Merhaba!



Aşk-ı muhabbet

Bir zamanlar, aşkın, sevdanın, sevginin mal olmadığı günlerde insanlar sevdiklerine mektup yazarlardı. Mal olmayan kavram saygı gören bir kavramdır. O yüzden sevda, aşk saygı görür, insanlar yaratıcıya duyulan saygıyla karışık hayranlığa da aşk derler, doğaçlama şiir okuyanları da aşık diye adlandırırlardı. O zamanlar gerçi seçim yoktu ama olsa da aşk kavramı seçim sloganı olmazdı.

Neyse efendim sevgiliye mektup gönderip tutkunluğu, kıskançlığı anlatıp, kırgınlıkla sitemi dile getirmek o derecede yaygındı ki... bu duyguları anlatacak sözcükler maddelerle somutlaştırılırdı.

Muhabbet dili de diyebileceğimiz bu somutlaştırmada çiçek, sebze, eşya adlarının, renklerin yakıştırılan (ve çoğu adlarla kafiyeli) anlamları olurdu. İşte o maddeler bir arada yazılı mektupların yerini alır, maddelerin bulunduğu mendil, kese vb. taşıyıcılar “muhabbetname/ sevgi mektupları” diye adlandırılırdı. Bilmeyenler için burada bir açıklama yapmam gerekecek, muhabbet sevgi kadar bağlılık ve dostluk anlamlarını da içeren bir sözcüktür. Bu yüzden eski metinlerde “aşk” sözüne eklenerek bu kavramı pekiştirir: “Aşk-ı muhabbet”.

Türkiye’ye elçi olarak atanan kocasıyla birlikte 1712’de İstanbul’a gelen Lady Montagu arkadaşlarına yazdığı mektuplardan birinde muhabbetnameleri anlatıp örnek verir:
“Bir muhabbetname ele geçirdim; bu içinde birçok şey bulunan bir kesedir.. Sırasıyla çıkacak şeylere göre tercümesini yazayım: ‘İnci :Sensin güzellerin genci. Karanfil: Karanfilsin kararın yok/ Gonca gülsün tımarın yok/ Ben seni çoktan severim/ Senin benden haberin yok. Pul: Derdime derman bul. Kâat (kağıt) Bayılırım saat saat. Armut: Ver bana bir umut. Sabun :Aşkınla oldum zebun (güçsüz). Kömür: Ben öleyim size ömür Gül: Ben ağlayayım sen gül. Hasır: Olayım sana esir. Çuha: Üstüne bulunmaz baha. Tarçın: Sen gel, ben çekeyim senin harcın(masrafın).Çıra: Aşkınla oldum çıra. Sırma: Gözünü benden ayırma. Saç: Başıma sensin taç. Üzüm: A benim iki gözüm. Tel: Ölüyorum tez gel. Biber : Bana yok mu bir haber’. Görüyorsunuz, bu muhabbetname manzumdur. Zannediyorum ki Türk erkeklerinde bu çeşit muhabbetnamelerde kullanılmak üzere bir milyon mısra var. Renk, çiçek, ot, meyve, çalı, çakıl taşı, tüy yoktur ki özelliğini göstererek düzenlenmiş bir dizesi olmasın.”
İngiliz hanımefendi, Osmanlı haremlerindeki sohbetlerinde anlaşılan yalnızca erkeklerin muhabbetnameleriyle ilgili bilgi almış. Oysa kadınlar da bu tür muhabbetnameler gönderirlermiş. Musahipzade Celal, “İstanbul Efendisi” adlı piyesinde, erkeklerle haberleşmesin, sevda ilişkileri yaşamasın diye okuma yazma öğretilmeyen bir genç kız, İstanbul Efendisi’nin (bir tür belediye reisi) kızı, beğendiği delikanlıya attığı mendille adresini bildirir. Delikanlı bu tür haberleşmelerin cahili olduğu, bu mendildeki maddelerden bir şey anlamadığı için bu işleri bilen yaşlı bir kadından yardım ister.

Kadın mendili şöyle yorumlar:
“Mendil pembe. Pembe, gönlüm sende. Bu kız seni beğenmiş. Mendilin bir köşesinde altı tane mermer parçası var. Demek Altımermer’de oturuyor. Mendilin bu köşesi ıslak mıydı, çeşmenin karşısıymış. Hah burada da aşı boyası var, evleri aşı boyalı.”
Kadınlar beğendikleri erkeğe böyle anlamlı işaretler göndermeyi, sorumluluğu erkeğin yorumuna bırakmayı hep sürdürmüşler ki F.Celal (1895-1975) “Eldebir Mustafendi” öyküsünde tedavi için evine uğradığı dul kadının ilgisinin nedenini de, cebine konan muhabbetnameyi de anlamayan utangaç bir dişçiyi anlatır:
“Cebinden birinci nevi, dört buçuk zıvanalı bir paket çıkardı. ‘Sen anlarsın, dedi, bu ne demektir?’ İçini açtım, üç sigara vardı, birinin ucu yanmıştı, ikisi de yatar gibi yan yana konmuştu. ‘Bunun manası ne olacak dedim. Hediye eden seni seviyor, ateşinden yanıyor, seninle yan yana yatmak istiyor.’ “
Mustabey, böyle yasadışı bir aşkı reddedecektir. Sözsüz , maddelerle haberleşme yollarından biri de, ikram edilen, gönderilen, yol üstüne konarak gösterilen yiyecekler/ yemeklerle haberleşmekmiş. Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1886’da yazılan Lisan-ı Ezhar (Zahirelerin Dili) adlı kitapçıktan bu yiyeceklerin, bazen bir mektup kadar uzun anlamlarını aktarmıştır:
“Yoğurt: Gönlünü benden soğut. Bizi avut. Pirinç: Yanındakinden vazgeç. Âleme ettin bizi gülünç. Sabah kahvesini bizde iç. Biber: Ciğerim yanar tüter. Maydanoz:Tenha mıdır odanız? Gelirse güzel gelsin, çirkin almaz midemiz. Bakla: Al beni sinende sakla. Börülce:Efendim keyfin nice? Nohut: Al beni sinende uyut. Enginar:Gönül otağını kurmuş, efendisiyle cengi var. Piyaz: Eylerim Hakka niyaz (dua, yalvarma). Kereviz: Daha neler görürüz, yaprağını deleriz, ele geçse nazlı yar, biz murada ereriz. Ekmek: Murada ermek, maksadım seni öpmek. Neden bizi terketmek?”
Verdiğim örnekler hep eski İstanbul’dan. Halkbilim öteki şehirlerde bu yolda haberleşmeler olduğunu saptamıştır kuşkusuz. Çok uzak bir ülkede Japonya’da kadınların duygularını çiçek düzenlemeleriyle eşlerine duyurduklarını biliyoruz. (Adam ikebena öğrenmemişse ne söylendiğini anlamaz, kavga da çıkmaz!) Çiçeklerin de anlamları varmış. Hatta Reşat Ekrem Koçu, eşcinsel aşklarda da çiçeklerin belli anlamları olduğunu belirtir. Örneğin fulyayı sarığına takan delikanlı “yoluma altınlar harcanır”, elinde tutan ise “beni tenhaya götür” demek istermiş. Okuma yazma bilmeyen kadın ve erkekler, eğer dolambaçlı yollarla uğraşmak istemezlerse devlet daireleri çevresindeki arzuhalcilere (dilekçe yazanlara ) mektup yazdırırlarmış. Aldıkları mektupları okuturlarmış. Arzuhalciler de, dilekçe yazma alışkanlığıyla, aşk mektuplarının başlangıçları için de kalıplar bulmuşlar:
“Tende canım, kaşı kemanım.”, “Meleksima canım, gül yüzlü şahım, derde dermanım.” Kafiyeli mektup metinleri uydurmuşlar: “(...) gözüm yaşı ile yazıldı bu mektup. Nuş edip aşkın hun ile ciğer dolsun (aşkı içip ciğer kanla dolsun), aşifte gönül derd ile dahi beter olsun. Siz de buna şahit olun, hercai dilber sevmeyeyim bir dahi tövbeler olsun.”
Bugün bize gülünç gelen bu kalıplar kuşkusuz zamanında çok canlar yakmış. Bu yapmacıklı dilin ısmarlama mektuplarda olduğunu, kültürlü sevgililerin birbirlerine yazdıklarında böyle abartıların bulunmadığını Ahmet Mithat Efendi ile Fitnat Hanım’ın 1876’da yazdıkları mektuplarda görürüz. Onlarda şu biçimde şakalar vardır ancak:
“durun size bir beddua edeyim, inşallah yakın zamanda öyle üşütürsünüz ki sizi ancak gövdemin ateşi ısıtır.”
Ne var ki bu mektuplar, başkasının eline geçmemesi için olmalı, elden gönderilir. Eski zamanlardır... Aşk engellenemezse de ayıplanır. Eski zamanlarda demiştim, bu eski zamanlarda yasaklar da vardı. Bu yasaklar sevgililerin genel yerlerde yan yana gelmelerini, konuşmalarını engellerdi. Yazdıkları hem alaysı dili hem belgesel niteliğiyle günümüzde de okunması gereken Ahmet Rasim (1865-1932) o yasaklar döneminin kendi yaşadığı yıllarını “sokakta yan yana yürümek, dükkan içinde, tramvayda , vapurda durup konuşmak, arabaya beraber binmek mümkün değildi, tenhalarda sen benimsin ben senin az çok tehlikeliydi “ diye özetler. Sonra da “işmar”, “ parola” da denen “muhabbet dili”yle nasıl anlaşılıp buluşulduğunu anlatır : “Evlerimiz karşı karşıya. Cuma sabahı oldu mu, pencereden işmarlaşırız. Evvela ben çıkarım. Yürürüm. O da beş dakika sonra çıkar... Ben onu çeşmenin önünde beklerim. Gözüktü mü yine yürürüm. Deniz kenarına kadar birbirimize yaklaşmayız. Oradan yan yana yürürüz.” Yazar bu işaretlerin sevgililer arasında anlaşmalara bağlı kişiye özel anlamlar kazandığına da değinir : “iki sevgilide tepeden tırnağa kadar vücuda, örtünüşe giyinişe dair ne varsa her biri zaman ve mekana göre bir hissin, bir cümlenin hatta uzun bir konuşmanın anlamlı işaretleri olurdu.” Bu özel işaretler, anlamını başkaları sezemeyeceğinden, sokakta, gezi yerlerinde tehlikesizce verilebilirmiş. Yazar kendi yaşamından da örnekler verir , evli olan sevgilisi eğer saçını topuz yapmışsa uzak yapmamışsa yakın bir yere gideceğini, yaşmak takmışsa saçındaki tarağın sağda ya da solda oluşuna göre annesini ya da kayınvalidesini görmek zorunda olduğunu anlatırmış.

Birbirlerini daha tanımayanlar arasında da anlamı genel “işmar”lar alınıp verilir, erkekler kadınların işmarlarını öksürmek, paça düzeltmek için durmak, kibrit çakmak gibi davranışlarla yanıt verirlermiş.

Şemsiye, baston, yelpaze gibi eşyaların yardımıyla, elin yüzün çeşitli bölgelerine götürülüşüyle, göz kırpışla işaretleşip anlaşmanın, buluşmanın, birbirine sitem etmenin hatta küçük kavgaların gerçekleştirilebilmesi günümüzde olanaksız geliyor.
Sevdalar masallardan çıkıp televizyon ekranında yarışma oldu da ondan zahir!

Istanbul Efendisi Ardiyesi - Eski A_k Mektuplar1