Din geniş anlamı ile kul ile Allah arasındaki bağdır. Yüce Allah Peygamberler göndererek tek tanrı inancına dayanan dinleri tebliğ etmişlerdir. İnsanın dünyada görevi ve sorumluluğu olması doğaldır. İnsanın bu sorumluluk anlayışı onun nasıl hareket etmeliyim? sorusu ile karşı karşıya bırakmıştır. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran en temel özellik akla sahip olmasıdır. Kur’an’da akla ve düşünmeye ait birçok ayet vardır. İnsan aklını kullanarak aldığı eğitim doğrultusunda yaşam felsefesini oluşturur. Hz. Muhammed “Kim can u gönülden iman eder, kalbini temiz tutar, dili ile doğru konuşur, haline razı olur doğru güzel huylu olursa gerçekten mutluluğa erer[2].” demiştir.

Atatürkçülüğün temel prensiplerinden birisi de, islam dinini batıl inançlardan arınmış olarak Allah’a ilişkin esasları ve Allah buyruklarını kabul eden ve bu biçimde öğretilmesini ve uygulanmasını öngören bir düşünce sistemi oluşudur. Atatürk “ Allah birdir, şanı büyüktür. Allahın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepinizce bilinmektedir ki, Yüce Kur’an daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan tanrıdır[3].” demiştir.


DİN ÖZGÜRLÜĞÜ


Atatürk’e göre “din özgürlüğü” bireyin en önemli temel hak ve özgürlüklerden biridir. Ona göre; “Her birey, istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özel siyasi bir düşünceye sahip olmak, mensup olduğu bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına hakim olunamaz. Vicdan özgürlüğü mutlak ve saldırılamazdır. Bireyin doğal haklarının en önemlisi olarak tanınmalıdır[4].”

Atatürk din özgürlüğünü bireysel bir özgürlük olarak görmüştür. Çünkü din Allah ile kul arasında bir bağlılıktır. Aynı zamanda hukuk devletinin bir yönü de toplumun bütün bireyleri için din özgürlüğünün tanınmış olmasıdır. Nitekim Anayasamızda bu doğrultuda vicdan özgürlüğünü sınırsız bir özgürlük olarak kabul etmiştir.

Din özgürlüğü bir yandan vicdan özgürlüğünü öte yandan ibadet özgürlüğünü kapsar; Atatürk’ün ibadet özgürlüğü konusundaki görüşü şöyledir; “Türkiye Cumhuriyetinde, her reşit dinini seçmekte özgür olduğu gibi, muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani ayin özgürlüğü masundur[5]...” Atatürk ibadet özgürlüğünü bireysel özgürlük çerçevesi içinde ele almıştır. Ancak Atatürk dini bireysel özgürlük anlayışı sınırları dışında kişisel nüfus veya çıkar sağlamak ve siyasal yapıyı değiştirmek amacı ile kullanılmasının anayasa vasıtasıyla engellenmesini istemiştir.

Madalyonun bir yüzü din ve ibadet özgürlüğü diğer yüzü ise bu özgürlüğü korumakla ve kötüye kullanılmasını engellemekle görevli olan hukuk devletidir. Atatürk bu düşünceler ışığında “Tabiatiyle, ibadetler asayiş ve genel adaba aykırı olamaz, siyasi nümayiş şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara, artık, Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez[6].”demiştir

Atatürk’ün bu görüşlerinin bir yansıması olarak; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ibadet özgürlüğünün devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, değiştirilmesi veya siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacı ile kullanılmasını yasaklamıştır İbadet özgürlüğü anayasal bir özgürlük olduğu için hukuk devletinin yani anayasanın koruması altındadır. Hukuk devleti bu özgürlükleri korumak için diğer özgürlüklerde olduğu gibi; yukarıda belirtilen özel sınırlama sebepleri ortaya koyabilecektir. Ancak özel sınırlama sebepleri hukuk devletinin bir gereği olarak kanunla tespit edilecek ve idarenin tüm uygulamaları yargı denetimine açık olacaktır. Atatürk bu görüşünü; “Vatandaşların bireysel ve sosyal özgürlükleri, eşitliği, dokunulmazlığı ve mülkiyet haklarını saklı tutmak önemli esaslardandır[7]...” sözleri ile belirtmiştir.

Görüldüğü gibi; Atatürk ibadet özgürlüğünü korumak ve kötüye kullanılmasını engellemek amacı ile ancak kanun ve bağımsız yargı yoluyla yukarıda belirtilen özel sınırlama sebeplerinin uygulanmasını istemiştir.

ATATÜRK’ÜN DİN ANLAYIŞI


Atatürk laiklik anlayışını asla dinsizlik olarak kabul etmemiştir. Çünkü ona göre gerçek anlamda din ve ibadet özgürlüğü laik sosyal bir hukuk devletinde gerçekleştirilebilir. Ona göre bireylerin bu özgürlüğü hukuk devletinin koruması altındadır. Ona göre; bu özellik yüce dinimize de uygundur. “Hz. Adem aleyhisselamdan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler gönderilmiştir. Fakat Allah Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini, medeni gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla, aracıyla temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın kavrayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşma derecesindedir. Her kulun doğrudan doğruya tanrısal düşüncelerle temas kabiliyetine eriştiğini kabul buyurmuştur. Bu sebepledir ki Cenap-ı Peygamber elçilerin sonuncusu olmuştur ve Kur’an en ek***siz kitaptır[8].”

Nitekim; “uyum kabiliyeti noksanlığını, Kur’an’ın ayetlerine atfedecek yerde, kendi anlayış düzeyimizin yetersizliğine atfetmemiz gerekmektedir[9].”Nitekim insanlar eğitim düzeyleri ölçüsünde dini yorumlar getirebilirler. Bu yorumlar arasındaki uyumsuzluk “bizi Kur’an’ın yetersizliğine hükmetmeye sevketmemelidir. Zira insanların dini, kendi akıl ve anlayışları ölçüsündedir[10].”


Atatürk bilgili din görevlileri yetiştirmenin önemini her konuşmasında vurgulamıştır; “nasıl ki her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek gerekli ise, dinimizin gerçek felsefesini inceleyecek araştıracak bilimsel ve teknik olarak telkin kudretine sahip olacak seçkin ve gerçek din ilim adamlarını da yetiştirecek yüksek öğrenim kurumlarına sahip olmalıyız[11].” Çünkü Atatürk’e göre; “Din vardır ve gereklidir.”

Atatürk demokrasinin bir gereği olarak bireyin din anlayışı konusunda şu sözleri söylemiştir; “ Şüphesiz düşüncelerin inançların başka başka olmasından, şikayet etmemek gerekir. Çünkü, bütün bireyler ve inançlar, bir noktada birleştiği takdirde, bu hareketsizlik alametidir[12]...”

İnsanlık tarihinde vicdan ve din özgürlüğü üzerindeki baskıların bir bölümü hoşgörüsüz olmaktan kaynaklanmıştır. İnsanlık sınırlı bir hoşgörüye kolay ulaşamamıştır. Aslında islam dini bir hoşgörü dinidir. Yunus Emre; “Yaradılmışı hoşgör, yaradan’dan ötürü[13]....” özdeyişi ile kültürümüzde var olan bu anlayışı somutlaştırmıştır.

Nitekim, hukuk devletinin unsurlarından biri, devletin çeşitli dinlerin mensupları arasında kanun önünde ayrım gözetmemesi, bütün bireylere eşit işlem yapmasıdır. Türkiye cumhuriyeti Anayasasında bu ilke eşitlik konusundaki 10’uncu maddede ifade edilmiştir. Buna göre;”herkes din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Bu anlayış nedeni ile anayasaya göre; devletin resmi bir dini yoktur. Atatürk’e göre; bireyler bu ilke sayesinde dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilirler.


SONUÇ


Atatürk, dini Allah ile kul arasında bir bağ olarak görmüştür. Din vardır ve gereklidir. Ona göre; laiklik dinsizlik değildir. Din inanan bireylere güç verir bireylerin kişisel faaliyetlerini etkiler

Atatürk’e göre; vicdan ve din özgürlüğü sınırsızdır. Bireyler istedikleri dine inanırlar veya inanmazlar; seçme özgürlükleri vardır.

Atatürk’e göre; bireyler ibadet özgürlüklerini anayasaya aykırı olmamak kaydı ile kullanabilirler. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre; ibadet özgürlüğü kullanılırken genel ahlak kurallarına riayet edilmeli; devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, değiştirilmesi veya siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacı güdülmemelidir. Nitekim ibadet özgürlüğü hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda yukarıda belirtilen özel sınırlama sebeplerine tabi tutulmuştur. Ona göre; bu sınırlamalar hukuk devletinin bir gereği olarak kanun ve yargı yolu ile yapılmalı idarenin tüm uygulamaları her zaman bağımsız mahkemelerin yargı denetimine açık olmalıdır. O, “Milletlerin yargı hakkı bağımsızlığının birinci şartıdır. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir milletin devlet olarak varlığı kabul olunmaz[14].” demiştir.

Görüldüğü gibi; Atatürk dini bireyin en önemli temel özgürlüğü olarak görmüştür. Bireyin ibadetini serbestçe yapabilmesi ve diyanet işlerinin yerine getirilmesi görevini Başbakanlığa bağladığı Diyanet İşleri Başkanlığına vermiştir. Ayrıca bilgili din görevlileri yetiştirilmesi amacı ile İlahiyat fakültesinin kurulmasını sağlamıştır. Çünkü uyum kabiliyeti noksanlığını, Kur’ın ayetlerine atfedecek yerde kendi anlayış düzeyimizin yetersizliğine atfetmemiz gerekmektedir. Zira bireylerin dini kendi akıl ve eğitim düzeyleri ölçüsündedir. Atatürk’e göre; bireyin eğitim ve ahlak düzeyini yükseltmek devletin temel vazifesidir.

Atatürk’e göre; bireylerin görüşlerinin farklı farklı olması demokrasinin bir gereği ve zenginliğidir. Herkesin aynı düşüncede olması hareketsizliğin bir işaretidir. O, bireylerin hoşgörülü olmaları gerektiği üzerinde önemle durmuştur. O, bu nedenle devletin resmi bir dininin olmaması ilkesinin anayasaya girmesini istemiştir. Nitekim bu ilke bireylerin vicdan, din ve ibadet özgürlüklerini serbestçe kullanabilmelerinin anayasal bir güvencesi olmuştur.

Atatürkçü düşünce sistemini bir gereği olarak; hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında belirtilen diğer özgürlükler gibi vicdan, din ve ibadet özgürlüğünü her türlü baskılara karşı korumaktan sorumludur. Ancak din ve vicdan özgürlüğü bireyin maneviyatında saklı duran bir özgürlük olduğundan, onun özelliği gereği mutlak olması yani sınırsız olması anayasa gereğidir. Fakat ibadet özgürlüğünün sınırlanması anayasaya göre; kanunla ve yargı yoluyla yapılır. Temel amaç İnsanların din özgürlüğünü korumaktır. Atatürk, din özgürlüğünü bireyin vicdani görevi olarak kabul etmiş; herkesin vicdanının emrine uymakta serbest olduğunu söz ve demeçlerinde birçok defa belirtmiştir.