köyüne geri döndüğünü anlattı. Mustafa Kemal, o günlerin bu dönüşe pek uygun olmadığını işaretle:

    - "Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi?", diye sordu.

    İhtiyar hemen karşılık verdi:

    - "Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer, bir eken yüz biçiyor. Bize tarla verdiler, çayır da... Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzı kırıklar bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Hele bir göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlarmış? Memleketime sahip çıkmak için geri döndüm."

    70 yaşın üzerindeki tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses yine O'nun gibi tunç çehreli kahraman Paşa'nın gözlerini yaşarttı. Erler diyarı Erzurum'un bu koca yiğidine bakan Mustafa Kemal yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü:

    - "İşte bu millet vatanı kurtaracak!"
    ................

    Mustafa Kemal Paşa, 6 yıl sonra Erzurum'u tekrar ziyaret ettiğinde, kendisini karşılayanlara o aksakallı ihtiyarı sordu. Verilen cevap, yedi düvele karşı gözünü kırpmadan savaşan büyük askerin bir kez daha gözlerini yaşartacaktı:

    "İki oğluyla birlikte İstiklâl Kahramanları Şehitliği'nde yatıyor Paşam"...

    (Kurtuluş Savaşı'nın Kahraman Erzurumluları, Yunus Demirdöven, Sayfa: 126 - 127)

    DEVAM EDECEK...............

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!


    Ankara’ya son gidisimde bir aksam gazi, beni ankara palas’a götürmüstü. Sofrada bir kaç kisi daha vardi. Yedik, içtik, eglendik, gece yarisina dogru fransiz büyükelçisi pavyona geldi. Pasa bu elçiden hoslaniyordu. Sofraya çagirdi, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük sehirlerden, paris’ten söz açilmisti. Bu arada büyükelçi, gazi’ye:

    - ekselans, paris’i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi. Mustafa kemal pasa:

    - “nasil görmek istemem? Gençlik hatiralarimi tazelerim,” diye cevap verdi. Bu karsiliga çok sevinen büyükelçi:

    - “böyle bir seyahat fransa’yi çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan seref duyarim. En büyük fransiz zirhlisi bizi izmir’den alir. Akdeniz donanmasi emrimize verilir. Marsilya’ya çiktiginizda fransiz ordusu kumandaniz altina girer. Hükümdarlara yapilmayan bir törenle karsilanirsiniz.”

    Bu sözleri dikkatle dinleyen gazi:

    - “bu daveti siz kendiliginizden mi yapiyorsunuz, yoksa hükümetiniz adina mi konusuyorsunuz?” Diye sordu. Bu soru karsisinda büyükelçi hemen kendisini topladi:

    -”muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir seref sayar,” dedi.

    Gazi’nin yüzü degisti. Çok kesin bir dille:

    -”ekselans, paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karsilanacagim paris’i degil. Ben paris’e, dünyanin bu güzel sehrine, operalarini, tiyatrolarini, revülerini, zarif kadinlarini bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatiralarimi tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karsilanmak için degil.”

    Büyükelçi gaf yaptigini anlamisti, biraz sonra bir is uydurarak sofradan kalkti. Gazi’nin de nesesi kaçmisti.

    - “kalkalim çocuklar, sofraya çankaya’da devam ederiz,” dedi. Sofradakilerin çogunu pavyonda birakti yalniz iki-üç yakin arkadasini yanina aldi. Yolda kendisine :

    - “elçi çok fena bozuldu ama, söyledigine de söyleyecegine de pisman ettiniz” dedim. Artik kizginligi geçmisti:

    - “bana bak kemal, sen de basima kirk yillik diplomat kesilme. Adamin zihniyetini anlamadin mi? Bu avrupalilar bizi bir türlü kavrayamiyorlar. Adam beni bir sark emiri saniyor. Hangi donanmayi kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandasi altina veriyor? Bunlara kendimizi tanitacagiz, kim oldugumuzu ögrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam degilim çocugum” dedi.

    Atatürk, çok ince bir adamdi.

    Kemaalettin sami pasa’dan

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.

    Bir gün sofradakilerden biri:

    - Paşam, demişti, kimbilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kimbilir ne eşsiz anılarınız vardır.

    Atatürk güldü ve Conker’e döndü:

    - Nuri anlatsın, dedi.

    Nuri Bey her zamanki şakacı diliyle:

    - Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. Deminki soruyu soran kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin kez pişman oldu.

    - Aman efendimiz, diyecek oldu, Atatürk hemen sözünü kesti:

    - Bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdedir.”



    Merhaba!

    Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

    - Bu köşk kimin?

    - Kirkor'un...

    - Ya şu koca bina?

    - Yorgo'nun...

    - Ya şu?

    - Salomon'un...

    Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

    - Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:

    - Biz mi nerede idik? Biz Yemen'de, Tuna Boyları'nda, Balkanlar'da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk Paşam...

    Atatürk bu anısını naklederken:

    - "Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur" derdi.

    MAHMUT ESAT BOZKURT

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    7 yasindayken babasini kaybetti ve yetim kaldi. yalniz ve içine kapanik biri
    olarak yasamaya, oradan oraya sürüklenmeye basladi.

    8 yasinda okuldan alindi ve köyde yasadi. zamanini tarlalarda kargalari
    kovalamakla geçirdi.

    10 yasinda yüzü kanlar içinde kalacak sekilde, yeni okulundaki hocasindan

    dayak yedi. ailesi onu okuldan aldi. sinirden ve korkudan üç gün evinden
    çikamadi.

    17 yasinda hayalindeki okulun istedigi bölümü için gerekli not ortalamasini
    tutturamadi.

    24 yasinda tutuklandi, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek basina bir
    hücrede hapis yatti.

    25 yasinda sürgüne gönderildi.

    27 yasinda kendisinden bir yas büyük meslektasi, kendisinin de üyesi
    bulundugu dernegin çalismalari ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç
    önemsenmiyordu. dogdugu sehrin merkezinde rakibi törenlerle karsilanirken, o
    kalabalik arasinda yalniz basina olanlari izliyordu.

    30 yasinda kendisi baska sehirleri düsman elinden kurtarmaya çalisirken,
    dogdugu sehir düsmanlarin eline geçti.

    30 yasinda amiri, onu kendisinden uzaklastirmak için baska göreve atanmasini
    sagladi. yeni görevinde fiilen issiz birakildi. aylarca bos
    kaldi.

    37 yasinda böbrek hastaligindan viyana'da 2 ay hasta ve yalniz halde yatti.

    37 yasinda komutan olarak yeni atandigi ordu dagitildi.

    38 yasinda savunma bakani tarafindan görevinden atildi.

    38 yasinda bir toplantida giyebilecegi bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve
    baskasindan bir redingot ödünç aldi. ayrica cebinde sadece 80 lirasi vardi.

    38 yasinda kendisi için tutuklama karari çikarildi.

    38 yasinda en yakin bes arkadasindan üçü, onun kongre temsil heyetine üye
    olmamasi için oy kullandi.

    39 yasinda idam cezasina çarptirildi

    sonra ne mi oldu?

    42 yasinda türkiye cumhuriyeti cumhurbaskani oldu!

    Her sey seninle baslar- Mümin sekman

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Mustafa Kemal Pasa anlatiyor:

    Bir gün Makedonyalı yüzbaşı, kıt'a çavuşlarından birini bölük komutanı odasına çağırdı.
    Müfit'le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk genci idi.
    Yüzbaşı, gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı.
    Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:

    - Sen, diyordu, nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber efendimizin
    Mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin?
    Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin...

    Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu.
    Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının samimiyeti
    Okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı,
    Fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı.
    Göz pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü.

    Dayanamadım.

    - Yüzbaşı efendi susunuz! diye bağırdım.

    Birden şaşırdı, sözlerinin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu.

    - Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi. Ben de:

    - Evet, çok fena hakaret ettiniz, buna hakkınız yok.
    Bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi size göre yüce olabilir,
    Fakat biz Türklerin en büyük ve en asil millet olduğu, asla inkar edilemez bir gerçektir.

    Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı.

    Ve Ataturk diyor ki:
    "Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve
    Başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak,
    Kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır.
    Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve
    Tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır."

  6. #6
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesaj
    22
    Rep Gücü
    0
    yıllardır ayni NAKARAT.............

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Alıntı musanınkardeşi´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    yıllardır ayni NAKARAT.............
    Merhaba!

    Sn kamu gorevlisi Musa beyin kardesi uyemiz.
    Konuyu begenmediniz anlasilan.
    Hoslandiginiz konularin bir listesini asinda,
    Aralarindan bildiklerimizi yazalim.
    Boylece bir ortak paylasim buluruz.
    Yeter ki siz uzulmeyin.

  8. #8
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Kefen sıyrıldı ve...

    Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın yüzü ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları bozulmamıştı.Sanki uyuyordu... 8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı.Patalogdu. Arayan ise Ankara Valisi Kemal Aygün'dü... Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz."Prof. Mutlu önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti.Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar götürürüm, bu tarihi bir görev" dedi. Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti.

    Başbakan Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda da...Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu... Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu. Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı.Sanduka talaş doluydu. Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu,cesedi muhafaza için kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi yazılıydı.Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı.Sargıları açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.

    Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı. Menderes sapsarı olmuştu Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı:"Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi." Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı,ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan aktaralım: "Menderes çok heyecanlandı.Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı.

    En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi. Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser,orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle dedi:"Bu kâğıdı,Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi.Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstünekonmasını istiyor."Doç. Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle bir kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.Komiser kâğıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı. Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı. Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...

    Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı,12 askerin omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı.Radyodan naklen yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür.Ancak o törenden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naaşı da -diyelim bugün Lenin'in mozolesinde olduğu gibi öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan,geçici tahnitin bozulması şarttı. Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite,törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı.Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı.Bir başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında o törene katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk.Bu yazıda yer alan bilgilerin bir kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof.Dr. Kamile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor. Ata'nın yarım asır önceki son yolculuğu, sanırım bu ayrıntılarla daha da ilginç bir boyut kazanıyor.

    Atatürk'ü son görenler anlatıyor:

    'Yüzünde iki günlük sakal vardı'

    Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle anlattılar:
    • OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu." ' Gözleri aralıktı'
    • HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."

    devam edecek...................

  9. #9
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    Tarih 29 Ekim 1938... Başbuğ Atatürk'ün son günleri...

    Cumhuriyet Bayramı sabahı Boğaz vapurlarından birini kiralayan Harbiyeli gençler
    Atatürk'ün bulunduğu Dolmabahçe sarayının rıhtımına yaklaşmışlar,
    Büyük Türk'ü bir kez olsun görebilmek için haykırıyorlardı.
    Hasta yatağında yatmakta olan Atatürk zorlukla konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı.
    Kollarına girdiler. Pencere kenarındaki koltuğa oturunca vapurda bir kıyamet koptu.
    Gençler hep bir ağızdan Dağ Başını Duman Almış marşını söylüyorlardı.
    Bir kısmı üniformalarıyla denize atlayarak saraya doğru yüzmeye başladılar.
    Atatürk mırıldandı:

    "Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, hoşçakalın çocuklarım..."

    Yatağına dönerken yüzünü gören doktorları ve yardımcıları şaşkınlıklarını gizleyemediler.
    Türk'ün Büyük Başbuğu'nun gözlerinden ilk kez yaşlar akıyordu.
    Yedi düvelin ağlatamadığı Ata'yı, Harbiyeli evlatlarının sevgisi ağlatmıştı.


    DEVAM EDECEK...........

  10. #10
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    FATİH SULTAN MEHMET


    Birgün İstanbul ve İstanbul'un Fethi'nden konuşurlarken söz tabii Fatih'e geldi. Atatürk'ün tarihin kendi hakkında vereceği hükmü etrafındakilere sık sık sorduğu malumdur. Söz sırası yine gelmişti. Ortaya şöyle bir sual attı: "Tarih acaba benim mi, yoksa İkinci Mehmet'in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?" Bulunanların hemen hepsi: "Siz" dediler. Atatürk, böyle meselelerde daima olduğu gibi: "Niçin?" dedi.

    Sual sırası kendisine gelenler Atatürk'ün Fatih'ten çok büyük olduğunu ispat için akla gelecek ve gelmeyecek delilleri toplamakta birbirleri ile yarışa başladılar. Hatta bazıları: "Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş!" diyecek kadar ileri bile vardılar. Fakat, ne söylenirse söylensin, verilen cevapların Atatürk'ü hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu.

    Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi: "Efendim, tarih bir imtihan salonuna benzer. Karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri halledişine ve bundaki maharetine göre bir numara verir. Aşağı yukarı tarihin imtihanına çıkanların hepsi ayrı şartlar dahilinde, ayrı meseleler karşısında kalmışlardır. bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri ile karşılaştırmakla hükümlere varmak mümkün değildir. Fatih, karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze serilen meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz."

    Atatürk, bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: "Bravo!" dedi. Sonra, biraz evvel Fatih'i küçümseyen kişiye dönerek: "Sen halt etmişsin. Ben Fatih'ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih'in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi. Bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır, büyük..."


    devam edecek........

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Türklerin yarısı hayatından memnun
    YukseLL Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 8
    Son mesaj: 01-07-2011, 01:31 PM
  2. Hz. Ebu Bekirin Hayatından Bir Kesit
    deklem Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 22-10-2010, 03:40 AM
  3. PASA'nin ailesi
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-07-2010, 07:30 PM
Yukarı Çık