+ Yorum (Cevap) yazın
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 Toplam: 6

ATATÜRK'ün anıları

YAŞAM VE İNSAN Kategorisinde ve Mustafa Kemal Atatürk Forumunda Bulunan ATATÜRK'ün anıları Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> İZMİR SUİKASTI İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı: - "Ziya Hurşit'in beni

  1. #1
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Nerden
    süpermeydan
    Mesaj
    17.839
    Rep Gücü
    136512

    ATATÜRK'ün anıları

    İZMİR SUİKASTI

    İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
    - "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
    - Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
    - Evet, dedi. Ben yine sordum:
    - Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
    - Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
    - Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
    - Hayır.
    - O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
    - Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

    O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
    - Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.

    Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı..

    ASKERLE GÜREŞ

    Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
    - Sen güreş bilir misin?
    Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
    Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
    - Haydi, bir de benimle güreş!
    Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
    - "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"
    Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

    ALÇAKGÖNÜLLÜ


    Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu.

    Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum:
    — Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi.
    Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü.

    Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu

    BENİM ADIM ATA DEĞİL


    Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi:
    -Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?

    GÖMÜLECEĞİ YER


    Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak:
    O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:
    Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın," demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, "iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem". Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.
    Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.

    Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demişti.

    SOKAK ÇOCUĞU

    Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede (sokak çocuğu ve zalim) diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti.
    Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki:
    - Bana sokak çocuğu diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı? Bana (zalim) diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamlar cezalarını buldularsa, benim onlara karşı sevgimden ziyade, Türk milletine sevgim daha büyüktür... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim..." demişlerdir.


    MUTSUZ LİDER


    Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:
    - "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.
    O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık.

    ABDÜLHAMİD

    1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra:
    - Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.
    Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
    - Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...
    Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım.

    YANINA ALDIĞI İLK ER

    Atatürk, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
    - Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
    Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
    - Söyle niçin ağlıyorsun?
    İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
    - Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
    - Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
    Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.


    KAHRAMAN TÜRK KADINI


    1 Mart 1923 Tarsus:
    Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.
    Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:
    - "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"
    Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar.
    Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:
    - "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın.

    İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR


    Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana:
    - Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI


    Hastalığının ilerlemiş zamanında:
    "Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara değinip Romanya' da yapılan hükümet değişmesinden söz ederken, bir patriğin işbaşına gelmiş olmasından hayret duyduğumu söyledim. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın da yaklaşmakta olduğunu anıştırarak dedi ki:
    - "Bir savaş çıktığı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız. O zaman birçok fırtınalar kopacak. Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek işin içinden sıyrılmaya çalışılmalıdır." dedi.

    ELİF, LAM, MİM NE OLACAK?

    Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesine karar verdikten sonra Kâzım Karabekir Paşa kaygıya düşmüştü. Büyük bir heyecan ve şaşkınlık içinde bir gün dayanamayarak Atatürk'e sordu:
    - "Kur'an'ın Türkçe'ye çevirisini emretmişsiniz."
    - "Evet."
    - "Peki, o zaman elif, lam, mim ne olacak?"
    Atatürk hayretle Karabekir'in yüzüne baktı ve en kolay bir şeyin cevabını verir gibi:
    - "Ne olacak, elif, lam, mim yine elif, lam, mim olarak kalacak" dedi.

    DİL ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI


    Dil alanında bir kaynak sorununu ileri sürünce, ortaya, kâğıt kalem ve Atatürk'ün kendi eliyle açıklamalar yapılmış diksiyonerler getiriliyor. Yunanca'dan getirilen kelimelerin, onları bir başka dile bağlayan daha eski bir etimolojisi aranıyor.
    - Ana kökü arayacağız, diyor.
    Ve dil hakkındaki kuramını anlatmaya başlıyor ve bir gülüşle:
    - Uzun bir çalışmadan sonra, bunu bulduğum zaman, Sakarya savaşını kazandığım dakikadaki mutluluğu duydum, diyor.

    MEDRESELER


    Rize gezilerinde medreselerin açılması için kendisine başvuran hocalara; öfke ve sertlikle ve herkesin önünde:
    - "Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?" diye bağırdı.

    KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR


    Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan, şimdiki Macaristan elçimiz Ruşen Eşref Onaydın, bir de Soysallı vardı. Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi'nde okuyacağı söylevi hazırlıyordu. Mahmut'la Ruşen Eşref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana da, "Ne dersin?" diye soruyordu. Ben ne diyebilirim? Hiç... Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:
    - Bu memleketin efendisi kimdir?
    Düşündüm. Karşılığı o verdi:
    - Türk köylüsüdür, dedi. Ve devam etti:
    - Türk köylüsü "Efendi" yerine getirilmedikçe memleket ve millet yükselmez!...


    YENİ KELİMELER


    Atatürk, yeni kelimeler için şöyle derdi:
    "Onları ortaya atmak gerekir. Millî duygumuz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman sözlüğümüze koyalım."

    ÖĞRENCİ GÖZÜNDE ÖĞRETMEN


    Çankaya'da bir ilkokul açılmıştı. Köşkün çevresinde bulunan bu okulu bir gün Atatürk ziyaret etmiş.
    Öğretmen tahta başında öğrencilere ders veriyormuş. Cumhurbaşkanı girer girmez saygı işaretini vermiş, çocuklar ayağa kalkmış ve oturunuz işaretini verdikten sonra yüzünü tahtaya çevirerek derse devam etmiş. Atatürk, beş on dakika ayakta ders dinlemiş ve çıkarken öğretmen yine aynı ses, aynı eda ile çocukları ayağa kaldırmış ve oturunuz işareti verir vermez derse devam etmiş.
    Gazi kapıdan çıkarken yanındakilere:
    - "Gördünüz mü öğretmeni? Cumhurbaşkanına önem vermedi" demiş ve ilave etmiş:
    - "İlköğretmen vatanın en hayırlı elemanı. Onlar vatan çocuklarıyla o kadar kaynaşmışlardır ki, adeta çocuklaşmalardır. Onların gözünde en sevgili öğrencilerdir. Bu öğretmen eğer dersini bırakıp saygısını göstermek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri gözünde küçülür, belki prestijini kaybederdi. Öğrenci gözünde en saygılı, en büyük adam öğretmendir." demişlerdir

    ANADOLU'NUN MÜZİĞİ


    Atatürk söylüyor:
    - Montesquieu'nun, "Bir milletin musikicilikteki akışına önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olamaz" sözünü okudum, doğrularım. Bunun için, musikiciliğe pek çok özen göstermekte olduğumu görüyorsunuz.
    - Biz Batılılara göre, doğu musikiciliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflık yönünden söz ettim ve dedim ki; Doğunun tek anlayamadığımız bir tarafı varsa,o da onun musikiciliğidir.
    Gazi, itiraz ederek şöyle demiştir:
    - Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek musikimiz Anadolu halkında işitilebilir.
    - Bu ezgilerin geliştirilmesi mümkün değil midir?
    - Batı musikiciliği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zamanlar geçti?
    - Dört yüz yıl kadar geçti.
    - Bizim bu kadar süre beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için, batı musikiciliğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.

    SEN NE OLACAKSIN Kİ?


    Mustafa Kemal, Selanik'te yine bir akşam o zaman Sağlık Müfettişi olan eski Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Araş, Nuri Conker, Salih Bozok beylerle birlikte Olimpiyos birahanesinde oturmuşlar içerlerken, devletin dış siyaseti söz konusu oluyormuş. Bu arada Mustafa Kemal Bey birtakım acı eleştiriler yaptıktan sonra işi şakaya dökmüş ve Tevfik Rüştü Bey'i göstererek:
    - "Bu yanlış siyaseti bir gün doktor aracılığı ile düzelttireceğim." Deyince, yakın ve teklifsiz arkadaşı olan Nuri Conker:
    - "Ne? Ne... Sen mi düzelttireceksin?"
    Diye küçümseme ile sormuş. Bunun üzerine Nuri (Conker) Bey'le aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
    - "Evet, ben doktoru Dışişleri Bakanı yapacağım. Bütün yanlışlıkları ona düzelttireceğim."
    Nuri Bey şaka ile sormuş:
    - "Demek sen doktoru Dışişleri Bakanı yapacaksın. O halde ya beni?"
    - "Seni de vali ve komutan yaparım!"
    Bu konuşmaya, hazır bulunan Salih Bozok da karışıyor:
    - "Herhalde bu arada beni de bir şey yaparsınız?"
    Mustafa Kemal Bey Salih'in bu sorusuna, biraz düşündükten sonra:
    - "Salih, seni yaver yapacağım ve yanımdan ayırmayacağım." Cevabını verince Nuri Bey yine dayanamamış, tekrar atılarak:
    - "Allahını seversen, sen ne olacaksın ki, hepimize şimdiden böyle birtakım onurlar veriyorsun?" demiş.
    Mustafa Kemal Bey, Nuri Bey'in bu sorduğu soruya gülerek:
    - "Bu memuriyetleri, bu onurları veren ne olursa işte ben o olacağım."
    Diye karşılık vermiş.

    TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM


    Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
    - Binbaşı mısınız?
    - Hayır.
    - Albay mı?
    - Hayır.
    - Korgeneral mi?
    - Hayır.
    - Peki nesiniz?
    - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
    - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..

    Alıntıdır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #2
    Aktif Üye sheytan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Yaş
    26
    Mesaj
    1.118
    Blog Mesajları
    3
    Rep Gücü
    110

    Cevap: ATATÜRK'ün anıları

    Olayın ayrıntısı

    Düzenleyicilerin arasında Fenerbahçe başkanı Dr. Nazım'ın da bulunduğu, başarısız süikast girişimi dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Ajansi'na 18 Haziran 1926'da şu tarihi demecini vermişti:

    '...Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır...'

    İŞTE PUSU PLANI
    Hain plana göre, Mustafa Kemal Paşa'nın İzmir'e ziyareti sırasında, Gazi otomobille şehirden geçerken, Gaffarzade Oteli yakınında dar bir dönemeçte, Ziya Hurşit ve adamları kendisine ateş ederek öldürdükten sonra, oluşacak kargaşadan yararlanarak İzmirden motorla Sakız Adasına kaçacaklardı. Suikastçıların kaçmasını sağlayacak olan motorcu Şevki, hazırlıkları İzmir Valisi Kazım Dirik'e haber vererek suikastçıları yakalattı.

    17 KİŞİ İDAM EDİLDİ
    Olayın ortaya çıkmasından sonra yapılan yargılama süreci neticesinde İstiklal Mahkemesince aralarında FB Başkanı Dr. Nazımın da bulunduğu 17 kişinin id***** karar verilmiş ve asılmışlardır.
    Suikast olayının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir kısım mensupları ile ilgili bulunduğu ortaya çıkmış ve eski İttihat ve Terakkicilerin de bu olayın tahrik ve düzenleyicileri oldukları anlaşılmıştır.

    Amaçları, önce irticayı tahrik ve dini siyasete alet ederek Mustafa Kemal Paşa'yı iktidardan düşürmekti. Buna muvaffak olamayınca da, İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, Terakkiperver Fırkanın içindeki adamlarıyla Ata'ya suikast teşebbüsü hazırlıklarına girişmişlerdi.

    Suikast şebekesi, aylardan beri birtakım özel tertibat ile her ne olursa olsun Gazi'ye karşı suikast yapmayı ve bu suretle de hükümeti devirmeyi kararlaştırmıştı. Suikastı hazırlayanlar, Terakkiperver Cumhuriyet fırkasına mensup bazı kimselerdi. En önemli rolü oynayanlar Terakkiperver Fırkadan İzmit Milletvekili Şükrü Bey ile eski İttihat ve Terakkici Kara Kemal'di. Suikast önce Ankara'da tasarlanmış, ancak Erzincan Milletvekili Sabit Bey'le Faik Bey'in müdahaleleri ile önlenmişti. Daha sonra Bursa'da bir süikast planı düşünülmüş, bu da uygun görülmeyerek İzmir'de 16 Haziran 1926'da gerçekleştirilmesine karar verilmişti.

    16 Haziran 1926 Çarşamba günü, Mustafa Kemal İzmir'e gitmek üzere seyahatte bulunurken, Giritli Şevki durumu İzmir Valisine ihbar etmiş ve suikastı fiilen yapmakla görevli olanlar, suç vasıtaları olan bomba ve silahlarıyla birlikte yakalanmışlardır.

    YARGI SÜRECİ
    Olayları takiben Ankara İstiklal Mahkemesi, İzmir'de görevlendirildi. Aralarında milletvekillerinin de bulunduğu geniş ölçüde tutuklamalar yapıldı.

    İstiklal Mahkemesi, İzmir'de Milli Kütüphane binasında sanıkları yargılamaya başladı. Ali (Çetinkaya) Başkan, Ali (Rize), Dr. Reşit Galip, üye ve Necip Ali (Küçükada) da savcıydı.

    Mahkemenin ilk bölümü 13 Temmuz 1926'da karara bağlandı. Suikastı planladığını itiraf eden Ziya Hurşit ve birkaç yardımcısı dışında, kapatılan Terakkiperver Fırka milletvekilleri Erzurum mebusu Rüştü Paşa, İzmit mebusu Şükrü, Manisa mebusu Abidin, İstanbul mebusu İsmail Canbulat, Eskişehir mebusu Arif ve Sivas mebusu Halis Turgut Beyler idam edildiler.

    İstiklal Mahkemesi Ankaraya intikal ederek, yine Ali Çetinkaya'nın başkanlığında, İzmir suikast teşebbüsünün daha geniş bir hükümet darbesinin parçası olduğu iddiasıyla 2 Ağustos 1926 da tekrar başladı. Sanıkların çoğu eski İttihad ve Terakki Fırkası mensubu olduklandan bu davaya 'Ittihatçılar Davası' da denilmektedir.

    26 Ağustos 1926 günü verilen karar ile, eski Maliye Nazırı Cavid, İttihad ve Terakki eski Genel Merkez Üyesi Fenerbahçe Başkanı Dr. Nazım ve eski katiblerden Nail, eski Ardahan mebusu Hilmi Beyler idama mahkum oldular ve Ankara'da Cebeci'de ertesi sabah asıldılar.

  3. #3
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    6

    Atatürk'ün çocuk sevgisi ile ilgili anıları

    TBMM'nin açılış günü olan 23 Nisan'ı Türk çocuklarına armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, çocuklara olan sevgisi ve çocuklara duyduğu güven ile ilgili en güzel anılar...

    Çankaya’da gezi ve çocuklarla sohbet...
    İki kardeş okul dönüşü annelerinden izin alarak sık sık Atatürk’ün köşkünün etrafında gezinip dururlarmış.

    Öğretmeni Ayşe’ye o gün yurdumuzun düşmanlardan kurtarılması için Ata’nın emrinde milletçe nasıl çok çalışıldığını anlatmıştır. İçinde bulunduğumuz ortamın nasıl meydana getirildiğini öğrenen Ayşe, kardeşi İsmet’i de alarak her zaman olduğu gibi belki Atatürk’ü görürüz diye köşkün etrafında gezip dururlar.

    Tesadüf aynı gün, yaveri ve arkadaşlarıyla bir gezinti yapan Atatürk, Ayşe ile kardeşinin köşkü seyrettiklerini görünce yanlarına yaklaştı.

    - Adın ne senin yavrum.

    - Ayşe.

    - Senin adın ne yavrum.

    Ayşe’nin kardeşi hemen cevap verdi.

    - İsmet.

    - Niçin burada dolaşıyorsunuz?

    - Sizi görmek istedik efendim.

    - Peki ben kimim? Beni niçin görmek istediniz?

    İki kardeş bir ağızdan

    Gazi Mustafa Kemal Paşasınız.

    Atatürk ve yanındakiler gülümsediler.

    - Benzettiniz çocuklar ben gazi değilim.

    Yine iki kardeş bir ağızdan

    - Siz Gazisiniz.

    - Peki nereden bildiniz?

    Çocuklar aynı ağızdan gür bir sesle,

    Çünkü size hiç kimse benzemez.

    - Ayşe sen okuyor musun?

    - Evet beşinci sınıftayım.

    - İsmet sen kaçıncı sınıftasın?

    - Üçüncü sınıftayım.

    - Ayşe sen ne olmak istiyorsun?

    - Öğretmen olmak istiyorum efendim. Öğretmenler yurtlarına yararlı insanlardır. Biz her şeyi öğretmenden öğreniriz. Sizi de öğretmenimiz tanıttı.

    - Evet yavrum, biz her şeyimizi öğretmenlere borçluyuz. Beni de öğretmenim Gazi yaptı. Peki İsmet sen ne olmak istiyorsun?

    - Asker olacağım. Çünkü sizi çok seviyorum. Yurduma saldıran düşmanın kafasını kıracağım.

    Atatürk iki kardeşi bağrına bastı sevdi ve okşadı.

    - Aferin çocuklar.

    Yanındaki arkadaşlarına dönerek:

    - Evet…Milletin bağrından tertemiz bir nesil yetişiyor. Eserimizi bunlara gözümüz arkada kalmadan bırakabileceğiz. Şimdi çok huzurluyum…derken gözleri yaşardı.

    Atatürk’ün çocuklara olan sevgisi ile ilgili bir anı
    Siz Türk çocukları benim birer parçamsınız. Bende sizin.

    Atatürk bir okula gitmişti. Her zaman olduğu gibi bütün çocuklar etrafını sardı. Hepsi sevinç içinde onu alkışlıyordu. Yalnız küçük bir çocuk bir kenara çekilmiş, ilgisiz gibi duruyordu. Bu durum Atatürk'ün gözünden kaçmadı. Onu yanına çağırdı:

    - Çocuğum, neden durgunsun? Bir derdin mi var? Hasta mısın?
    Çocuk:
    - Bir şeyim yok efendim.

    Çocuk arkasını döndü, gözlerinden akan yaşları gizlice sildi.
    Atatürk:
    - Niçin ağlıyorsun yavrum? Sen ağlayınca ben çok üzülüyorum.
    Küçük çocuk,o vakit yaşlı gözlerini Atatürk'e çevirdi:
    - Atam,seni böyle yakından görmek isterdik. Geldin, gördük, sevindik. Ama artık sıramızı savdık. Bir daha seni ne zaman göreceğiz? Ona ağlıyorum. Atatürk oradaki çocuklara baktı:
    - Beni ne zaman görmek isterseniz aynaya bakın. Siz Türk çocukları benim birer parçamsınız. Bende sizin.


    Atatürk'ün askerlik ile ilgili anıları
    Vatan Ufuklarında Doğacak Güneş…

    Bir gece tatbikatından sonra Selanik’in doğusunda bulunan Karaburun istikametinde yürüyüş yaptık. Mustafa Kemal Bey alayın (38. Alay) başında, bizim önümüzde yürüyordu. Ufukta aydınlık başladı, güneş doğmak üzereydi. Birden:

    - Çocuklar! dedi. Nerede ise şafak sökecek…Yıllarca bu vatanın ufuklarında doğacak bir parlak güneşin doğuşunu bekledim. Bakalım bu sabaha…

    Güneş doğdu, fakat geceden kalan bulutlar berraklığını peçeliyordu. Mustafa Kemal tekrar konuştu:

    - Hayır, hayır! Beklediğim böyle karanlık bulutlarla örtülü olan bir güneş değildir. Ben vatan ufkunda her türlü bulutlardan kurtulmuş bir güneşin doğuşunu bekliyor ve bekleyeceğim.

    Biz ister istemez dirseklerimizle birbirimize dokunduk.. Anlayamadığımız bir muamma karşısındaydık. Bu muammayı ancak 1923 senesinde Cumhuriyetin ilanıyla çözebilmiştik. Ziya KILIÇ H.Y. İstanbul 1964

    Atatürk'ün Serbest Fırka'nın kurulmasını teşvik edişi
    Serbest Fırka’nın (Parti) kuruluşu

    Serbest Fırka çalışmaları Yalova’da yapılıyordu. Atatürk bir motor gezintisinde Serbest Fırka’nın kuruluşunu şöyle anlattı:

    “Serbest Fırka’nın reisliğini Fethi’ye (Fethi Okyar) teklif ettim.

    - Korkarım! dedi.

    Sordum:

    - Neden korkarsın?

    - Senden korkarım!

    - Niçin benden korkarsın?

    Fethi benden niçin korktuğunu anlattı:

    - Sen memlekette büyük bir inkılap yapmış, muvaffak olmuşsun. Halk Fırkası’nı kurup başına geçmişsin. Ben senin karşına muhalif olarak nasıl çıkarım? Bundan dolayı korkarım.

    Kendisine teminat verdim:

    - Muvaffak olacaksın, dedim. Ben sana yardım edeceğim. Tahsin Uzer’i, hemşiremi, Nuri Conker’i sana yardımcı vereceğim. Daha kimleri istiyorsan al. Bu işi kabul et. Serbest Fırka’nın başına geç!

    Bunun üzerine Fethi reisliği kabul etti.”

    Bunları bizzat Atatürk’ün ağzından duydum. İsmail Hakkı Tekçe

    Atatürk’ün fikir hayatı ile ilgili anısı
    Atatürk, bütün uygulamalarında önce yapacakları üzerinde uzun uzun düşünür, sonra bu fikirlerini etrafı ile paylaşarak herkesin görüşünü alırdı. Ancak, en sonunda doğru olduğuna kanaat getirdiği işleri büyük bir kararlılık ve cesaretle uygulamaya koyar, sonuçta da her zaman olduğu gibi başarılı olurdu.

    Atatürk, aklın ve bilimin ışığında çağdaşlaşmanın gerekliliğine inanmış eşsiz bir liderdi. Kurtuluş Savaşı dönemlerinden başlamak üzere, girmiş olduğu bütün mücadelelerde her zaman vatanın menfaatlerini ön planda tutmuş, Türk milletinin çağdaş bir toplum olarak hayatını devam ettirebilmesi için uygulamaya konulan dahiyane fikirlerinde baş mimarı olmuştur.

    Büyük Atatürk’ün en büyük düşüncesi, Türk devletinin Cumhuriyet ile yönetilmesi gerektiği hususundaki fikridir.

    Atatürk’ün fikir hayatı ile ilgili bir anı
    Atatürk'ün modern bir devlet kurma fikri

    Vatanı kurtarmış olmak, onun için kafi değildi. Milletini bir daha zillete sevk edecek bir idare şeklinden de onu kurtarmak lazımdı… Tacidarların elinden de kurtarmak ve kendi kader ve talihlerine kendilerini hakim kılmak lazımdı. İşte bu büyük adam bunu yaptı.

    Memlekette Cumhuriyeti tesis ederek, hakimiyetin münhasıran (yalnız) millete ait olduğunu ilan etti. Onun yegane gayesi, milletine en medeni milletlere layık olacak bir hükümet şekli bulmaktı. Onu buldu ve yaptı.

    Bir gün hatırımda olmayan bir münasebetle demişti ki:
    - Ben istese idim derhal askeri bir diktatörlük tesis eder ve memleketi öyle idareye kalkışırdım. Fakat ben, istedim ki milletim için modern bir devlet tesis edeyim ve onu yaptım.

    Hakikaten, milletin ebedi olarak kendi kendini idare etmesi, onun en büyük gayesi idi ve bunu başardı. Yusuf Ziya ÖZER

    Atatürk'ün kadın erkek eşitliği ile ilgili anısı
    Atatürk ve kadın erkek eşitliği ile ilgili kısa bir anı.

    Atatürk muhafazakar ve geri zihniyetin Türk ulusunu birkaç yüz yıl ilerlemeden alıkoyarak meydana getirdiği yıkımları tamir etmek, Türklüğe kaybettirilen zamanı telafi ettirmek için mücadeleye girişince, ulusun bir yarısını geri ve adeta sosyal hayatın dışında bırakan gelenek ve görenekleri tabiatıyla yıkmaya mecburdu.

    Bu arada Atatürk, kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine ve atalar sözlerinin tekrarlanmasına kızardı. O:

    - Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır, dedi. Yusuf Hikmet BAYUR

    Atatürk inkılapları ile ilgili anı
    Atatürk inkılapları (devrimler) ile ilgili anı

    Aşağıdaki yazıda, Atatürk’ün inkılapların gerçekleştirilmesi gerekliliğine ilişkin yapmış olduğu konuşmayı ve Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği inkılaplarla ilgili kendisine verilen desteği okuyacaksınız.

    Lozan görüşmelerinin kesildiği günlerdeydi. Atatürk bütün komutanları İzmir’de toplamış, onlarla barış anlaşmasından sonra yapılacak işleri görüşmüş, onlardan İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi İnkılapları gerçekleştirirken de yardım edeceklerine dair söz almıştı. Atatürk, elbette fesi atıp şapka giyeceğiz eski harfler yerine Latin alfabesini getireceğiz, medreselerin köküne kibrit suyu ekeceğiz demiyordu. Bizlere şöyle demişti:

    - Üçüncü Selim’den itibaren başlayan yenilik hareketleri, taassubum çelmesiyle daima yıkılıvermiştir. Şimdi önümüzde bir ufuk açıldı. Savaşı kazandık, barışta olacak. Eğer yüzümüzü hala batıya çevirmez, batının yeniliklerini ve ileri hamlelerini kabul etmezsek, bu millet yine o köhne müesseselerin elinde eski haline dönecek, daha çok kurtuluş savaşları vermek zorunda kalacaktır. Bizim döktüğümüz alın teri ve verdiğimiz şehit kanları boşa gidecektir. Bunun boşa gitmemesi, sizlerin gayret ve himmetlerine bağlıdır. Memleketi düşman işgalinden kurtardığımız gibi, cehalet ve taassubun elinden de kurtarmada bana yardımcı olursanız, bu millet ölmezliğini bir defa daha ispat etmiş olacaktır.

    Bütün orada bulunanlar, Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, İzzet Bey, Kemalettin Sami Bey, Kazım Paşa, Ali Hikmet Paşa, Şükrü Naili Paşa, Emin Paşa Mustafa Kemal’e kendisini desteklemek için söz vermiştik. İşte ordunun desteğini daima yanında bulması sonucudur ki inkılaplar süratle gerçekleştirilmiştir. Asım GÜNDÜZ

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2005
    Nerden
    Supermeydan'dan
    Yaş
    39
    Mesaj
    11.906
    Blog Mesajları
    33
    Rep Gücü
    92337
    Atatürk’ün sorumluluk duygusuyla ilgili anı.
    Atatürk’ün tarihe karşı sorumluluk duygusu.

    Harf inkılabının büyük günleri. Gazi Mustafa Kemal, gene aynı noktada (Dolmabahçe Muayede Salonu’nda) oturuyor.

    Talihim o gece bana, kendisiyle yan yana bulunmak bahtiyarlığını vermiş. Bir inkılaptan bir inkılaba geçen, bir milli cidali (mücadeleyi) değil, birkaç milli cidali birden başarıp kazanan Büyük Şef’e bu kadar büyük davalardan, yorgunluk doğurmasından endişemi duyuruyorum:

    - Yapmamıza imkan hasıl olan (doğan) işleri yapmazsak tarih bizi muaheze eder (ayıplar), buyuruyorlar.

    Asırların tekamülünü yıllara sığdırmanın, hiç ölmeyecek gibi iyilik etmenin sırrını anlar gibi oluyorum.

    Sonra birçok, mesut buluşmalar… Birçok ilim, sanat hareketleri!… Hakkı Tarık US


    Atatürk'ün kadın erkek eşitliği ile ilgili anısı
    Atatürk ve kadın erkek eşitliği ile ilgili kısa bir anı.

    Atatürk muhafazakar ve geri zihniyetin Türk ulusunu birkaç yüz yıl ilerlemeden alıkoyarak meydana getirdiği yıkımları tamir etmek, Türklüğe kaybettirilen zamanı telafi ettirmek için mücadeleye girişince, ulusun bir yarısını geri ve adeta sosyal hayatın dışında bırakan gelenek ve görenekleri tabiatıyla yıkmaya mecburdu.

    Bu arada Atatürk, kadınları küçümseyen sözlerin söylenmesine ve atalar sözlerinin tekrarlanmasına kızardı. O:

    - Bunları ağza alanlar kendi analarına, eşlerine, kız kardeşlerine ve kızlarına hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorlardır, dedi. Yusuf Hikmet BAYUR

    Atatürk inkılapları ile ilgili anı
    Aşağıdaki yazıda, Atatürk’ün inkılapların gerçekleştirilmesi gerekliliğine ilişkin yapmış olduğu konuşmayı ve Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği inkılaplarla ilgili kendisine verilen desteği okuyacaksınız.

    Lozan görüşmelerinin kesildiği günlerdeydi. Atatürk bütün komutanları İzmir’de toplamış, onlarla barış anlaşmasından sonra yapılacak işleri görüşmüş, onlardan İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi İnkılapları gerçekleştirirken de yardım edeceklerine dair söz almıştı. Atatürk, elbette fesi atıp şapka giyeceğiz eski harfler yerine Latin alfabesini getireceğiz, medreselerin köküne kibrit suyu ekeceğiz demiyordu. Bizlere şöyle demişti:

    - Üçüncü Selim’den itibaren başlayan yenilik hareketleri, taassubum çelmesiyle daima yıkılıvermiştir. Şimdi önümüzde bir ufuk açıldı. Savaşı kazandık, barışta olacak. Eğer yüzümüzü hala batıya çevirmez, batının yeniliklerini ve ileri hamlelerini kabul etmezsek, bu millet yine o köhne müesseselerin elinde eski haline dönecek, daha çok kurtuluş savaşları vermek zorunda kalacaktır. Bizim döktüğümüz alın teri ve verdiğimiz şehit kanları boşa gidecektir. Bunun boşa gitmemesi, sizlerin gayret ve himmetlerine bağlıdır. Memleketi düşman işgalinden kurtardığımız gibi, cehalet ve taassubun elinden de kurtarmada bana yardımcı olursanız, bu millet ölmezliğini bir defa daha ispat etmiş olacaktır.

    Bütün orada bulunanlar, Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşa, İzzet Bey, Kemalettin Sami Bey, Kazım Paşa, Ali Hikmet Paşa, Şükrü Naili Paşa, Emin Paşa Mustafa Kemal’e kendisini desteklemek için söz vermiştik. İşte ordunun desteğini daima yanında bulması sonucudur ki inkılaplar süratle gerçekleştirilmiştir. Asım GÜNDÜZ

    Atatürk’ün prensipli oluşu ile ilgili anı
    Atatürk’ün prensipli oluşu ile ilgili olan bu anıyı, Falih Rıfkı ATAY anlatıyor.

    Prensiplerimizi feda etmemeliyiz

    Daha cumhuriyet kurulmazdan önce idi. Atatürk, o zamanlar henüz Gazi Mustafa Kemal, bir gün kürsüye çıktı. Dedi ki:

    - Arkadaşımızın durmadan halkın temayülatından bahsettiğini görüyorum. Halk temayülatının aksine gitmek elbette doğru bir şey değildir. Fakat, eğer bu temayülat batıl itikatların ve batıl telkinlerin neticesi ise bizim vazifemiz, onlarla mücadele etmektir, onlara uymak değildir. Bu temayülat bize inandığımız prensipleri feda ettirmemek lazım gelir. Bu prensiplerin müdafaasında tek başımıza da kalsak başımızı vermeli, prensiplerimizi feda etmemeliyiz.
    Pazar Postası Gazetesi 1951

    Atatürk'ün matematik ile ilgili anısı

    Atatürk’ün, kendisinin yazmış olduğu geometri kitabı sayesinde, bir çok matematiksel terimin Türkçe olarak değiştirildiğini, kolay ve anlaşılır hale getirildiğini hepimiz biliyoruz.Aşağıdaki anıda Atatürk’ün Türkçe terimlere nasıl değer verdiğini ve geometrik şekilleri bizler için kolay ve anlaşılabilir bir hale getirdiğini göreceğiz.

    Açı derler açı!..

    Tarih 1937 Kasım ayının on üçü. Atatürk Sivas’ı şereflendirmişlerdi. Ben de Sivas’ta Maarif Müdürü olarak bulunuyordum. Atatürk, liseyi gezdiler, dokuzuncu sınıfın matematik dersine girdiler.

    Öğrencilerden birine:

    - Defterinizdeki hendese( geometri) davasını (teoremini) tahtada anlat!.. dediler.

    Çocuk davanın (teoremin) şeklini çizdi. O zamanki Arapça terimlerle anlatmaya başladı:

    - Şu zaviye (açı), şu zaviyeye müsavidir (eşittir), mütebadil (karşı) ve mütecavir (yan) zaviye olduğu için şu hatlar (çizgiler) birbirine müvazidir (paraleldir), dedi.

    Atatürk, bir aralık öğretmene ve bizlere dönerek:

    - Anlamıyorum, dediler.

    Atatürk’ün burada “anlamıyorum” sözünden ne demek istediklerini elbette ki takdir buyurursunuz (anlarsınız)!..

    Öğretmen:

    - Paşam, programlar böyledir, dedi.

    Atatürk:

    - Ben hoca olsam böyle okutmam.

    Öğretmen:

    - Istılahlar (terimler) henüz değişmedi.

    Atatürk:

    - Bunu okutmak budalalıktır.

    Öğretmen:

    - Paşam, kitaplar böyledir.

    Atatürk:

    - Getir kitabı, dedi.

    Kitap geldi. Atatürk forma halindeki kitaba göz gezdirdikten sonra, çocuğun yanına yaklaşarak elini şu şekilde tuttular:

    - Buna ne derler?

    Çocuk yine:

    - Zaviye, dedi.

    Atatürk işte o zaman, gür sesiyle buna:

    - Açı derler, açı! Dediler.

    Sonra tahtaya bir şekil çizerek bizlere bugünkü terimlerle ilk dersi verdiler.

    Bu olay üzerine durumu yüksek ( Milli Eğitim) Bakanlığa bildirdik. Zannederim bir hafta sonra gelen bir genelgede “ bu terimlerin ders yılında hemen uygulanması” bildiriliyordu.

    Böylece 1937 ders yılında Türkçe terimler okullarda kullanılmaya başlandı.
    Cemal GÜLTEKİN İstanbul 1946


    Atatürk ilkelerinden laiklik ilkesi ile ilgili anı.
    Aşağıdaki anıda din ile devlet işlerinin neden ayrı tutulması gerektiğini en güzel şekilde açıklayan Büyük Önder Atatürk, bu ilkenin vazgeçilmezliğini işte böyle ispat ediyor…

    Mustafa Kemal’in laiklik ilkesine uygun bir anısı.

    Din ile dünya işlerini ayırmalıyız…

    Büyük Taarruz’dan evveldi. O zamanlar beni sık sık yanlarında gezdirirlerdi. Bir gün hocalar ve askeri erkan çadırında toplandık. Tabii sureti mahsusa da davetli olarak… Hepimiz yerlerimizi aldıktan sonra şu suali sordular:

    - Şer’i şerif (İslam dini hukuku) üzerine verilen fetvalarda tarik (yol) bir midir?

    Biz kumandanlara, kumandanlar bize bakıştık.

    Mustafa Kemal, sualini daha basitleştirdi:

    - Yani dinin en büyük mümessili, bir dini mesele hakkında iki türlü fetva verebilir mi?

    Evvela kumandanlar cevap verdiler:

    - Hayır…

    Biz cevap verdik:

    - Hayır…

    O zaman hepimizin yüzüne baktı ve gayet sakin olarak:

    - Nasıl oluyor da İstanbul’da İstanbul Hükümeti’nin Şeyhülislamı benimle hepinizin id***** fetva veriyor da, Anadolu’daki din mümessili aksini iddia ve ispat ediyor.

    Hepimiz susuyorduk. Mustafa Kemal son sözü söyledi:

    - Din ile dünya işlerini ayırmalıyız…

    Esat İLERİ
    Kaynak: Dünya Gazetesi 10 Kasım 1955

    Atatürk'ün çevre ile ilgili anısı
    Atatürk’ün çevre ve doğa sevgisini anlatan bu anı inanılması güç bir olay ile cereyan ediyor. Atatürk’ün bir ağaca zarar verilmemesi adına verdiği emir herkesi şaşkına çevirse de, bu olay aslında bütün ağaçların insan yaşamındaki vazgeçilmez önemine güzel bir örnek teşkil ediyor.

    Atatürk’ün çevreye ve doğal güzelliklere verdiği önemi anlatan “Yürüyen Köşk” anısı

    Atatürk bir gün çiftliğe gittiğinde, Köşk'ün hemen yanındaki ulu Çınar ağacının dallarını kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşır. Hemen bahçıvanı yanına çağırarak ağacın dallarını neden kestiğini sorar. Görevli bahçıvanın cevabı şöyle olur; “Ağacın dalları uzamış binanın duvarlarına dayanmıştır” Aldığı cevaptan tatmin olmayan Atatürk, düşünülmesi bile imkansız olan şu emri verir; "Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırılacak”

    Görevi İstanbul Belediyesi Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi üstlenir. Başmühendis Ali Galip Anlar, yanına aldığı teknik elemanlarıyla Yalova'ya gelerek çalışmalarına başlar.

    8 Ağustos 1930 tarihinde önce bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazılıp yapının temel seviyesine inilir. İstanbul'dan getirilen tramvay rayları döşenir. Santim, santim çalışılarak bina yapı altına sokulan raylar üzerine oturtulur. Artık binanın raylar üzerinde kaydırılarak ağaçtan uzaklaştırılması aşamasına gelinmiştir.

    Güzel ve sıcak bir yaz akşamında Atatürk ile birlikte, kardeşi Makbule Atadan, Vali vekili Muhittin Bey, Emanet Fen Müdürü Ziya bey ve Cumhuriyet Gazetesi Baş muhabiri Yunus Nadi nezaretinde bina 4.80 m. civarında kaydırılır. Bu olağanüstü ve riskli iş 10 Ağustos 1930 tarihinde tamamlanır ve ulu Çınar Ağacıda kesilmekten kurtulur.

    Atatürk ve Yalova konusunda önemli araştırmalara imza atan Araştırmacı-Yazar Ahmet Akyol'a göre ise, Köşk'ün yürütülmesi işlemi iki safhada yapılır. 8 Ağustos 1930 tarihinde öncelikle yapının teras bölümü (toplantı salonu olarak kullanılan, üç yanı camlarla kaplı bölüm) kaydırır. Geri kalan iki gün içerisinde de ana binanın raylar üzerinde yürütülmesi işlemi tamamlanır. Ahmet Akyol'un bu görüşünün doğru olabileceği bazı resimlerden anlaşılmaktadır.

    Köşk kaydırılması olayı 10 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde aynen şu şekilde yer almıştır.

    "Gazi Hazretlerinin Köşkü nakledildi. Gazi Hazretlerinin Yalova'daki köşkünün yürütülme ameliyesi dün muvaffakiyetle icra ve ikmal edilmiştir. Kendileri de bu ameliyeye bizzat nezaret etmişlerdir."

    Atatürk’ün müzikle ilgili anıları…
    Atatürk’ün Türk ve Dünya musikisine verdiği önemle ilgili, bilgi niteliğindeki örnek anıları

    Atatürk’ün Müzikle ilgili bir soruya verdiği cevap

    14 Ekim 1925’te İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda öğrencilerin "Hayatta müzik gerekli midir?’’ sorusuna verdiği yanıt, sanatla ilişkisi bağlamında çok iyi bir örnek teşkil eder;
    "Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzikle ilgisi olmayan mahlukat insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise, müzik behemehal vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz.”

    Atatürk’ün opera ile ilgili bir anısı
    Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sofya Ataşemiliteri olarak görevli olan Mustafa Kemal, davetli olduğu Carmen’in galasında, zaman zaman durgunlaşarak yapıtı izlemiş ve operanın bitiminde, perdenin en az yirmi kez açılıp kapanmasını, sahneye çiçekler taşınmasını, izleyicinin coşkun alkışlarını, artistlerin sevincini hayranlıkla gözlemlemiştir.

    Bu arada yüzündeki burukluğun farkına varan Varna Türk Milletvekili Şakir Zümre’ye eğilip şunları söylemekten de geri durmamıştır: “Balkan Savaşı’nda yenik düşmemizin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben Bulgarları çiftçi halk olarak biliyordum. Oysa adamların operaları bile var… Sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi var. Hepsi de eğitimli… Şu opera binalarına bak!”

    Kokteyl sonrası Mustafa Kemal ve Şakir Zümre Splendid Palas’a gidiyorlar. Yol boyunca hiç konuşmuyor Mustafa Kemal… Durgunluğu sürüyor… Ve odalarına çekiliyorlar…

    Aradan birkaç dakika geçiyor geçmiyor, Şakir Zümre odasının kapısında Mustafa Kemal’i görüyor…
    “Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim” diyor Gazi heyecanlı bir görünümle…
    “Ne kadar müthiş bir olaydı..” diye ekliyor… “Çok sesli müzik, çağın gereğidir… Bulgarlar bunu başarmış… Bizim ülkemizde de operaya kavuşacağımız günleri görebilecek miyiz acaba?”

    İşte, her iki anıda da Atatürk’ün müziğe ve sanata verdiği değer çok iyi anlaşılmaktadır. Müziğin insana has bir özellik olduğunu, bu yüzdende hayatta müziğin gerekliliğine işaret eden Atatürk, yaşamının her anında müzikten kopmamaya özenle gayret göstermiştir.

    Atatürk ve Türk Gençliği İle İlgili Bir anı

    Türk milletinin yeteneklerinden asla şüphe etmeyen Atatürk, gericiliğin karşısına çıkarak her türlü hurafeliği yasaklamış ve Türk milletinin yeteneklerini çağdaşlık adına kullanmasını sağlamıştır. Atatürk gerçekleştirdiği inkılaplar ile Türk gençliğinin her açıdan kendisini geliştirmesini hedeflemiş, Türk gençliği de büyük önderleri Atatürk’ü mahçup etmemiş ve onun ilke ve inkılapları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti için var gücüyle çalışmayı kendisine görev bilmiştir. Aşağıdaki anı Türk milletinin öz yetenekleri ile Atatürk ve Türk gençliğinin birbirini nasıl anladığına güzel bir örnek teşkil etmektedir.

    1937 yılında bir Eylül akşamı, on arkadaş iki sandala binerek Florya’da geziyorlardı. Bir aralık deniz köşkünden bir sandalın kendilerine doğru geldiğini farkettiler. Herkes gürültüyü kesmişti. Atatürk’ün gür, aynı zamanda müşfik sesi duyuldu:
    - Çocuklar, eğlentiniz çok hoşuma gitti. Aranızda bulunmayı arzu ettim.
    Gençler bu ani ziyaretten son derece memnun ve heyecanlı derhal Atatürk’ün bizzat kullandığı sandalı aralarına alıyorlar. Üç sandal mehtaba karşı yol alıyor.
    Atatürk:
    - Aferin çocuklar, Türk gençleri hem çalışmasını, hem eğlenmesini bilmelidir. Memleket sizindir. Çalışın ve eğlenin, diyor. Gençler hep bir ağızdan bütün millet gibi kendilerinin de minnettar oldukları bu güzel vatanın güzelliklerinden O’nun sayesinde yararlandıklarını tekrar tekrar söyleyince, Atatürk yine:
    - Çocuklar, diyor, ben bu inkılabı sizin babanızla, dayınızla, ananızla velhasıl bütün vatandaşlarınızla yaptım. Bu sizin hakkınız. Ancak, görüyorum ki, bana karşı güveniniz çok kuvvetli. Size bir soru soracağım:

    - Kabiliyetsiz bir milletin başında bulunsaydım, bu inkılabı yapabilir miydim? İçlerinden Sadi adında biri hemen cevaplıyor:
    - Atam, diyor, sen kabiliyetsiz bir milletin başına gelemezdin. Çünkü, kabiliyetsiz milletten böyle şef çıkmaz! Ata, heyecanla ayağa kalkarak bu gencin elini sıkıyor ve:
    - Bunu söylemenizi bekliyordum, diyor.

    Atatürk'ün harf devrimi ile ilgili anısı
    Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman, komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü söylemiştim. ....

    Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:

    - “Demek beş yıl düşündünüz?” dedi.
    - “Evet!” dedim.
    - “Üç ay!” dedi.

    Donakaldım,
    üç ay!

    Üç ay içinde bütün memleket yayını “Türk Harfleri” ile değişecekti.

    İlave etti:

    “Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız. Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu, onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya zorunlu kılarız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa attığımız adımları da geri alırız.”
    Falih Rıfkı ATAY

    Atatürk'ün Üstün Zekası İle İlgili Anı
    İngiliz Kralına Verilen Ziyafet

    İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:

    - "Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!..." dedi.

    Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:

    - "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi."

    Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a dönerek:

    - "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!" dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.
    (Enver Behram Şapolyo)

  5. #5
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Nerden
    süpermeydan
    Mesaj
    17.839
    Rep Gücü
    136512
    YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR
    Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
    Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
    İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
    O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
    Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
    -Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.

    DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ

    Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
    Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
    Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
    yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk'ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
    Örneğin bazı kimseler kendisine:
    -Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
    O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
    Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  6. #6
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2012
    Mesaj
    2
    Rep Gücü
    3
    26 Ağustos 1926 günü verilen karar ile, eski Maliye Nazırı Cavid, İttihad ve Terakki eski Genel Merkez Üyesi Fenerbahçe Başkanı Dr. Nazım ve eski katiblerden Nail, eski Ardahan mebusu Hilmi Beyler idama mahkum oldular ve Ankara'da Cebeci'de ertesi sabah asıldılar.

Benzer Konular

  1. Hac Anıları....
    mopsy Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 01-11-2011, 11:52 AM
  2. Atatürk'ün Güreş Sporu ile ilgili tüm anıları
    simqe Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 8
    Son mesaj: 16-03-2010, 02:54 PM
  3. Atatürk’ün müzikle ilgili anıları
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 15-08-2009, 10:12 PM
  4. Ulu Önder Atatürk'ün anıları
    jurgen Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 11-10-2008, 06:35 PM
  5. Müthiş Atatürk Anıları
    Karakarizma Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 18-06-2008, 08:05 PM

Anahtar kelimeler

Yandex.Metrica