Sevgiliye Mektuplar / Rüzgâr Şarkı Fısıldıyordu Kulağıma...


......... Savrulan polenlerin arasında sığınacak yuva arayan tek kanatlı serçeydim sürüden kovulmuşluğumda... Kırılmış, horlanmış, dışlanmış, kurtlar sofrasının orta yerine bırakılıp akıbeti gülerek izlenen şaklaban gibiydim bir başınalığımda... Direnmek onurdu...

......... Emekçi kuş sürüleri, militarist leş kargaları tarafından Taksime ulaştırılmamak için coplanırken tek kanadımın tüyleri, rüzgâr yeleli atların ve kahverengi aslanların yelelerine özenircesine diken gibi, çivi gibi dimdik oluyor, rüzgâr kulaklarıma kışkırtıcı şarkılar fısıldıyor, tahriklere açık bıraktığım yüreğime biber gazı ve gaz bombaları yağıyordu... Üstelik ne bir hastanede nede aidat ödemediğim bir sendika önünde değilken...

......... Vadi yeşil elbiselerini giymeye başlamış ve ani çıkan lodos güneş görmeyen yosunlu kayaların üzerine, toprağa ilk düşen yağmurun yaydığı toprak ve çimen kokularına inat şarkı söyler gibi düşüyor, damlıyordu... Yosunlardan yansıyan sesler, karıştığı rüzgârla valsında provakatif eylemini çoğaltıyor, tahrikleri buyur eden yüreğimin bam teline güm güm vuruyordu kabul etmemin onurunda...

......... Transatlantiğin yol alışında buz dağına çarpışı gibi acı ve görkemli değildi ama her canlının içinde yer eden türden kıpırtılarla uyanırdım güne ve gün uzun gün hiç bitmeyecek de olsa tek kanatlı yaren yanımdı dik tutan ve direnmemi sağlayan... Rüzgâr ve lodos görevini yapmanın ahengiyle çoktan ufuktan kaybolmuş, meydan aç kurtlara direnişe hazırlanan serçeye kalmıştı...

......... Akşam bir başka hüzünle çökerdi gittiğim her yerde ve yine ayine hazırlanan rahibe sessizliği ve pusuya yatmış kimliği bilinmez aç hayvanların nefessizliğinde yol vaktiydi bir kentin gecesinden diğer kentin sessizliğine uzanmak için... Sessizlikler oldum olası kışkırtır beni ve asi, serseri ruhuma yol olur, yoldaş olur uzanırım geceye nefes almadan... Geceler nefestir tükenmişliğime, yol göstericidir, havai fişekle aydınlatılmış gökkuşağı renkleridir yolumu kaybetmişliğimde...

......... Pusulasını kaybetmiş acemi denizcinin hafifliği ve rotasını şaşırmanın ağırlığında fırtına öncesi sessizlikte yol alır gibi savruluyorum düşlerimde seni bulacağım umuduyla... Bakmak değil gözlerimin önünde bile görmediğim, dokunmadığım, tutmadığım, hissetmediğim ki olsa bile d u y u m s a y a m a y a c a ğ ı m anları varmış gibi varsaymaktır yolumu, yönümü şaşırtan ve saptığım yanlış yollarda biçare bırakan... Öylesine savruluyor ve öylesine yolumdan çıkıyorum ki nereye baksam aynı yerde olduğumu görüyor, tökezliyor ve tek kanadımın o acılı tüylerinin altında kendimi korunaklı hissediyor yine ve yeniden oraya sığınıyorum yarın hangi fırtına ve yağmurun yoksul tenimi hangi vadilere sürükleyeceğini bilmeden... Varlığının içindeki yoksullukla yol alıyorum, nereye bilmeden...


alıntı