Bir masal gibi geçti çocukluğum. Mutlu ve bir o kadar çabuk… Olabildiğince neşeli günler yakaladım o zamanlarda. Çocukluğumu doyasıya yaşadım en güzel oyunlarla. Tatlı ve sevecendi her şey bana göre. Ailem ve arkadaşlarım benim en güzel dünyamdı onlar. Bir gün bir aile daha yerleşti bizim karşı binamıza. Daha da sevinmiştim yeni bir arkadaşım olacak diye. Çünkü duymuştum ki bir çocukları varmış onlarında. Gün oldu o da çıktı dışarıya. Biz oynarken yanımızdan geldi geçti dosdoğru yoluna devam etti. Yüzü gülmüyordu. Oyunumuz bittikten sonra kızlarla sohbete daldık yine. Yeni gelen çocuk hakkında konuştuk çoğunlukta. Her kız değişik bir şeyinden bahsediyor onun. Birisi kumral saçından, diğeri koyu kahve gözlerinden… Ama kimse anlaşılan onunla konuşmamış ki nasıl bir karaktere sahip olduğunu söylemediler bile. Onları dikkatle dinledim ve eve gidince farkettim ki bu çocuğu gerçekten çok merak ediyormuşum. Onunla konuşmak için ne yapmam gerekir diye düşündüm. Neşeli ve bir o kadar sıcakkanlı biri olmama rağmen yine de bir utangaçlık söz konusu oldu bir anda. İlk önceleri buna bir anlam veremedim açıkcası. Bir kaç yıl gerekmiş bunun için…

Henüz daha ortaokul sona gidiyordum. Okul oldukça neşeliydi gerçekten. En tatlı ve en masum anılarımı da orada yaşadım. Bizim mahalleye taşınan o çocukta bizim karşı sınıfımıza gitmeye başladı. İlk önce evimin sonra da sınıfın karşısındaydı artık. Bir yol bulup konuşmak istiyordum. Ama nasıl olacak? Hiç bir fikrim yoktu. Bir kaç gün böyle sorularla geçti günlerim. Sonra ki günlerden bir gün onun sınıfı ve bizim sınıfımız birlikte yarış yapmaya karar vermiş. Yarış ise voleybol ve futboldan oluşan 2 etapta gerçekleşecekti. O gün çok heyecanlanmıştım. O ve ben karşı karşıyayım ama bu defa farkı konuşma ihtimalimin yüksek olmasıydı. Yarış günü geldiğince belirlenen takımlar voleybol sahasına çıktı. Şans bu olmalıydı ki o da voleybol takımındaydı ve bende! Gerçekten mutluydum. Ama düşünmediğim bir şey vardı o karşımdayken nasıl oynayabileceğim. Durup dururken böyle saçma bir soru nerden takılmıştı aklıma hiç bilmiyorum. O sadece bir arkadaş değil miydi benim için. Sadece ulaşmak için utandığım bir arkadaş. Bu kadar mıydı diye düşünmeme fırsat kalmadan oyun bir anda başladı ve bizde koşuşturmaya başladık elbette. Oyun çekişmeli ve bir o kadar güzel geçiyordu. İki takımda eşitti. Ve onunla ikimizde oyunun sonuna kadar takımdan ayrılmadık. Son dakikalar ve şanslar önümüzdeydi. Oyunun ateşine o kadar kaptırmışım ki son vuruşu yaparken onunla yüzyüze geldiğimi son anda farkettim. Bir an için iyi ki son anda farkettim diye düşündüm. Çünkü önceden farketseydim o son sayıyı biz değil onlar kazanacak ve bizim takımda benim yüzümden yenilecekti. Bu düşüncemin sebebi ise ona baktığım anda gerçekten tuhaf bir şey hissetmemden kaynaklanıyordu. Oyundan sonra herkes birbirini tebrik etmişti ve onunla el sıkışırken çok mutlu olduğumu hissettim. O anda beni tebrik ederken gülümsüyordu yüzü ve bu çok güzeldi. Gülümseyişi harikaydı. O gün onunla beraber eve gittik. Yol boyunca o gün ki yarışlardan bahsettik ve bolcana gülüştük. O günün en güzel yanı onun gülümseyişlerini görmekti benim için. Ondan sonraki günler her sabah onunla okula gittim. Onunla beraber giderken okul yolu o kadar çabuk biterdi ki anlam veremezdim buna. Yıllar hızla geçiyordu ve biz çok iyi iki arkadaş olmuştuk. Arkadaş evet hala arkadaş diye isimlendiriyordum bu yakınlığa. Bilmiyordum çünkü içimde gizlenen duyguyu ta ki o güne kadar.

Lise sonu okuyorduk ve oldukça heyecanlıydık çünkü üniversitenin yolları yakındı artık. Günler bu heyecanla geçerken bir gün sınıfa yeni bir öğrenci transfer oldu. Çok güzel genç bir kızdı transfer olan öğrenci. Sınıfta ki bütün erkekler onun peşinde koşmaya başladı. Oysa benim en iyi erkek arkadaşım ona bakmadı bile. Günlerden bir gün bu kız bizim yanımıza geldi ve bizimle konuşmaya başladı. Arkadaşımın yanına oturdu ve birden elindeki kalemi aldı. O anda içimi bir korku sardı. Kalbim acıdı. Anlam veremedim o anda. Sonra biraz daha konuştuktan sonra yanımızdan ayrıldı. O gün eve dönerken kız bizimle vedalaştı ve elimizi sıktı. Onun elini sıkarken yine kendimi kötü hissettim. Önceden bir kız onun elini sıksa veya yanlışlıkla dokunsa alınmazdım. Düşündüm bunu gecelerce… Lise sonun son günleriydi herkesi bir vedalaşma telaşı ve ayrılık hüznü almıştı. Bende üzülüyor bir yandan da seviniyordum. Hem üniversiteli olacaktım hem de… Hem de neydi?

Lise bitmişti sonunda ve biz artık üniversiteli iki gençtik. Aynı okul ama farklı dallarında okuyorduk. Üniversite hayatı normal öğrencilik hayatından daha deli doluydu. Daha geniş bir çevremiz olmuştu. Onun da benim gibi çevresi genişlemiş ve daha az beraber olmaya başlamıştık. Daha sonraları onu daha az görmenin bana daha fazla acı verdiğini anladım. Okula beraber gittiğimiz bir gün, kız arkadaşlarından bir kaçı yanına gelerek onunla konuşmaya başladılar. O an ne kadar gülümsesem de içimde tarifi olmayan bir hüzün vardı. Yıllardır içimde ki bu tuhaf duyguyu anlamaya çalışmıştım. Sonunda farkına varmıştım. Bir kaç yıl kadar geç olsa da… Onu seviyordum ama bir arkadaştan da öte bir sevgili olarak seviyordum. İlk konuştuğumuz da ki duyguların anlamını anlıyordum artık. Lisede ki o kızın ona dokununca neden içimin acıdığını ve onu göremeyince ne kadar üzüldüğümü anlıyordum. Bunu anladıktan sonra onunla daha fazla zaman geçirmek için elimden geleni yapmaya çalıştım.

Sabah, öğlen, akşam hep onunla zamanımı geçirmek için uğraştım. O da bundan keyif alıyordu çünkü ne desem kabul ediyor hatta bana, o çenebaz arkadaşlarından uzak tuttuğu için teşekkür ediyordu. Günler olabildiğinden güzel geçiyordu. Eskisi gibiydik, çocukluk yıllarında ki masum gülüşlerin olduğu anları yaşıyorduk yine. Sadece bir şey farklıydı. İçimdeki gülümsemenin aşk olduğunu sadece ben biliyordum. Bunu ona söylemeye çekindim. Gözlerine bakarken bile utandım vazgeçtim. Defalarca, defalarca ve dafalarca… Sandım ki tek ben seviyordum onu… Çünkü bana bir tek kelime bile etmiyordu aşka dair. Üzüntü kaplıyordu geceleri içimi. Ona aşkımı söylememek bir yana, onun beni sevmediği düşüncesi gerçekten kötü etkiledi. Aşkımı içimde saklamak ve ne olursa olsun daima onun gülen yüzünü görmek istiyordum. Bir kaç yıl daha böyle geçti.

Bir gün tedavisi olmayan bir hastalığa yakalandığını öğrendim. Kendimi bir anda uçurumun kenarındaymış gibi hissettim. Her şeyin bir sonu olduğunu biliyordum ama o daha çok gençti ve bir daha gülümseyişini göremeden ben de bir dünya da yaşayan bir ölü olacaktım ondan sonra. Keşke diyordum o yaşasa ben ölsem. Bir yolu olsa keşke… Yoktu hiç bir yolu yoktu. Tedavisi olmadığı için ve hastalığın artık son haddine geldiği için sayılı günleri kalmıştı. İlk önce okuldan ayrıldı ve ailesiyle zaman geçirmeye başladı. Daha sonraları iyicene eve kapandı. Dermanı yoktu gezmeye. Bense o senemi dondurup zamanımın hepsini onunla geçirmeye başladım. Her gün gülüyorduk. Her gün, her gün…

Günlerden bir gün ve ben ağlıyordum. Yalnız ben değil herkes. Bir tek o değil… Zaten hep onun gülmesini istiyordum. Bir kez bile ağlamasını değil. Yakışmıyordu ona ağlamak yakıştıramıyordum. Onsuzken onun odasına bile girmekte zorlanıyordum. Bir kaç gün geçmişti onun gittiğinden beri. Ve odası aynı kalmıştı. Belli ki annesinin yüreği el vermemişti odasına girmeye. Etrafı sessizce dolandım. Bakındım resimlerimize. Gülen resimlerimize. Tanıştığımızdan sonra ne kadar da çok resim çektirmişiz hiç farketmemişim. Birbirimize hediye ettiğimiz kitaplara daldı gözüm. Tutamadım gene gözyaşlarımı ve ağlamaya başladım. Yatağına doğru gittim ve yastığını aldım sıkıca sarıldım. O kokuyordu… Ne kadar çok seviyormuşum oysa onu. Ne kadar zormuş bu ayrılık.

Yastığının içinde bir hışırtı duydum. Yastığın bezini alarak içine baktım. İçinden bir mektup çıktı. Oysa annesi her iki günde bir değiştirirdi çarşaflarını. Belli ki onu bu iki gün içinde gizlice koymuştu. İçimde bir hüzün ve tuhaf bir merakla aldım mektubu. Üstünde benim adıma olduğu yazılıydı. Daha da bir garip oldum. Ellerim titreyerek açtım zarfı ve yavaşça okumaya çalıştım. Çalıştım çünkü gözyaşlarım gözlerime perde indirmişti adeta. İlk tanıştığımız günden beri olan eğlenceli anıların hepsini yazmıştı. Okurken bir yandan da gülümsüyordum. Anıların o hoş tadı gülümsetiyordu beni. Ortaokul sonra lise ve üniversite hayatında ki en önemli yanlarını yazarak bana anlatmaya çalışmış. Mektubun sonlarına doğru kendimi şaşkınlıktan alamadım. Beni o ilk tanışmamızdan beri sevdiğini ve yıllar boyunca bu sevginin artarak büyüdüğünü söylüyordu. İnanmak istiyordum ama inanamıyordum. Neden bana söylemedi diye içimden geçiriyordum o anda. Mektuba devam edince anladım neden olduğunu… Bu hastalığın çocukluktan beri olduğunu ve yaşamının sonuna kadar da sadece bir umutla devam edeceğini yazmıştı. Bir umut sadece… Tedavisi yoktu ve hayat devam ediyordu. Gün gelince sağlığı ona nerede dur diyorsa orada hayatı bitecekti. Ve bu yüzden bana asla sevdiğini söylemediğini de yazmıştı. Bundan dolayı nasıl acı çektiğini de satırlarında şöyle belirtmişti:

“Üniversite hayatımın en güzel günlerini seninle geçirmek istiyordum ama hastalığın son zamanları olduğunu öğrendim ve senden uzaklaşmaya çalıştım. Ben uzaklaşsam da sen benden uzaklaşamıyordun. Beni sevdiğini biliyordum ama yapamazdım… Ölüyordum günden güne… Anladım senden uzakta olamayacağımı ve her günü seninle geçirdim. İnsan ölümün kıyısında yalnız sevdiğiyle olunca umut ediyormuş hayat adına. Umudum sendin, yalnız benim için umut denen şey geçerliliğini yitirmişti. Ölüyorum sevdiğim… Bir kez olsun gözlerine bakıp Seni Seviyorum diyemeden… Benden sonra da o güzel gülümseyişini eksik etme. Seni Seviyorum ve sonsuza dek seveceğim.”

Son mısralar da artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Sonra zarfın içinde bir de resim olduğunu farkettim. Benim gülümseyen bir resmimi koymuştu zarfın içine. Resmin arkasında ise Seni Seviyorum yazılıydı.

Onunla en güzel gülümseyişleri görüp en unutulmaz anıları yaşamışız. Yıllarca aşkı kalplerde yaşayıp gözlerde okumuşuz. Birbirimize sevgi sözcüklerini söyleyemeden ise ayrılığa düşmüşüz. Bunların en acısı ise o olmadan bu dünyada yaşamakmış.

alıntı