+ Konuya Yorum Yaz + Yeni Konu Aç
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Eski Üye Nil@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Mesaj
    2.070
    Rep Gücü
    330

    AtatÜrk İlkelerİ

    CUMHURİYETÇİLİK

    TANIMI :

    Cumhuriyetçilik, devletin siyasi rejimi olarak Cumhuriyeti benimseme, Cumhuriyeti fazilet rejimi olarak tanımlama ve değirlendirme demektir. Cumhuriyetçilik siyasi rejim olarak Cumhuriyetten hareket eder Cumhuriyeti savunur.

    Cumhuriyet kelimesi arapça “cumhur” kelimesinden gelmiştir. Halk, ahali, büyük kalabalık anlamına gelir.

    Cumhuriyet kelimesinin Fransızca karşılığı “La republiqune”. İngilizce karşılığı ise “the republic”dir. Kelime latince kökenlidir ve “Res publica” kamuya ait şey, kamu anlamına gelir. “Res publica” deyimi, siyasi ve tarihi gelişimin etkisi altında, demokratik bir rejimde kamu ve halk hizmetlerinin görüldüğü bir devlet yönetimini belirlemek için kullanılmıştır.

    Cumhuriyette esas kural seçimdir. Cumhuriyet en büyüğünden en küçüğüne kadar devletin hizmetlerinin hepsinde veraset usulü kesin olarak reddeder, bu usul yerine seçim ve tayin usulüne koyar.

    Cumhuriyet, devlet reisliğinde yalnız veraseti değil, kayd-ı hayat şartını da reddeder. İktidara seçimle gelmiş olsa bile devlet reisinin bütün ömrü boyunca devlet başkanlığı makamında kalması şartı cumhuriyeti rejiminin mantığı ile bağdaşmaz.

    Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyet, egemenlik topluluğun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyette ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlaşılır.

    Cumhuriyet bir devlet veya hükümet şekli olarak da ifade edilir. 1921 Anayasamızın 29Ekim 1923’de yapılan değişikliğinde “Cumhuriyet” bir devlet şekli olarak belirlenmiştir.

    Devlet şekli olarak cumhuriyette egemenlik dar ve geniş bir kitleye aittir ve devlet başkanı da topluluk içinden seçilir. Egemenlik sahibi topluluk muayyen bir sınıf ise, bu tür cumhuriyetlere aristokratik cumhuriyet veya başka bir deyimle seçkinler cumhuriyeti denir. Kitle egemenliğe sahip topluluk ise buna da demokratik cumhuriyet adı verilir.

    Cumhuriyette esas kural, devlet başkanının ve kamu hizmeti görevlilerinin seçimle belirli süreler için iş başına gelmesi veya tayinle hizmete alınmasıdır.

    Demokrasi ile cumhuriyetin yakın ilgisi vardır. Her demokratik rejim cumhuriyet olmamakla beraber, demokrasinin en gelişmiş şekli, en ileri hüviyeti ile görünümü cumhuriyetle sağlanır. Demokrasi, devletin en yüksek organından en aşağı basamaklarına kadar halk iradesinin egemenliğine dayanır. Cumhuriyeti yaşatacak ve ayakta tutacak tek kuvvet ise yurttaşın siyasi olgunluğa ve ahlaki değerine dayanan kamu yararı düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi veya zümre yararına değil kamu yararına göre yönetilen devlet şeklidir.

    Atatürk İnkılâbı’nda Cumhuriyetçilik ana ilke ve esas değerdir. Çünkü Cumhuriyet, Atatürk İnkılâbı’nın bütün verimlerini temsil eden bir devlet ve hükümet şekli olarak değiştirilemez bir cevherdir. Bu ilke yeni Türkiye Devleti’nin temelidir. Bu yüzden 1924 ’lerden itibaren Türkiye Cumhuriyeti anayasamızda, meclislerde değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir ana kuruluş değeri ile korunmuş ve yerleşmişdir. Bu niteliği ile Cumhuriyet devlet düzen ve yönetiminde şahsilik ve keyfiliğin hakim olmasını önleyen en sağlam teminatıdır. Ayrıca Türkiye’de siyasal iktidarların el değiştirilmesi ve dağılması bakımından sosyal yapı üzerine en kuvvetli şekli etki yapan Atatürk ilkelerinden Cumhuriyetçilik yeni Türk devletini yaratan Türk İnkılâbı’nıon siyasal görüşüdür.

    Temelde ekonomik olmaktan çok siyasal ve ideolojik olarak başlayan Türk İnkılâbı çok siyasal mekanizmalar yönünden Cumhuriyetçiliği tüm atılımların itici gücü yapmışdır. Bu nedenle Cumhuriyetçilik bütün Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının temel ilkesi ve ana değeri olmuştur. Cumhuriyetçilik devlet düzeninde ve yönetiminde millet iradesinin egemen olmasıdır. Bu açıdan devlet hayatında kişisel otorite ve keyfiliği öneminin güvencesi olmuştur. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi hürriyet, eşitlik ve adaletin dayanağı milli egemenliktir.

    O millet ve ülke adına tek başvuru mercii T.B.M.M. kabul etmiş bu meşru milli ve doğal hakkın hiçbir kişi ve kurula devredilemeyeceğini belirtmiştir. Cumhuriyetçilik siyasal bir düzen olarak doğmuş daha sonra beraberinde ekonomik sosyal ve kültürel düzenlemelerine de beraberinde birlikte getirmiştir. Cumhuriyet düzeninde ekonominin halkın yararına düzenlenmesi refahın yayılması ve kültürün geliştirilmesi esastır. Cumhuriyet rejimi vatandaşların kendilerini geliştirebilmeleri için gerekli tüm şartları hazırlamakta yükümlüdür.

    Kla*** devlet nazariyecileri, her devlet şeklini, kendisini uygun bir davranış ilkesine, bir prebsibe dayandığını, bu ilkeye uyulmadığı taktirde devletin bozulacağını ve çöküntüye gideceğini ileri sürmüşlerdir. Bu prensiplere çağdaş siyasal bilim terminolojisine uygun olarak, bir siyasi rejimin dayandığı temel siyasi değerler sistemi adı verilir. Bu konuda derin gözlemlerde bulunmuş olan ünlü Fransız düşünürü Montesquieu’ye göre despotizmin prensibi korku, monarşinin prensibi şeref, demokrisinin prensibi ise fazilettir.

    Türkiye’de cumhuriyet batılı anlamda modern cumhuriyet olmanın niteliğine taşıyabilecek nitelikte gelişmiştir. Cumhuriyet ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasi rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi herkesin kanun önünde eşitliği Türkiye Cumhuriyeti’nin bir özelliğini teşkil etmiştir. Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlarımıza toplum hayatında eşit haklar sağlama seçme ve seçilme hakkında eşit şertlarla kullanma Türkiye Cumhuriyeti’nin özelliğidir.

    Türkiye’de cumhuriyet istikrarlı bir siyasi rejimin yerleşmesine neden olmuş barış ve güvenlik devlet politikasının esasını teşkil etmiştir. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” parolası, bir devlet politikası olduğu kadar cumhuriyet siyasi rejiminin bir niteliği olmuştur. Amerika’da yayınlanan The Washington Post” gazetesi 7 Ekim 1923 tarihli Editorial Society – Second Part, kasmında, yakında Türkiye’de cumhuriyetin ilan edeceği haberini vermekte ve bu kararı sağduyunun bir zaferi olarak değerlendirmektedir. Aynı yazıda Türk örneğinin diğer Avrupa ülkelerince de izlenmesini dilemektedir. Aynı gazete 1 Kasım 1923 tarihli sayısında, “Türkiye’deki cumhuriyetin ilanı Avrupa’daki politik gelişmelere ters düşüyor. Türkiye’de diktatörlükten demokrasiye gidiliyor” diye övgüde bulunmuştur.

    Cumhuriyetçiliğin en başta gelen niteliği Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinde yansır. Çünkü; çağdaş Türk Devleti’nin dayandığı temel prensiplerden biri olan ilkenin en iyi korunduğu ve gözetildiği yönetim cumhuriyet yönetimidir.

    Millet tarafından millet adına devleti idareye memur edilenler için, gerektiğinde millete hesap verme zorunluluğu, laubalilik ve keyfi hareketle bağdaşmaz. Halbuki kuvvetin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini ve yalnız O’na karşı ahirette hesap verebileceğini varsayan devleti, ülkeyi miras kalma mal, mülk gibi kabul eden hükümdarlar şekli demokrasiye milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği husustur.

    Atatürk üstün sezgisi ile cumhuriyetin dayandığı ahlaki prensibin “fazilet” olduğunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Cumhuriyet nedir ve sultanlıktan farkı nedir?

    Cumhuriyet, fazileti ahlakiyeye müstenit bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık korku ve tehdide müstenit bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskar insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide, müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir.

    Cumhuriyet ve monarşi arasındaki temel değer ve zihniyet farklarından biri de cumhuriyetin “vatandaşlık”, monarşinin ise “uyrukluk” kavranmalarına dayanmasıdır. Ne kadar sınırlandırılmış ve anayasalaşmış olursa olsun her monarşide geçmişten kalan ve çağdaş eşitlik anlayışıyla bağdaşmayan bir takım ayrıcalık kalıntıları vardır. Mesela monarşilerde hükümdarın şahsi kutsal ve sorumsuz sayılır. Hükümdarın suç işleyemeyeceği ve hata yapmayacağı varsayılır. Demokratik rejimin beşiği İngiltere’de bile bu ilke “Kral hata yapamaz” vecizesiyle ifade edilir. Cumhuriyet ise bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları temeline dayanır.

    MİLLİYETÇİLİK

    En gelişmiş toplum düzeni olarak millet, insanlık ailesi içinde belirli tarihi aşamalardan geçerek oluşmuş bir düzeni ifade eder. Milliyetçilik de millet gerçeğinden hareket eden, bir fikir akımı ve en geçerli sosyal politika prensibidir. Milliyetçilik millet gerçeğine dayanmaktadır.

    Millet her şeyden önce ortak bağları olan bir insan topluluğudur. Toplum hayatında erişilen son merhaledir. Şuurlu topluluktur. Tarihi ve sosyolojik bakımdan bir aşamaya ulaşmış ve belirli nitelik ve şartları olan bir topluluktur.

    Millet olmayı Gerektiren Unsurlar :

    *Millet, sınırları tarihte hazırlanmış ve mücadelelerle çizilmiş olan bir vatana dayanır. Vatan, milli varlığın heyecan kaynağı olmasından, toplumsal varlığımızın devamını ve düzenini sağlamış olması bakımından millet olmanın vazgeçilmez bir unsurudur.

    *Millet, bu vatan üzerinde aynı dille, aynı duyguyla bir kültür birliği kuran, bir bütün haline gelmiş, şuurlu halk kitlesidir.

    *Milletin oluşmasından, vatan birliğinin yanı sıra dil, kültür ve ideal birliğinin de önemli rolü ve yeri vardır. Birbirlerini anlayan insanların bir arada yaşamayı daha kolay hale getirebildikleri bir gerçektir. Ortak anlaşma vasıtası olarak dil birliği, millet varlığına en kuvvetli bir basamaktır.

    *Kültür birliği de milleti meydana getiren unsurlarda önemlidir. Milli kültür, milletin yaratıcı kuvvetlerini geliştirmek için yapılan hazırlıkların bütünüdür. Her milletin kendi sınırları içinde kendi şartlarına ve ihtiyaçlarına göre meydana getirdiği medeniyet o milletin kültürüdür.

    *İdeal birliği insanları birbirine yaklaştırır, ortak idealler dayanışma duygusunun da canlanmasına vesile olur.

    Milliyetçilik, kendilerini aynı milletin üyesi sayan kişilerin duydukları bir arada, aynı sınırlar içerisinde, bağımsız bir hayat sürmek ve teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteğidir.

    Milliyetçilik, yani millet duygusu bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerin mazideki hem parlak başarılarına, hemde felaket ve ızdıraplarına karşı derin bir ruhi bağlılık ve hürmet hissidir. Milliyetçilik sadece ortak geçmişe bağlılık değil, istikbale yönelik amaç, paye ve düşünceler açısından da birliktelik ifade eder.

    Nitelikleri :

    *Mantıki düşünceye, sağduyuya ve adalete dayanır. Kültürlü fert ve milletlerin milliyetçiliğidir. Başka milletlerin de hürriyetine, istiklaline hürmet eder.

    *Sosyolojik ve p***olojik esaslere dayanır. Kafatası ve kan tahlili ile uğraşmaz. Eşit değerler arar, hürriyetçidir.

    *Üstün millet - aşağı millet nazariyesini reddeder. Kendi milletinin diğer milletler üzerinde hukuk, hürriyet ve adalet esaslarına aykırı bir yolda tahakküm hakkı olduğunu iddia etmediği gibi, diğer devletlerin de kendi milleti üzerinde tahakküm teşebbüslerini de fikirle, kalemle, gereğinde silahlı mücadeleyle reddeder. Modern milliyetçilik saygı esasına dayanır, barışçıdır.

    *İdealist bir nitelik taşır ve iyimserdir.

    *Modern milliyetçilik, sınıf, zümre ayrılığına ve sınıfların tahakkümüne karşıdır.

    *Modern milliyetçiliğin bir diğer özelliği de bilime dayalı olmasıdır.

    *Demokrasiye yer vermesi ve demokratik bir nitelik taşımasıdır. Şuurlu milliyetçilik ancak hür ve demokratik milletlerde inkişaf edebilir.

    *Irkçılık, kozmopolitizm, mukaddesatçılık, şövenizm, totaliter milliyetçilik ve komünizm gibi akımlara karşıdır. Bu akımlarla milliyetçiliği bağdaştırmak mümkün değildir.

    Modern anlamıyla değerlendirilen milliyetçilik insanlığın gelişmesinde her milletin kendine düşen payı gerçekleştirmesiyle medeni insanlığa katkıda bulunmuştur. Milliyetçilik, hayatiyet ve gelişmesini her memleketin özelliğine, her milletin kendine özgü karekterine göre geliştirecek bir nitelik taşımaktadır.

    Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı :

    Kaynağını Türk Milleti’ne olan sevgi, inanç ve güvenden almaktadır, birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır.

    Millet, milli irade ve milli bağımsızlık çok önemli rol oynamaktadır. Milliyetçiliğin hukuki yönden görünümü olarak, bir yandan milli egemenliğe ve milli bağımsızlığa dayanır.

    Atatürk, hürriyet mücadelesi yapan topluluklara kurtuluş ümidi ve aşkı verdiği gibi, kurtuluşun yolunun da milliyetçilik olduğunu göstermiştir.

    Birleştirici, yapıcı, yaratıcı, insani ve medeni bir milliyetçilik anlayışı Atatürk’ün fikri yapısının temel dayanağını teşkil etmiştir.

    HALKÇILIK

    1. Halkçılığın Tanımı ve Nitelikleri

    Halkçılık, halkın halk tarafından halk için idaresidir. Halkçılıkta asıl önemli olan halkın kendi kendini demokratik esaslara uygun olarak yönetmesidir. Halkçılıkta devletin siyasi rejimi, halk tarafından ve halkın menfaatine kullanılır. Bu bakımdan halkçılık gerçek demokrasinin gerçekleşmesi ve yerleşmesi amacına yönelik olur.

    Halkçılığın temelinde halk vardır. Halk gerçeğinden hareket eder. Toplum düzenini halkın yararına korumayı öngörür.

    Halk kelimesi kullanılış amacına göre anlamlar ifade eder. Bir anlamda Türkiye halkı, Türkiye’de yaşayan insan topluluğudur. Yabancılar da halk deyimine dahil olurlar. Diğer anlamda Türk halkı denildiğinde Türkiye’de yaşayan, millet bağı ile devlete bağlı bulunan insan topluluğu anlaşılır. Bu anlamda millete halk arasında yakın bir ilişki vardır.

    Türk inkılâbının anlayışına göre halk ile millet arasında bir birlik, bir eşdeğerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma duygusu ile bilinçlenmemiş halidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun belirli amaçlara ve hedeflere yönelerek bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar. Türk halkı, Türk Devleti’nin beşeri unsurunu oluşturur. Türk milleti, Türk halkının, Türk bilinci ile gelişmesiyle siyasi ve sosyal planda değer kazanmasıdır. Türk milleti halklardan teşekkül etmiş değildir. Bunun sonucu olarak Türk Devleti’nin beşeri unsurunu halklar meydana getirmez.

    Türk inkılâbının halkçılık anlayışı Marksist teorinin halkçılık anlayışından farklıdır. Marksizm’e göre proleterya diktatörlüğünün ötesine yeryüzü cinneti diye vasıflandırılan sınıfsız bir komünist toplum vardır ve son aşamadır. Yeryüzü cinneti denilen bu aşamada mutlak eşitlik ve gerçek hürriyet mevcuttur. Burada komünist toplumu bir ütopya olup olmadığını bir yana bırakarak son aşamada teorik olarak vardığı sonuç sınıflara yer vermeyen mutlak eşitliktir. Halbuki Türk inkılâbı anlayışı ile millet potası içinde topluma imtiyazsız ve sınıfsız bir hale getirmek, kanun önünde herkesin eşitliğini savunmakla daha başlangıçta yeryüzü cenneti vaatleri yapmadan bunları gerçekleştirmeye çalışmıştır.

    Türk inkılâbının halkçılık anlayışında, tarihi, sosyal, hukuki ve siyasi bir gerçek olan millet yerini ve değerini kaybetmeden halkçılığı oluşturması ile tezatlardan arınmış modern bir toplum olacaktır.

    Halkçılık milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Aynı zamanda milliyetçiliğin sosyal politika bakımından da bir gerekçesidir. Halkçılık milletin vicdanıdır. Milliyetçilik idealleri etrafında toplumun birliğini sağlama vasıtasıdır. Gerçek anlamda millyetçilik halkçılığa dayanır, halkçı bir nitelik taşır.

    Atatürk’ün halk devletinden anladığı her türlü imtiyazlara son veren, halkın iradesi ile oluşan devlet anlayışıdır. Fertler arasında eşitlik olduğu kadar demokrasi anlayışı da yer almaktadır.

    Halkçılığın birinci unsuru demokratlıktır. İkinci unsur milletin genel hakları dışında hiç kimseye veya topluluğa ayrıcalık tanımamasıdır. Üçüncü unsur ise sınıf mücadelelerini kabul etmemektir.

    Halkçılık ilkesi hem devlete, hem de topluma ekonomik sorumluluklar yüklemiştir. Devlet, vatandaşın sorunlarını çözmek ve hayat seviyesini yükselterek tedbirler almak zorundadır. Toplum ise daha çok çalışmak ve üretmek için çaba harcamalıdır.

    2. Halkçılığın Türk Toplumu’na Sağladığı Yararlar

    *Halkçılıkla Milli Egemenlik tama olarak gerçekleşmiş ve demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunmuştur.

    *Toplumda barış ortamının kurulması sağlanmıştır.

    *Bu ilke ile Türk toplumu yönetime katılma, kanunlar önünde eşit olma ve devletin imkanlarından eşit olarak faydalanma olanağına kavuşmuştur.

    *Halkçılık kalkınmayı hızlandırmış, zayıf bir ekonomik mirastan bügünkü Türkiye’yi oluşturmuştur.

    LÂİKLİK

    Milli mücadele ile bağımsızlığana kavuşmuş olan Türk milleti bu savaşın hemen bitiminde, medeni bir devlet olarak, yaşamak niteliğini kazanma yolunda dini devletten sıyrılmış, lâik devlet niteliğini kazanmıştır. Lâiklik Türk inkılâbında kademe kademe gerçekleşmiş, devlet, hukuk ve öğretim sistemlerinde kendini göstermiştir. Cumhuriyet idaresinde devletin ve hukukun lâikleşmesi, yeni kurulan modern devletin esas prensibini ve inkılâbında esas hedefini teşkil etmiştir. Bu bakımdan lâiklik, lâik devlet anlayışı, Türk inkılâbının bir esas prensibi olarak gerçekleşmiş, 1937 de yapılan bir değişme ile Anayasada yer aldığı gibi, 1961 ve 1982 Anayasada devletin temel niteliği olarak 2. maddede de sayılmıştır.

    Lâikliğin Tanımı, Nitelikleri ve Tarihçesi


    Lâikliğin Tanımı : Lâik kelimesi, Fransızca “laic”, “laigue” kelimesinden gelmektedir. Kelimenin latince aslı ise “laicus” olup lügat anlamıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, kurum demektir. Lâik teriminin din düşmanlığı ve dinsizlikle bir ilgisi yoktur. Bu kelime bize meşrutiyet yıllarında girmiş ve dilimize ladini diye tercüme edilmiştir.

    Lâik ve Nitelikleri

    Lâiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve her vatandaş için vicdan hürriyetinin sağlanması demektir. Daha açık ve doğru deyimle lâiklik, dini ve dünyevi otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin siyasi, hukuki ve sosyal düzenini sağlanmasında dini inanç yerine aklın hakimiyetine yer verilmesidir. Lâik devlet, kişinin dini inanç ve ibadetine karışmadığı gibi kendisi de kendi adına da dini törenler yaptıramaz. Lâik devlette din ve vicdan hürriyeti vardır. Lâik olmayan devlette yani teokratik devlette din ve vicdan hürriyeti yoktur, bunun sözü dahi edilemez. Lâik devlet dine bağlı devlet değildir ama din düşmanı bir devlette değildir.

    Türk İnkılabına Göre Lâiklik

    Atatürk’e göre “lâiklik” yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü demektir. Atatürk’e göre “lâiklik” asla dinsiz olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülük ile mücadele kapısını açtığı için, gerek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Lâikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğru kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olmaz.

    Lâikliğin Tarihçesi

    Devlette din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde görünür. Dine bağlı devlet sistemi, devlet bağlı din sistemi ve Lâik sistem. Dine bağlı devlet sisteminde, dini reis aynı zamanda devletinde reisidir. Uhtrevi (Ahirete ait) ve cismani (dünyaya ait) kudret aynı şahısta toplanmıştır. Osmanlı devleti dine bağlı bir devlettir. Devlete bağlı din sisteminde, din kurumu devlete bağlıdır. Din devlet otoritesinin baskısı altındadır. Lâik sistemde ise dini ve dünyevi otoriteler ayrılmıştır. Lâik devlet vatandaşlarının dünyaya ait beşeri ihtiyaçları ile ilgilenen ve bunları karşılamağa çalışan devlet demektir. Lâik devlette dini işler özel işler sayılmıştır. Lâik devlet sisteminde din ve vicdan özgürlüğü vardır ve en geniş şekilde uygulanır.

    Türk İnkılabında Lâikliğin Gelişmesi ve Anayasalara Giriş

    Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin lâik hukuk devleti olarak milletlerarası camiada yer alması uzun bir gelişmenin sonucu olmuştur. Tarihi, siyasal ve sosyal şartlar yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetini lâikliğe yöneltmiştir. Lâiklik fikri Türkiye de birden bire ortaya çıkmamıştır. Safha safha gelişmiştir. Eski Türk devletlerinde bunun hazırlıkları yapılmıştır. Türkler göçebe ve savaşçı bir ulus olduğundan bağnaz olmamışlardır. Çeşitli kültürleri kendi görüşlerinde eritmeye başararak gittikleri yerlerde üstünlüklerine kabul ettirmişlerdir. İslamiyeti benimsedikten sonra daha yaratıcı olmuşlardır. Bu yaratıcılık felsefe alanında da kendini göstermiştir. Hilmi Ziya Ülkene göre, İdil-Ural havzasında uzun süre hakim olan hazarlar kendi müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Şamani Türk uyruklarını idare etmek için dört ayrı vezir kullanmakta idiler. Bu da onların inanç hürriyetine ne derece riayet ettiklerini, kanunlarla dini ayırdıklarını gösterir.

    Atatürk’ün Din ve Lâiklik Anlayışı

    Büyük bir devlet adamı ve inkılâpçısı olan Atatürk, insana ve insanın toplumsal ilişkilerine büyük değer vermektedir. Atatürk’e göre “Din bir vicdan meselesidir” dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Atatürk’ün karşı olduğu taasuptur, gericiliktir, din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmasıdır. “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor kaste ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.” Atatürk’e göre din vardır ve gereklidir. Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. İslam dinine büyük önem ve değer veren Atatürk, islam dininin akıl ve mantığa yer verdiği mükemmel bir din olduğunu ifade etmektedir. Bizim dinimiz en makul ve en tabi bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabi olması için akla fenne ilme ve mantığa uymasıdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafaza hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak gören dini emirlere uygun bir harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da mekteptir.

    Lâiklik İlkesinin Değerlendirilmesi

    Türkiye’de devletin lâikleştirilmesi toplum hayatında lâik değerlere yer verilmesi dinin devlet hayatında siyasi bir fonksiyon ifa etmesine kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Ancak din işleri, bir kamu hizmeti sayılmış Diyanet işleri başkanlığı devlet teşkilatın arasında yer almıştır. Türkiye dini siyaset karıştıran devlet sistemini ızdıraplarını her memleketten daha çok çektiğinden din işleri ve kurumları Cumhuriyet rejiminde tamamen başı boş bırakılmamış mevzuatı ve teşkilatı ile kontrol altında tutulmuştur.

    DEVLETÇİLİK İLKESİ ve ATATÜRK DÖNEMİ
    EKONOMİK FAALİYETLER

    a) Ekonomik Faaliyetler


    Türk İstiklâl Savaşının başarıyla sonuçlanmasından sonra İzmir’de geniş kapsamlı bir “İktisat Kongresi” yapılmıştı. Çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi kesimlerini temsil eden 1135 kişi kongreye katıldı. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasındaki kongrede çeşitli kararlar dışında genel nitelikli bir iktisat politikası da kabul edildi. Bu kongrede sanayinin teşvik edilmesi, kredi imkânlarının geliştirilmesi, yerli sanayinin kurulması, ticaret bankası kurulması, tekelciliğe karşı mücadele edilmesi, kredi sağlanması, aşar vergisinin kaldırılması, asgari ücretin belirlenmesi, kaza ve hayat sigortası ile ilgili konularda önemli kararlar alındı.

    Kongrede alınan kararlar gereğince bazı kurumların oluşturulması yoluna gidildi. Bu kurumların arasında; Bankalar, Tekel, Devlet Demir Yolları, İstatistik Genel Müdürlüğü gibi kurumlar vardı.

    İş Bankası

    Kurucularının başında Atatürk’ün bulunduğu İş Bankası, 26 Ağustos 1924 tarihinde bir milyon lira sermaye ile kurulmuş özel bir kurulmuştur. Celal Bayar’ın ilk genel müdür olduğu banka, devletin de geniş desteği sağlandı.

  2. #2
    Eski Üye Nil@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Mesaj
    2.070
    Rep Gücü
    330
    Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası

    19 Nisan 1925 tarihinde kuruldu. Osmanlı Devleti’inden devredilen devlet teşebbüslerini geçici olarak yönetip, yenilerini kuracak olana bu banka, bankacılık ve madencilik faaliyetlerini yürütecekti. Bu kuruluşun günümüzdeki adı, Etibank’tır.

    Özel kesimin fazla varlık gösteremediği bu dönemde devlet tarafından gerçekleştirilen yeni kuruluşları ve kanunları şu şekilde sıralayabiliriz.

    1. Eski Reji idaresinin satın alınması ile oluşturulan “Geçici Tütün İdaresi”

    2. İspirto ve alkollu İçkiler tekeli (1926)

    3. Devlet Demiryolları ve Limanlar Genel İdaresi (1927)

    4. İstatistik Genel Müdürlüğü (1926)

    5. Emlak ve Eytam Bankası (1926)

    6. İstisat Vekaletinin Kurulması (1928)

    7. Gümrük Tarife Kanunu’nun yürürlüğe konulması (1929)

    8. Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları Kanunu (1929)

    9. Türk Parasının Kıymetini Koruma hakkında kanun (1929)

    10. Merkez Bankası Kanunu (1930)

    11. Sanayi Teşvik kanunu (1929)

    b) Atatürk’ün Devletçilik İlkesi

    1923’lerde uygulamaya konulmayan devletçilik politikası, bazı yeni şartların hızlandırıcı etkisiyle 1930’larda ele alınabilmiş ve benimsenmiştir. Çünkü bu dönemde özel kesimin ülke sanayini gerçekleştirebilmesi imkânsızdı. Atatürk bu durumu tespit etmiş ve Türkiye’de ancak devletçilik uygulamasıyla sanayinin geliştirileceğine inanmıştı. Bunun üzerine 1931 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına alınan devletçilik ilkesi, şu şekilde tanımlanıyordu. “Devletin ekonomi ile ilgisi, fiili surette yapıcılık olduğu kadar, özel teşebbüslere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve kontrol etmektir.”

    Atatürk’e göre uygulanması öngörülen Devletçilik prensibi; Bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, milleti büsbütün başka esaslara göre düzenlemek amacı güden sosyalizm prensibine dayalı Kollektivizm yahut Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir. Kişisel çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar, az zaman içinde milleti refaha, memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerle, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgili kılmaktır. Ekonomi işlerinde devletin ilgisi, doğrudan yapıcılık olduğu kadar özel teşebbüsü teşvik ve yapılanları düzenleme ve kontrol da etmektedir.

    Devletçilik, toptan ve kollektivist bir devletçi anlayışı ile ilgili değildir. Plânlı ekonomide, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede ve ekonomiyi kurmada başlıca etkenin millet olacağı görüşü benimsenmiştir.

    1 Kasım 1937’de yaptığı bir konuşmada Atatürk, sanayileşme ve plânlı ekonomiyle ilgili görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır. “Sanayileşmek en büyük milli meselelerimiz arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracak ve işleteceğiz.”

    Köklü ekonomik değişmeleri gerçekleştirme konusunda ise daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Çok hızlı kalkınma için insan unsurunun feda edilmesine Atatürk hiçbir zaman razı olmamıştır. Diğer bir deyimle kalkınmanın temeli üzerinde de durulmuş, barışçı bir ekonomik model izlenmiştir.

    Atatürk’ün devletçiliği, ülke ve millet imkânlarının kullanımına işletilmesine, kalkınmaya, gelişymeye, çağdaşlaşmaya devletin ekonomik fonksiyonuna yön veren ilkedir. Devletçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte, millet ve toplum yararına görev üstlenmesi, milli ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kaynakları yaratacak, müesseseleri kuracak, bunları işletecek yarattığı değerleri yine millet yararına olan işlerde değerlendirerek kullanmasıdır.

    Devletçilik ilkesi özel teşebbüsü reddetmez. Tüm üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngörmez. Mülkiyet hakkına saygılıdır. Atatürk, memlekette hiçbir üretimin çoğalması için, özel teşebbüsün devletçe zorunlu olduğunu önemle kaydettikten sonra “Devlet ve özel teşebbüsün birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısı” olduğunu belirtir. Atatürkçü ekonomik görüşün (devletçiliğin) bir yönü de refahın sağlanması açısından toplumun kesimleri arasında imtiyazlı kişi, zümre ya da sınıfların oluşmasının önlenmesi ve kalkınmanın nimetlerinin bütün kesimlere eşit olarak dağıtılmasıdır. Atatürk’ün devletçilik anlayışı şöyle özetlenebilir: Özel sektörün sermaye ve bilgi birikimi yönünden yetersiz olduğu ekonomik alanlara devletin girerek özel sektöre öncülük etmesi, daha sonra bu alanlardan çekilerek yerini yeterli duruma gelen özel sektöre devretmesidir.

    İNKILÂPÇILIK


    İnkılâpçılık, Türk İnkılâbı’nın korunması, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde çağın gerçeklerine göre sürekli olarak geliştirilmesi ve yenilenme ilkesidir. Geçmişten ziyade geleceğe dönük bir ideoloji olan Atatürkçülüğün dinamik idealini oluştrur.

    Yakınçağın en önemli inkılâplarından biri olan Türk İnkılâbı aynı anda siyasi toplumun temelini ümmet esasından millet esasına çevirmiş, meşru siyasi iktidarın temeli olan kişisel egemenliğe son vererek millet egemenliğini ilan etmiş, dine bağlı (teokratik) devlet yapısı yerine lâik devlet yapısını geçirmiş ve modernleşme ile geleneksellik arasında bocalayan bir toplumu bir ikilikten kurtararak Türkiye’nin yönünü geri dönülmez bir şekilde çağdaş Batı uygarlığına döndürmüştü.

    Atatürkçülük’te inkılâpların korunması ve yaşatılması büyük önem taşır. Bunun en etkin yolu inkılâpları halka anlatmak ve ona maletmektir. Ayrıca bunun için inkılâpların temel ilkelerinden ödün vermemek ve inkılâbı yıkmak isteyen eski düzen yanlılarına karşı uyanık bulunmak gerekir. Çünkü bir toplumda eski düzene ne kadar çağdışı olursa olsun, onun taraftarları yaşamaya devam eder.

    Bunlar genelde çıkarları eskiye bağlı olanlarla, geleneksel düzenin yüzyılların kökleştirdiği alışkanlıklarından vazgeçemeyen çevrelerden oluşur. İnkılâbın bu gibi çevrelerden gelebilecek tepkilere karşı kararlılıkla korunması, inkılâpçıların, özellikle Atatürk’ün Cumhuriyet’i emanet ettiği Türk gençliğinin görevidir.

    İnkılâpçılık elbette sadece Türk İnkılâbı’nı korumak anlamını taşımaz. Tek başına böyle bir anlayış inkılâbı dondurmak, onu ölüme mahkum etmek anlamına gelir. Bu nedenle Türk İnkılâbı’nın dinamik idealinin gerçekleşmesi, çağdaş uygarlık düzeyinin gerektirdiği atılımların yapılmasını gerektirir. Çünkü uygarlık yolunda başarı, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, bilim ve fen alanında başarılı olmak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Bu nedenle inkılâbın temellerini hergün derinleştirmek ve güçlendirmek gerekir. Yenileşmeye ayak uyduramayan milletlerin hayatında çöküş başlar.

    Atatürkçülük’te yenileşmenin zamana bırakılmadan süratle yapılması öngörülmüş, gelişme yenileşmede daima kısa sürede büyük işlerin başarılması amaçlanmıştır.


    Nitekim dünya tarihinde Türk İnkılâbı gibi hızlı ve kapsamlı bir kültürel değişimi gerçekleştirebilmiş ikinci bir örnek gösterebilmek güçtür. Bunun sırrını inkılâpçıların başarısından çok, Türk Milleti’nin karakterinde, iyiye, güzele ve doğruya açık olmasında aramak gerekir.

Benzer Konular

  1. Atatürk'e - Yalçın Korucu (Atatürk'e Şiir)
    Ezelden Beri Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-10-2012, 03:09 PM
  2. Yorum: 0
    Son mesaj: 10-11-2009, 10:08 AM
  3. Yorum: 41
    Son mesaj: 13-01-2009, 11:56 AM
  4. ATATÜRK İLKELERİ ve inkılap tarihi 2006 ara sınav soruları(2.sınıf)
    dogangunes Tarafından Açık Öğretim (AÖF) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-03-2008, 05:37 AM
  5. Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK / ATATÜRK ırkçımıydı?
    Alem-i Sır Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-12-2007, 06:15 PM
Yukarı Çık