İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde yaşayan bir varlıktır. İnsanların bir kısım kurallara riayet etmeleri toplum hayatının bir gereğidir. Herkesin istediğini yapmak istediği yerde hiç kimse istediğini yapamaz. Baş olmayan yerde herkes baş, herkesin baş olduğu yerde de herkes köledir. İşte bütün bu kargaşanın önlenmesi için insanların birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen yaptırıma bağlı kurallar gereklidir ki, biz bunlara hukuk diyoruz. O halde hukuk, insanın sağ doğmak şartı ile ana rahmine düştüğü andan öldükten sonrasına kadar kişi ile ilgili bir alandır.


Bulandırılmadığı ve ihlal edilmediği sürece hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Yine, ancak kaybettiğimizde değerini anladığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir. Gerçekten bir haksızlığa uğrayan, şahsına veya malına bir tecavüz yapılan kimse hukukçu olsun olmasın hukukun ve hukuk düzeninin varlığını ve gereğini hisseder.


Hukuk, her zaman değişen bir kısım kanun maddeleri değil, toplumun devamlı bir oluş halindeki düzeni ve adaletin ilk şartıdır. Zira adalet ancak hukuk kurallarının güzel ve tarafsız uygulanması ile sağlanabilir. Binlerce yıldır tekrar edilmesine rağmen değerinden hiçbir şey kaybetmeyen “Milletlerin hayatı adaletle kaimdir” sözü ne kadar manidardır. Gerçekten adalet insanlar için devamlı alınan, fakat doyulmayan bir gıda gibidir. Devletler, hükümdarlar, toplumlar yalnız ve yalnız adaletle ebedileşir. Zulmün uzun sürdüğü olmuştur ama devamlı olduğu görülmemiştir. Buna mukabil adalet, güneş gibi, var olduğu müddetçe insanlığı aydınlatmaya ve onları beslemeğe devam edecektir.


alıntı: