Bir bebek doğumundan itibaren çevreye duyarlıdır. Doğumu takip eden ilk haftalarda bebeğin davranışlarını, ihtiyaçları ve çevresel uyarılar şekillendirir. Karnı acıktığında, altını kirlettiğinde, gaz sancısı çektiğinde, çevre çok ışıklı veya gürültülü olduğunda ortaya koyduğu tepkiler ve bu tepkiler karşısında annenin gösterdiği davranışlar, anne ile bebek arasında ilk bağı oluşturur. Anne ile bebek arasındaki bağlanma şekli, bebeğin, hayatındaki diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin de bir örneği olur. Babayla ilişki, diğer aile üyeleriyle ilişki, biraz daha büyüdüğünde arkadaşlarla ilişki, öğretmenler ve diğer önemli kişilerle ilişki, temelini bu ilk bağdan alırlar.

Bebek, anneyi ve anneyle olan ilişkiyi içselleştirerek, kendini ve dünyayı tanımlamaya başlar. Bu bağın kurulduğu yerde henüz söz yoktur. Annenin söylediklerini anlamaya başlamadan önce çocuk annenin ortaya koyduğu duygunun tonunu, onaylanıp onaylanmadığını, annenin davranışlarından anlar. Çocuk kendini önce annenin yüzünde görür. Annenin dokunuşlarıyla kendi vücudunu tanır. Kendi benliğini, sözün doğmadığı o erken dönemlerde çizmeye başlar. Anne ve bebek birbirini, kurdukları ilk sözsüz bağ vasıtasıyla şekillendirmeye başlar.

Kelimelerden önce davranışlarla tanışan, davranışları anlamaya ve kendini davranışlarla ifade etmeye başlayan çocuk, davranışları gözlemleme ve anlamlandırma konusunda büyük bir hassasiyet kazanır. Daha ileriki dönemlerde sözel iletişim, çocuğun hayatında rol oynamaya başladıktan sonra bile, iletişimin sözel olmayan yanı büyük önemini sürdürmeye devam eder.

Çocukların öğrenmesinde ‘model alma’ büyük önem taşır. Çevrelerindeki kişileri gözlemleyerek pek çok tutum ve davranışı öğrenirler. Anne ve babaların her davranışı, çocuklar tarafından mercek altına alınır. Çocuklara öğretilecek herhangi bir davranış söz konusu olduğunda, anne-babanın bu davranışı sergileyerek çocuğa örnek olması, çocuğun öğrenmesini kolaylaştırır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, çocukların, bizim olumsuz davranışlarımızı da örnek alabileceği gerçeğidir. Hiçbir anne-baba, çocuğunun kaba kelimeler ve küfür kullanmasını istemez. Bu yüzden sık sık hatırlatmalarda bulunulur. Ancak günlük hayatta çok zorlandığımız anlarda pek çoğumuz bu tür sözleri ağzımızdan kaçırırız. Olayı örtbas etmek için giriştiğimiz davranışlar çocuklar tarafından hemen algılanır. Bu nedenle çocuğun yaşayacağı çelişkiyi engelleyebilmek ve ona iyi bir model olabilmek için, bunun yanlış bir davranış olduğunu kabul etmek ve göstermek faydalı olacaktır.

Çocuklar, radar kadar hassas olduklarından, kelimelerin arkasında yer alan fark etmediğimiz davranışlarımızı hemen ayırt ederler. Söylenilen söz ve yapılan davranış arasında çelişki olması halinde, çocuklar genellikle davranışları baz alırlar. Sinirli olduğu halde, ‘hiç bir şeyi olmadığını’ söyleyen bir anne veya babanın yüzündeki ifade, ses tonu ve hareketleri kendini ele verecektir. Bu durumda gerçeği ebeveyninin davranışlarında gören çocuk, itiraf edilmeyen bu duygunun kendine karşı olabileceği yorumunu yapıp kaygılanabilir. Bir diğer olasılıkla da, çocuk, olumsuz duyguların sözle ifade edilmemesi gerektiği düşünüp, sinirlendiğinde bunu konuşmak yerine, sinirli, saldırgan, bozucu davranışlar geliştirebilir.

Çocukla kurulan ilişkide, davranışın önemi çift yönlüdür. Önem iki taraf için de büyüktür. Çocuklar kendilerini ifade etmek için kelimeleri kullanma konusunda henüz çok gelişmiş yetilere sahip değillerdir. Bu nedenle, çocukları anlamanın yolunun, davranışlarını çok iyi gözlemlemekten geçtiğini hatırlamakta fayda var. Ses tonları, mimikleri, tutum ve tavırları, hareketlilik seviyeleri çoğu zaman bizlere, kelimelerinden daha fazla şey söyler. Eve gelip, en sevdiği yemeği bile öfkeyle reddeden çocuğun gösterdiği bu davranış, o gün okulda bir şey yaşamış olduğunun mesajını verebilir. Bu öfkenin ardında yatan sebep, okulda aldığı bir not nedeniyle yaşadığı üzüntü ya da bir yarışmada sonuncu gelmekle ilgili hayal kırıklığı olabilir. Gösterdiği bu farklı davranışa duyarlı olmak ve bu davranışın somut, görülebilir anlamından fazlasını düşünebilmek, çocuğu anlamak için bize iyi bir rehber olacaktır.

Kardeşinin doğumundan bir süre sonra, hareketlilik seviyesi artan ve koltukların üzerinden atlarken, evde kırılmamış eşya bırakmayan çocuğun bu davranışına daha dikkatli baktığımızda bunun ‘yaramazlık’ tan öte anlamları olduğunu görmek mümkün olacaktır. Anne ve baba doğal olarak, bebeğin ihtiyaçlarıyla ve uyumu ile ilgilenirken, eve gelen misafirler tüm ilgileriyle minik bebeğe odaklanmışken, çocuk, ihtiyacı olan ilgiyi elde edebilmek için yeni yollar denemek zorunda kalmıştır. Çevredeki büyüklerin bu davranışa odaklanması, ona kızması, uyarılarda bulunması, olumsuz bile olsa çocuğun istediği ilgiyi almasını sağlamıştır. Çocuğun davranışının arkasındaki kelimeler yetişkinler tarafından görülememesine rağmen, yetişkinlerin kelimelerinin arkasındaki davranışlar çocuk tarafından görülmüş ve bu da, çocuğun ‘yaramaz’ hareketlerini desteklemiştir.

İletişim çok boyutludur. Kendimizi ifade etmek ve karşımızdakini anlamak için bazen farkında olarak, bazen de farkında olmayarak çeşitli boyutlarını kullanırız. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda iletişimin davranışsal boyutu büyük önem kazanır. Kendimizi ifade ederken ortaya koyduğumuz davranışlar çoğu zaman, kelimelerimizden çok daha fazlasını söyler çocuklara. Ve çocukların davranışlarını okuyabilmek, kısıtlı kelimelerinden çok daha fazlasını anlatır bize onları anlayabilmek için.

Uzman Klinik Psikolog Çiğdem BİLGEN

sinir.org