Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Mükemmel çocuk yetiştirmenin üç altın kuralı

    Başlık dikkatinizi çekti ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış mucize reçeteler okuruz sık sık.



    Hala sağlam bir dünya görüşü olmayan günümüz pedagog ve psikologları, dipsiz kuyuya ipsiz inerek, ortalama on yılda bir değişen fikirlerle, ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de "doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin" diye pazarlarlar hep.



    Freud'dan hayli etkilenen 68 kuşağının eğitimcileri "çocuğu serbest bırakın, her istediğini yapsın, hevesi kalmasın, hiç azarlamayın, sadece sevgi verin" diye diye günümüzün serseri ruhlu, sabırsız, sorumsuz ve ahlaksız neslini yetiştirdiler elbirliği ile. Şimdilerde ise daha farklı sesler yükseliyor o taraflardan: "Çocuğa beklentilerinizi ve görevlerini söyleyin, hata yaparsa ceza verin, hatta hafifçe dövebilirsiniz bile".



    Bu kural karmaşasından üç çocuk babası olarak ben de etkilendiğimden, son zamanlarda çocuk eğitimine dair ipuçları toplamakla meşgulüm. İşte bu yazıda çocuk yetiştirmekte dikkat etmemiz gereken bazı temel prensipleri aktarmaya çalışacağım size.



    KENDİNİ İSLAH ETMEYEN BAŞKASINI İSLAH EDEMEZ




    Önce kendinizi düzeltin. Kendini islah etmeyen başkasını hiç islah edemez tabii ki. İfsat eder, zarar verir hatta iyilik yapıyorum zannıyla.



    Bir aile tanıyorum. Çocukları pırıl pırıl, ahlaklı gençler olarak yetiştiler. Özel bir çocuk yetiştirme eğitimi almadıklarını da biliyorum. Evlerine misafir olduğum bir gün "nasıl böyle mükemmel çocuklar yetiştirdiniz?" diyecek oldum. Ama demedim. Zira o kadar açıktı ki her şey. Baba samimi ve tutarlı bir insan, anne şefkatli ve temiz huylu bir fedakar. Evleri sade döşenmiş, başköşede kitaplar. TV genellikle kapalı. Sohbetler iyilik üzerine. Yalan yok, dedikodu yok. Nasıl çocuklar çıkabilirdi ki böyle bir evden zaten? "Armut dibine düşer", "üzüm üzüme baka baka kararır" sözleri boşuna söylenmemiş tabii ki.



    Bir psikiyatrist olarak bana sık sık çocuklarını getirir aileler. "Bu çocuk bir garip davranıyor nedense? Bir tedavi etseniz." Hiç istisnası yok gibidir; odama çocuk girer ve çıkar, ama aile girer ve kalır. Hemen daima ailededir asıl problem. Anne-babanın açık hataları, bariz kompleksleri, hatta psikiyatrik rahatsızlıkları vardır. Ama onlar bunları görmez, görmek istemez, çocuktaki problemleri öne sürerler. Sanki o çocuk o evde yetişmemiştir de, uzaydan gelmiştir. "O kadar da gayret ettik ki, neden böyle oldu bu çocuk bilmem?" havası vardır genellikle. Ama biz genellikle aileyi terapiye alırız. Çocuk da hayli toparlar ardından doğal olarak.

    Bunun en sık gördüğüm örneği çocuğunu “asabi” diye getiren annelerdir. Doktor bey, çocuğum çok sinirli. Anneye bakarım. Kaşı-gözü oynuyor, huzursuz, kavgaya hazır bir gerginlik. “Siz de huzursuzsunuz sanırım?” “Evet, ama siz beni bırakın, çocuğu tedavi edin.” Elimde olmadan gülerim bazen. “Sürekli dibinde olduğu, devamlı gözünün içine baktığı annesi bu kadar gerginken ben çocuğu nasıl sakinleştirebilirim ki?” Ve genellikle reçeteyi ebeveyne yazarım, çocuğa değil.



    İzmit depremi sonrası bir aile, çocuklarının depremden korktuğunu söylemişti bana. İlk sorum “Peki siz korkuyor musunuz depremden?” oldu. “Evet, hala sürüyor o korku” dediler. “En güvendiği ve güçlü gördüğü varlıklar olan anne ve babasının bile korktuğu şeyden çocuğun korkması doğal değil mi?” dedim. Hak verdiler haklı olarak.

    O yüzden "önce kendimize bakalım" diyorum.



    TEMEL GÜVENLİ OLMALI




    Bir evin en önemli kısmı temeli olduğu gibi, bir çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli dönem de ilk yıllardır. Çocuğun zekasının % 80 i ilk 7-8 yılda geliştiği gibi, kişilik de büyük ölçüde bu dönemde oturur. Hele ilk bir-iki yıl çok önemlidir ve temel güven duygusunun oluştuğu dönemdir.

    Bu dönemde çocuğun en önemli ihtiyacı, sürekli ve tutarlı bir sevgidir. En yıpratıcı şey ise, anne figürünün sürekli değişmesidir. Çocuğunuz isterse bir bakıcı tarafından büyütülsün, yeter ki süreklilik olsun. Sürekli değişen kişilerce bakılan çocuklarda, ileriki yıllarda çevreye güvensizlik, içe kapanma gibi özellikler gelişebilir. Sebebini anlayamadığımız bağımlılık, hırçınlık, şüphecilik gibi huyların temeli o ilk yıllardaki eksik ve yanlışlardır genellikle.

    Nitekim Filipinler'de yapılan bir saha araştırması, ilk iki yaşında mutlak ilgi ve sevgi ile yetişen (ve emzirilen) çocukların, ileride çok daha huzurlu insanlar olduklarını göstermiştir.

    Çocuğunuzun bilinçli olmadığı o ilk yıllar aslında bilinçaltının şekillendiği en önemli dönemdir yani, dikkat edin lütfen.



    CENNETTEKİ GAZOZ NEHİRLERİ




    Çocuğa hayatın, ölümün, varlığın anl***** dair temel bilgileri verin. Çocuğunuz 3-4 yaşlarından itibaren çevresinin ve dünyanın farkına vardığında ve "neden, nasıl" soruları başladığında, sizden her konuda, özellikle de varlığın ve ölümün anl***** dair açıklamalar isteyecektir. "Anne, sen de ölecek misin? Ölünce ne olur? Baba, Allah nerededir?" gibi sorular peş peşe gelir bu dönemden itibaren. Siz de cevap verin tüm sorularına, onun anlayacağı dilde. Unutmayın, çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları soruyu sormazlar zaten. "Bu yaşta bu konuları anlatmak erken" deyip kaçamak cevap veren ailelerin çocuklarında, çok çeşitli ve sebepsiz korkular görülebilir. Cevabı alınamamış her soru o minik beyinlerde kıvrım kıvrım şüphe ve problemler doğurabilir.



    Hiç unutmam, küçüklüğümde anneme sormuştum:

    -Anne biz ölünce ne olacağız?

    -Öbür dünyaya, inşallah Cennete gideceğiz yavrum.

    -Tamam da, ondan sonra ne olacak? Yani orada ne kadar yaşayacağız?

    Annem "bu çocuk bu yaşta sonsuzluktan anlamaz her halde; uzun bir zaman söyleyeyim de rahat etsin" diye düşünmüş olsa gerek ki, "Bin yıl yaşayacağız yavrum" demişti.

    O kadar üzülmüştüm ki. "İster on yıl, ister bin yıl, sonuçta yok olacaksak ne anlamı var? Ben sonsuzluk istiyorum, yok olmak istemiyorum" demişti o küçücük zihnim bile.



    Siz anlatın çocuklarınıza bildiklerinizi. Hayatın ve ölümün anlamını. Sizi ruhsal travmalardan koruyan dini inançlarınızı onlara da aktarın usulünce. Allah’ı, cenneti öğretin. Özellikle de melekleri unutmayın. Kendilerini koruyan, kollayan, her yerde bulunan iyi varlıklara inanmak, öcülerden, çizgi filmlerdeki hayali canavarlardan korkan ruhlarına ilaç gibi gelecektir.



    Peygamberimizin ve büyük insanların hayatını anlatmak da çok önemlidir. Zira büyüyen bir fidan gibi olan çocuk ruhu, kendisine örnek alacağı mükemmel kişiler arar. Siz öyle yüksek kişilikleri çocuğunuzun hayallerine ideal olarak kazımazsanız, çocuğunuz uyduruk bir çizgi film kahramanını kendine ideal seçebilir.



    Ancak dini eğitim verirken abartılı bir zorlamaya kaçmamak gerekir. Çocuğa onun hoşuna gidecek örneklerle ve kaldırabileceği dozda verilmelidir eğitim. Ergenlik çağına girmemiş çocuklara cehennemden bahsetmek en çok düşülen hatadır mesela. O masum çocuğun cehennemle ne işi var Allah aşkına? Ve bu tip bir yaklaşım, dine karşı sebepsiz bir soğukluk yaşayan insanların çoğunda, bilinçaltındaki esas sebeptir. Cenneti anlatmak, rahmetten haber vermek, müjdelemek lazımdır ergenlik çağına kadar. Burada hayal gücünüzden, özellikle de çocuğunuzun beklenti ve heveslerinden de yararlanabilirsiniz. Mesela kızım gazoz içmeye bayıldığı için ona “cennette gazoz nehirleri vardır, iç iç bitmez” dediğimden bu yana ölüme bakışı değişti ve ölen yakınlarına üzülen erişkinleri bile, bu örnekle teselli edecek hale geldi.



    NASİHATÇI BABA




    Hal ve tavırlarla anlatmak, dil ile anlatmaktan çok daha etkilidir. Uzun konuşmalar ve öğütlerden çok, tavırlarınızla ne yapılması gerektiğini gösterin. Yoksa çocuğunuz size (benim büyük kızım gibi) “nasihatçi baba” lakabı takabilir. (Not: Artık öyle demiyor. Doğruyu yapmaya başladım yani.)

    Çocuğa "yalan söyleme" deyip ardından hoşlanmadığı biri aradığında "evde yok deyin" demek, "sigara içme yavrum, zararlıdır" deyip kendisi “tüttürmek” ne kadar etkili olabilir ki zaten? Veya "Yavrum, kitap oku, kitap en iyi arkadaştır. " diyen bir anne, evde eline kitap almıyorsa, çocuktaki okuma hevesi artar mı, azalır mı dersiniz? Çocuğa temizlik tavsiye eden baba, kendisi geçtiği yerlerde çöp dağları bırakıyorsa öğütlerinin ne tesiri kalır ki?

    Hal ve tavırlarınız sözlerinizi yalanlamasın lütfen.



    BABAM BENİ ANLAR MI?



    Çocuğun seviyesine inin. Unutmayın ki, o erişkin olmadı ama siz çocuk oldunuz. Onun yaşlarında neler yaşadığınızı, hissettiğinizi hatırlayıp, ona daha iyi yaklaşabilirsiniz. Yoksa çocuğunuz sizi “anlamadığı bir dilden konuşan yabancı bir rehber” gibi görebilir.

    Zaten bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman, eğer onun tarzı ile konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun anlayışı, onun çat-pat söylediği sözleri daha rahat kavrar; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde o insan ile çocuk arasında bir bilgi alış-verişi olamaz. Sizi anlamasını istiyorsanız onun anladığı frekanstan yayın yapmalısınız.



    Bunu yapmazsanız olacakların en sık rastladığım bir şekli, duygu ve düşüncelerini paylaşmayan çocuklardır. Çocuk aslında bir yığın sorun yaşamakta, içini şüphe ve korkular kemirmektedir ama ailesine hiçbir şey anlatmamaktadır. Çünkü anne-babanın tüm yaptığı, “evladım, bir derdin varsa anlat” demekten ibarettir. Oysa çocuk “Onlar büyük ve olgun. Benim korkularımı anlamazlar her halde.” diye düşünebilir ve hislerini paylaşmaz.



    Okula gitmek istemeyen bir çocuk getirilmişti bana. Ailesine hiçbir sebep söylemiyordu. Ben çocuğa önce, onun yaşında iken okulla ilgili yaşadığım kendi tedirginliklerimi (biraz da abartarak) anlattım. Karanlık okul yolu, çocuk kaçıran çingene söylentileri vs. derken çocuk, “saçmalama amca, ben onlardan korkmuyorum, sadece bir arkadaşım beni dövüyor” deyiverdi. Sebep anlaşılmıştı.

    Siz de zaman zaman kendinizi onun yerine koyun, kendi çocukluğunuzu da hatırlayıp neler hissettiğini tahmin etmeye çalışın ve olabildiğince onun dilinden konuşarak duygularını paylaşın. Siz bir adım atarsanız o koşarak gelecektir.

    “Ben bunu zaten yapıyorum” mu dediniz? Gerçekten mi? Çoğu anne-babanın "ben senin yaşındayken…" diye başlayan konuşmaları maalesef söylediğimizin tam zıddı bir havadadır da, ondan tereddüt ettim. O tip konuşmalarda genellikle ana tema, anne-babanın onca zorluk ve yoklukla nasıl kahramanca başa çıktığı, çocuğun ise bunca imkânın kıymetini bilmeyen sorumsuz, beceriksiz bir haylaz olduğudur. Ve çocuğu aşağılayıp özgüvenini kırmaktan başka bir şeye de yaramaz. Lütfen bir daha dikkatle okuyun, tavsiye ettiğim şey bunun tam tersi.

    Siz onu anlamaya çalışmazsanız o sizi nasıl anlasın?



    DAR DAİREYE VAKİT AYIRIN




    Yata yata büyüyen karpuz bile bakım ister. Sizin aracılığınızla dünyaya gelmiş ve her şeyi öğrenmeye muhtaç, nazik, hassas o masum yavruların, günde bir-iki saat ilginize hakkı yok mudur? Bir futbolcunun ayakkabı numarasını bilip kendi çocuğununkini bilmemek, bir siyasetçinin konuşmalarından işaretler ve anlamlar çıkarmak için çalışıp kendi çocuğunun sözlerini yarım kulakla dinlemek komik kaçmıyor mu? Hatta bir yazar arkadaşımın dediği gibi, soru soran çocuğuna "lütfen beni rahatsız etme, kitap yazıyorum" demek bile (işin içinde yüksek idealler olsa bile) hata değil midir?

    “Mum dibine ışık vermez” demeyin lütfen, güneş dibine de ışık veriyor.



    ŞEFKAT DAMARINI YANLIŞ YERDE KULLANMAYIN




    Şefkat çok güzeldir ama dozunu aşmamak kaydı ile. “Aman çocuk zahmete girmesin, aman üzülmesin, ağlamasın" diye diye onu davranışlarında tümden serbest bırakmak, ona iyilik değil kötülük etmektir. Çocuk ağlamasın diye aşı olmasını engellemek ne kadar yanlışsa, çocuğu her türlü sıkıntıdan kurtarmaya çalışmak da o denli anlamsızdır. Hayatın gerçekleri ile dozunca yüzleşmesi, onun ilerisi için hazırlanmasını sağlayacaktır. Ve bu hayatın en önemli gerçeklerinden biri de şudur ki: Biz bu dünyanın merkezi değiliz; her şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda değildir.

    Mesela birçok aileden, zararlı veya ahlak dışı bazı TV yayınlarını, çocuklarına yasaklayamadıkları şikâyeti duyarım. Sebep çocuğun sevdiği program için ağlayıp sızlanmasıdır çoklukla. “Ben o diziyi çok seviyorum, lütfen baba.”

    Bakın; çocuk ağlar, sızlar her zaman. Sizi dener hep. Geri adım attınız mı da, o konu kazanılmış hak olur artık. Oysa çocukların ruhsal yapıları psikoloji tabiriyle 'plastik'tir. Siz sağlam durursanız çocuk kendini size uydurur, merak etmeyin. Kaldı ki bugün birkaç saat ağlamasın derken, ileride hem onun hem kendinizin yıllarca pişmanlıkla ağlamasına zemin hazırlamış olursunuz.



    EŞİNİZLE TUTARLI OLUN




    En kötü ruhsal hastalık diyebileceğimiz şizofreninin oluşma sebeplerinden biri de, anne-babanın çocuğa verdiği mesajlar arasında tutarsızlık olmasıdır. Aynı konuda biri bir şey söyler, diğeri başka şey. Aynı olayda biri bir türlü davranır, diğeri başka türlü. Sık sık da birbirleriyle sürtüşürler. Sonuç, çocukta zihin bölünmesidir. O yüzden eşler önce kendi aralarında konuşup belli prensiplerde anlaşmalıdırlar. Çocuk hangi durumda nasıl bir tavırla karşılaşacağını bilmelidir.

    Buradan da hissedilir ki, aslında iyi çocuk yetiştirmek için önce uyumlu bir evlilik yapmak lazımdır.



    GÖREVİNİZİ YAPIN, ÖTESİNE KARIŞMAYIN




    Maalesef çoğumuz çocuklarımıza verdiğimiz emeğin karşılığını nerdeyse zorla alma hevesindeyiz. "İlla ki şöyle olmalısın." Aslında unutmamak lazım ki, o çocuk bizim malımız değildir. Onu biz yaratmadık. Biz sadece ona hizmetle, onu yetiştirmeyle görevliyiz. Eğer üstümüze düşeni hakkıyla yapmışsak, ötesi Allah'ın takdiridir. Aksi halde aşırı zorlamalar ters tepebilir ve çocuğun iyice zıt bir çizgiye girmesine yol açabilir. Biz de gereksiz derecede strese girip iyice yanlış davranmaya başlarız. “Ben sana bildiğimce doğruları gösterdim, artık seçim senin” demek lazımdır, hele ergenlik çağında.

    Zaten bizim tüm bu önerdiklerimiz sadece sebeplerdir. Biz görevimizi hakkıyla yapmak ve çocuğumuzun iyiliği için bu sebepleri elimizden geldiğince yerine getiririz ama sonucuna karışamayız.

    O yüzden son tavsiye olarak diyorum ki;

    Siz görevinizi yapın, sonucunu Allah’a bırakın.
    alıntı

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #2
    Aktif Üye
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesaj
    1.002
    Rep Gücü
    1278

    Cevap: Mükemmel çocuk yetiştirmenin üç altın kuralı

    Bu harika yazınızı (konu paylaşımınızı) zevkle okudum, başlıktaki gibi de kısa ve üç satırlık bir şey zannettim önce, okudukca keyif aldım ve sevindim, bilgilerimi ve düşüncelerimi (ki bende aile çok değerli ve çocuk yetiştirme ondan da önemli) teyit ettim gibi oldu,

    Çok üzüldüm, Neden? Zannederim (inşallah yanılırım) çok az kişi okuyup, yorum yazacak ve kıymeti emeği bilinmeden bir konu daha formun arşivinde yerini alacak. Bir çok konuda ön yargılarla bir birimize laf yetiştirme yarışı yaparken, (sen daha az, ben daha çok milliyetçiyim, dindarım, devrimciyim, laik'im, bilgiliyim, modernim vs. vs. vs)derken kaybettiğimiz değerler ve bize emanet sevgilerin farkında olmamak üzüntüsünü taşırım hep.

    Teşekkürler paylaşımımın için.

Benzer Konular

  1. Twitter'da popüler olmanın 9 altın kuralı
    YukseLL Tarafından Bilgisayar ve İnternet Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 05-02-2012, 08:08 PM
  2. Prost’un altın kuralı
    mopsy Tarafından Çevre Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 21-09-2011, 10:14 AM
  3. Kanserden korunmanın 5 altın kuralı
    ErDaLL Tarafından Hastalıklar ve Tedavi Yolları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-03-2008, 02:55 AM
  4. Geleceğin suçlusunu yetiştirmenin 8 kuralı
    dogangunes Tarafından Anne Baba ve Çocuklar Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 06-10-2007, 03:31 PM
  5. Evliliğin 13 altın kuralı
    Nil@y Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 07-03-2007, 10:57 AM
Yukarı Çık