2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 19 Toplam: 19
  1. #11
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş;
    Sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları,
    “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.

    Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı;
    Sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı;
    Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti.
    Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı.
    Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya Türkleri:
    “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu.

    Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.

    Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi.
    Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi;
    Mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü.
    Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:

    - Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.

    On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen,
    Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti.
    Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi.
    Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik.

    “Hatay, Hatay! Seni kurtaran Büyük Türk, aynı zamanda senin şehidin oldu!”


    devam edecek......

  2. #12
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    Yalova'da uzun süre kaldık. Akşamları Atatürk'ün sofrası yine konuklarla dolup taşıyor,
    Birçok yurt sorunları bu sofrada görüşülüyordu.
    Bir akşam yerli malı kullanılması üstüne bir konuşma oldu. Herkes düşüncesini söylüyor,
    Yurtta yerli endüstrinin gelişmesi için büyük bir kampanya açılması,
    Herkesin yerli malı yemesi, yerli malı giyinmesi isteniyordu.
    Yerli Malı Haftası'nın açıklanışı da bu günlere rastlar.
    Atatürk, herkesin öne sürdüğü düşünceleri, her zamanki dikkatiyle dinledikten sonra:
    "Bundan sonra önder olarak benim de yerli malı kullanmam gerek.
    Gardroptaki elbiselerimi getirin.Köşkün önünde yakın" buyruğunu verdi.
    Herkeste bir sessizlik... O şen, gürültülü sofra sanki bir anda mezar sessizliğine bürünmüştü.
    Herkes birbirinin yüzüne bakıyordu. Sessizliği ilk önce, konuklar arasında bulunan
    Ulus Gazetesi Başyazarı Falih Rıfkı Atay bozmaya cesaret edebildi:
    "Paşacığım, elbiseleri yakmayın, birer tanesini bizlere verin. Biz de hatıra olarak saklayalım"
    Deyince, Atatürk hafifçe gülümsedi: "Peki" dedi. Orada hazır bulunan herkese
    Birer kat elbise verildi. Bir gün sonra Beyoğlu'nun tanınmış terzilerinden Arman,
    Yalova'ya getirildi. Atatürk, Köşk'tekilerin gözleri önünde yerli kumaştan elbiselerini kestirdi
    Ve diktirdi. O olaydan sonra Atatürk, elbiselerini hep yerli kumaştan seçip Arman'a diktirmiştir.
    Bir daha İsviçre'den kumaş gelmedi.

    DEVAM EDECEK............

  3. #13
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.

    Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.

    Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:

    - Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.

    Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:

    - Sık sık sana gelen kimdir?

    - Babam!...

    - Ne istiyor?

    Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:

    - Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki,
    vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?


    devam edecek..........

  4. #14
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!
    MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ANADOLU'YA GEÇİŞİ

    Mustafa Kemal Paşa Sivas'ta Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu) Karargahı'nda, Samsun'a gidişini Kılıç Ali'ye şöyle anlatmıştır (Ekim 1919):

    - "Ben tasarladığım programımı Şisli'deki evimin bir köşesinde oturarak ve birtakım pestenkerani anasırla görüşerek tatbik edebileceğime kani olmadığım içindir ki doğrudan doğruya milletle temasa gelmek istedim. Cevherini çok ala bildiğim ve çok sevdiğim milletimizin içinde ve onunla birlikte hareket etmeyi daha faydalı, hatta çok lüzumlu gördüm. Senelerden beri ıstırap içinde bulunan Anadolu'nun derhal varlığına karışmak elbette ki daha salim bir düşünce idi. Bundan dolayı 3. Ordu Müfettişliğine tayinimi temin ettim ve seyrisefainin küçük bir vapuruna binerek karargahımla birlikte alelacele yola çıktım. Bazı dostlarım bana İngilizlerin yolda gemiyi batırması ihtimali olduğunu söyledikleri halde kulak asmadım, kıymet vermedim.

    Hareketimiz gecesini, Karadeniz'de büyük bir fırtına içinde geçirdik. Fırtınada küçük vapur bazen mukavemetini kaybediyor, sulara dalıp gidecekmiş tesirini veriyordu. Bir aralık kaptan köprüsüne çıktım. Kaptana "Nasıl bir rota takip ediyorsunuz?" diye sordum.

    Kaptan bana:

    - "Muntazam bir rota takip etmek imkanı yok. Allah'a sığındık, gidiyoruz!" deyince:

    - Niçin böyle gidiyoruz diye sordum. Kaptan:

    - "Paşam, hareket için iki gün evvel emir verdiler. Gemiyi gözden geçirdim. Birçok noksanları vardır. Kalkamam dedim. Fakat kimseye dinletemedim. Pusulası yok, paraketesi bozuk, bu vaziyette rota mevzubahis olabilir mi? Cevabını verdi."

    Mustafa Kemal Paşa bunları anlattıktan sonra şunları ilave etti:

    - "Bizi böyle bir gemi ile yola çıkarmak bir cinayetti ve muhakkak bir ölüme göndermekti. İstanbul'daki temaslarımdan, gizli faaliyetlerimden ürken, endişeye düşen Ferit Paşa hiç şüphesiz ki bu cinayeti bilerek intikap etmiştir. "

    [Hakikaten Paşa bu görüşünde yerden göğe haklıydı. Nitekin Samsun'a ayak basar basmaz kendisine verilen telgraflarda bazı talimat olarak tekrar dönmek üzere İstanbul'a bir an evvel avdeti isteniyordu. Hatta bir bakımdan geminin rota takip etmeyişi, pusulasız oluşu hayırlı olmuştu. Çünkü geminin ya yedeğe alınıp getirilmesine, yahut batırılmasına memur edilen bir İngiliz torpidosu sırf muntazam bir rota takip edilmemesi yüzünden gemi ile karşılaşamamış, izini kaybederek vazifesini yapamamıştı.]



    devam edecek..................

  5. #15
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    YARIN CUMHURİYETİ İLÂN EDECEĞİZ

    Seçim yeni yapılmış, meclis yeni kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal'in beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi, kabineyi Çankaya Köşki'nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar'ın istifası karara bağlandı. Ertesi sabah haber, gazete manşetlerinde yer alacaktı. 28 Ekim gecesi, Çankaya'daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünki o akşam yemeğinin gündemini biliyordu. Sevgili Paşa'sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o akşam yaşanacak olayların şanına yaraşır olmasına özen göstermişti. Mustafa Kemal arkadaşalarına, yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş, yeni başkan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa'yı da bu çalışmaya davet etmişti.

    İsmet Paşa bu daveti bekliyordu. Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken, Mustafa Kemal bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak: "Beyler!" dedi. O da heyecanlı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu. Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda. "Beyler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!"

    Tek tek herkasin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerinde şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü: "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir. Bunu aAnayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız. Hazırlıklarımızı birkez daha gözden geçirmemiz lâzım." Gerçekten de iki arkadaş bütün gece süren çalışmalarını sabah ezanları okunurken bitirebildiler. İsmet Paşa, Mustafa Kemal'in ısrarıyla Çankaya Köşkü'nde kaldı, birkaç saat uyudu.

    devam edecek.............

  6. #16
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Oradan böyle geçilir!

    merhaba!

    İngilizler Çanakkale'de Anafartalar Grubu'nu mağlup edip de cepheyi sökemeyince,
    Yeni bir harekete giriştiler, bu cepheyi sağdan çevirmek istediler.
    Düşmanın planını bozmak için Kireç Tepe'yi tutmak lazımdı;
    Halbuki oraya giden tek bir dar yol savaş gemileri tarafından makaslama ateş altında tutuluyordu.
    Her an gülleler korkunç patlayışlarla ortalığı alt üst ediyor, ölüm saçıyordu.
    Bir insanın değil, bir kurlun bile geçmesine imkan görülemiyordu.
    Kireç Tepe'yi tutmak emrini alan Türk subay ve askerleri tereddüt içindeydiler; fırsat gözetiyorlardı.
    Fakat düşmanın ateşi bir an bile kesilmiyordu. Mustafa Kemal bu hali görünce siperlere koştu,
    Askerlerin arasına karıştı ve sordu: "Niçin geçmiyorsunuz?"
    İçlerinden biri cevap verdi: "Düşman ölüm saçıyor, geçilemez!"
    Mustafa Kemal zerre kadar korku ve tereddüt göstermeden: "Oradan böyle geçilir!" dedi
    Ve ileri fırladı. Mehmetçik artık durur mu? O da kumandanının arkasından ileri atıldı.
    Toz, duman, alev ve ölüm kasırgasını yaran askerler karşıya vardılar, tepeyi tuttular.


    devam edecek.................

  7. #17
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    İNÖNÜ ve MUSSOLİNİ

    İnönü İtalya'ya resmi bir ziyaret yapacağı vakit, Atatürk:
    "Sen Türkiye'nin Başvekili'sin. Mussolini de resmen İtalya'nın Başvekili'dir.
    Arada hiçbir fark tanımayacaksınız" demişti.
    Yoldaydık. İlk verilen programda Mussolini istasyona gelmiyordu.
    İnönü Roma'da yerleşince karşılıklı ziyaretler yapılacaktı.

    Türk Heyeti eğer program değişmezse yarı yoldan memlekete dönüleceğini
    İtalyan protokolcülerine haber verdi.
    Trende bir telaştır gitti.

    Roma'ya vardığımız zaman İtalyan Başvekili Mussolini, sırtında jaketayı ve
    Başında silindir şapkasıyla Türkiye Başvekili'ni bekliyordu.

    İTALYAN SEFİRİ

    İtalya'nın Akdeniz vilayetlerimize göz diktiği sıralardaydı.
    İtalyan Sefiri, Atatürk'ün huzurunda, Mussolini'nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti.
    Atatürk bir müddet dinledikten sonra:
    "Brikaç dakika sonra konuşalım..."
    diyerek öbür odaya geçmiş, tekrar döndüğü zaman,
    'Harp sahnelerinde harikalar yaratan Başkumandan' olarak, askeri elbiselerini giymiş bulunuyordu.
    "Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sefir hazretleri" dedi.
    Sefirin ne hale geldiğini söylemeye lüzum yok...

    FATİH SULTAN MEHMET

    Birgün İstanbul ve İstanbul'un Fethi'nden konuşurlarken söz tabii Fatih'e geldi.
    Atatürk'ün tarihin kendi hakkında vereceği hükmü etrafındakilere sık sık sorduğu malumdur.
    Söz sırası yine gelmişti. Ortaya şöyle bir sual attı:
    "Tarih acaba benim mi, yoksa İkinci Mehmet'in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?"
    Bulunanların hemen hepsi:
    "Siz" dediler.
    Atatürk, böyle meselelerde daima olduğu gibi:
    "Niçin?" dedi.

    Sual sırası kendisine gelenler Atatürk'ün Fatih'ten çok büyük olduğunu ispat için
    Akla gelecek ve gelmeyecek delilleri toplamakta birbirleri ile yarışa başladılar.
    Hatta bazıları: "Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş!"
    diyecek kadar ileri bile vardılar.
    Fakat, ne söylenirse söylensin, verilen cevapların Atatürk'ü hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu.

    Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi:
    "Efendim, tarih bir imtihan salonuna benzer. Karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir.
    Neticede verdiği problemleri halledişine ve bundaki maharetine göre bir numara verir.
    Aşağı yukarı tarihin imtihanına çıkanların hepsi ayrı şartlar dahilinde,
    Ayrı meseleler karşısında kalmışlardır.
    Bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır.
    Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri
    Birbirleri ile karşılaştırmakla hükümlere varmak mümkün değildir.
    Fatih, karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır.
    Siz de önünüze serilen meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz."

    Atatürk, bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede:
    "Bravo!" dedi.
    Sonra, biraz evvel Fatih'i küçümseyen kişiye dönerek:
    "Sen halt etmişsin. Ben Fatih'ten büyük olabilir miyim?
    Çok kereler Fatih'in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır.
    Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi.
    Bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır, büyük..."

    devam edecek......

  8. #18
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!


    1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı'nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker'i kastederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk'ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.

    Hep beraber Ziraat Bankası'nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;

    -Gazi paşam ! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz ! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.

    Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız ! Yahut benim bundan haberim yok ! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?

    Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;

    -Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır !

    Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım ! Sorumluluklarım vardır ! Bu sorumluluklarım altında konuşamam ! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

    Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye :

    -Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ?
    -Evet Paşam.
    -O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ?
    -Evet, görüyorum Paşa Hazretleri
    -Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam !

    Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı ! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir ! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.

    Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !.

    İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !

    Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !

    “Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar ? Manevi köprülerini sağlam tutarak ! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...

    Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..
    Bunları kim yapacak ?
    Elbette Biz..
    Nasıl yapacağız ?.
    İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri” , “Tarih Encümenleri” kuruluyor
    Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

    İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz ! Ama bunlar, açıktan yapılmaz ! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.

    İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok ! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

    Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.

    Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız !
    Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.
    Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap ! İdealler konuşulmaz, yaşanır !
    İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum !

    Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

    devam edecek..................

  9. #19
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Mustafa Kemal Atatürk bir tarihte Eskişehir’i ziyaretinde; yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih Bozok'a;

    - Bu çınarları hatırlıyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düşmüştü!... Eski hatıraları bir an tekrar yaşatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.

    Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince “Gazi” pek memnun oldu. Yaşlı kahveciye sordu:

    - Adın ne?...

    - Yusuf!...

    - Buralarda geçmiş harbi hatırlar mısın?...

    - Nasıl hatırlamam, paşam?... Maiyetinde çavuştum!...

    - Maiyetimde mi...

    - Bütün kuvvetlerin baş kumandanı değil miydin, paşam!... Hep emrinde savaştık.

    Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmişti. Aferin; Gazi Yusuf Çavuş!... deyince, eski asker el buğuladı:

    - Estağfurullah, paşam!... Gazi sizsiniz!...

    - Rütbe başka... Fakat harpten dönmüş iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!...

    Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuşa vermek lütfünü göstererek, ilave etti:

    - Şerefine Gazi Yusuf Çavuş!...

    - Şerefte daim ol paşam!...

    Ağlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:

    - Allahaısmarladık, silah arkadaşım!...


    devam edecek.........

Benzer Konular

  1. Türklerin yarısı hayatından memnun
    YukseLL Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 8
    Son mesaj: 01-07-2011, 01:31 PM
  2. Hz. Ebu Bekirin Hayatından Bir Kesit
    deklem Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 22-10-2010, 03:40 AM
  3. PASA'nin ailesi
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-07-2010, 07:30 PM
Yukarı Çık