Sunuş
Hayatları, dünyaları, inançları değiştiren bir aşk... Ve bu aşkın peşinden kıtalar atlayıp, denizler aşan bir hayat... Annesinin kulağına fısıldadığı ismi ve yıllarca taşıdığı kimliğini unutacak kadar bizden birisi olmuş aslen Amerikalı yazar Aslı Sancar bu haftaki Pazar Kahvesinin konuğu. Haremin büyüsüne, Osmanlı kadınının gizemine merakla başlayan araştırma tutkusu, sonraları bizim bile birçok kez yanlış tanıdığımız, ön yargı ile yaklaştığımız bu âlemi bütün dünyaya tanıtacak makalelere, konferanslara, kitaplara dönüşmüş. Sancar, yumuşak, tane tane üslubu ve akıcı Türkçe’siyle bize kendini, araştırmalarını ve “Osmanlı kadını- Efsane ve Gerçek” adını verdiği, Amerika’da en iyi tarih kitabı ödülünü alan, eserini anlattı. Önce sohbetimizi sonrada içeriği kadar görsel zenginliği ile de dikkat çeken kitabı okumanızı tavsiye ederim.



* Kaç yıldır Türkiye’desiniz?

- Aslen Amerikalıyım; orada doğdum büyüdüm ve okudum. 33 yıldır da Türkiye’de yaşıyorum. Ben Ohao State Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okurken eşim de aynı üniversitede endüstri mühendisliği okuyordu. O sırada tanıştık, evlendik. İlk 2 çocuğum Amerika’da dünyaya geldi. 1976 yılından beri de Türkiye’deyiz. Bu ülkeyi ve kültürünü çok sevdim, benimsedim; İslam’ı seçtim. İzmir, Ankara, Antalya ve İstanbul’da yaşadık. Şu anda bir mimarlık ofisimiz var. Aslında asıl mimarımız oğlumuzdu ama; geçen yıl bir trafik kazasında onu kaybettik. Allah’ın takdiri... Biz çoğu zaman unutuyoruz ama ölümle hayat yan yana... Bu olaydan sonra ölüme bakışım değişti. Artık ölüm soğuk gelmiyor bana; biliyorum ki ben öldüğümde o beni karşılayacak. Onun dışında bir kızım ve bir oğlum daha var. Dört tane de torunum. 4. torunum yeni dünyaya geldi. Tıpkı dayısı Şahin. Onun gibi kocaman mavi gözleri var. Hayat devam ediyor... İngiltere’de ve Türkiye’de çeşitli dergilerde kadın, aile üzerine yazılar yazdım. Hâlâ da kitaplarım, makaleler ve konferanslarla meşgulüm.

* İslam’ı seçmenizin başlangıç nedeni eşinize duyduğunuz büyük sevgi diyebilir miyiz?

- Elbette... Evlenirken Müslüman olmamı şart koştu ve aynısını çocuklarımız için de istediğini söyledi. Aslında eskiden de kiliseye sık giden, dinini tüm gerekleriyle yaşayan bir Hıristiyan değildim ve eşime de âşık olmuştum. O yüzden hiç itiraz etmedim. Tanıdığım ilk Müslüman oydu. Ve onun sayesinde tanıdığım Müslümanlar da çok sıcak insanlardı. İlk yıllarda İslam da benim için Kelime-i Şehadet’ten öte değildi. Derken İslam’ın hayatımdaki etkisi arttı, dinimi gerekleriyle yaşamak istedim ve kapandım.

* Ne zaman kapandınız, bunda eşinizin ya da ailesinin bir etkisi oldu mu?

- Hayır, olmadı. Onlar açıktı zaten. Ben kapandığımda da beni pek anladıklarını söyleyemeyeceğim. Ben kendim karar verdim. İzmir’de yaşarken, oturduğumuz dairenin karşısında çok tatlı ve dinine bağlı bir hanım yaşıyordu. Benim annem çok uzaktaydı, onun da 2 oğlu vardı ama hiç kızı olmamıştı. Birbirimizi çok sevdik. Ben onu manevi anne gibi görüyor, ona İslam’la ilgili sorular soruyordum. Kur’an okumaya merak salmıştım. Ondan çok etkilendim ama asıl sebep o da değildi. Bana kapanmanın dinimizin bir gereği olduğunu söyledi ama acele etmemem gerektiğini tembihledi. “Acele etme, sen çok farklı bir kültürden geliyorsun, yavaş ol. Önce İslamiyet’i tanı, için rahat ettiğinde kapanırsın” dedi. Dediği gibi de oldu. Önce Kur’an’ı anlamaya çalıştım, namaz kılmayı öğrendim. Vakti geldiğine inanınca da kapandım.

BATILIYI CEZBEDİYOR

* Türkiye’de yaşıyorsunuz, Amerika’ya gidip geliyorsunuz ve açık olarak da kapalı olarak da bu ülkelerde yıllar geçirdiniz. Bu konuda konuşsak...

- Kızım ve kendi ailem Amerika’da. Senede birkaç defa gidiyorum. Amerika’ya gittiğimde Amerikalı olduğumu pek anlamıyorlar. Amerika değişti. Eskiden müslümanlar çok tanınmazdı, şimdi Amerika’da çok sayıda Müslüman ve cami var. Hatta bazen şaşırıyorum bile... Maalesef 11 Eylül’den sonra Müslümanların Amerika’da sıkıntı çekiğine şahit olduk ama şimdi her şey daha iyi sanki. Ben orada da burada da kapalı olmaktan rahatsızlık duymadım. Bir yabancı olarak kapanmak bana daha kolay geldi. Madem bu dini seçtim gereklerini de yerine getirmeliyim diye düşündüm. Ama itiraf etmeliyim ki, Türkiye’de kapanmak düşündüğümden daha zormuş. Seni bir kalıba oturtuyorlar, orda mısın, değil misin önemi yok. Kutuplaşma çok fazla... Ben yıllardır Aslı’yım ve İslam kimliğiyle varım. Din değiştirmek isteyenler önce araştırıp sonra karar verirler; oysa ben bunu eşimin desteğiyle yapıp sonra araştırmaya başladım. Çok okudum, İslam’dan önce dinin hayatımdaki yeri çok sınırlıydı, dolayısıyla İslam bir boşluğu doldurdu diyebilirim. Ailem de buna saygı duydu. Seneler geçince eşim de dinine daha bağlı bir hal aldı.

* Bir Amerikalı olarak Osmanlı kadını ilginizi çekti ve bu konuda bir kitap yazdınız. Bu konuyla İslam kültüründe kadını araştırırken mi tanıştınız?

- Etkisi oldu tabii ama sadece bu değil. Eskiden İslamiyetle ilgili İngilizce kaynak bulmak zordu. Mevlana’nın çevirilerini okudum ve çok ısındım. Dilinde asla katılık yoktu. 90’ların başlarında okuduğum haremle ilgili bir kitap dikkatimi çekti. Yazılanlar çok sansasyonel ve önyargılıydı. Harem hayatı yanlış anlatılıyordu. Eşimin tarihe ilgisi, benim de merakım üzerine araştırmaya başladım. Kadının ve ailenin toplumdaki yeri ilgimi çekiyor, bu konularda araştırıyor ve yazmaya çalışıyordum. Din değiştirince de İslamiyet’in kadına bakışını meraka başladım. Benim için yabancı bir konuydu. Kadınlarla ilgili konulara hâlâ da ilgiliyim. En son Malezya’da bir Amerikan Üniversitesinin desteklediği WICE Konferans organizasyonuna katıldım. Amerika’dan, Avrupa’dan ve İslam aleminden toplam 55 ülkeden 200 civarında eğitimli kadının katıldığı bir oturumdu.

* Osmanlı kadınını neden efsane ve gerçek gibi bir başlık altına aldınız?

- Çünkü batıda Osmanlı kadını hakkında iki yargı var; biri efsane, biri gerçek... Osmanlı kadını yüzyıllar boyunca batılı okuru cezbeden bir konu olmuştur. Bazı batılı çevrelerce Osmanlı kadını haremin dışındaki hayattan soyutlanmış, örtünmenin, güzelliğin ve cinselliğin simgesi olarak, bir 1001 gece masalı kahramanı gibi algılanıyor ve bu durum maalesef genel okuyucu arasında da kabul görüyordu. Bir kısım yazarlar kafalarındaki harem kadınını yansıtmaya çalışıyorlardı. Bu seyyahların çoğu erkekti ve hareme giremezlerdi. Osmanlı kadınını sadece hayal güçlerini kullanarak oluşturdukları fantastik bir dünyada tanımladılar. Haremle ilgili fikirler kaynağını “1001 Gece Masalları”ndan alıyordu. İlginç olansa bu masalların kaynağının bilinmemesi ve ilk olarak 1707’de Fransızca, sonra da İngilizce olarak yayınlanmasıdır. Doğu kadınını erotik, zayıf ve gizemli resmeden bu efsane, haremi de erotizmin hayata geçtiği yer olarak kurgulamıştır. Bu kalıplaşmış fikirler Avrupalı seyyahların bir çoğunun seyahatnamelerinde bitip tükenmeksizin sansasyonel bir şekilde kullanılmıştır. Hatta harem söylencesi o kadar başarılı olmuştur ki bu konuyla ilgili popüler Türkçe eserlerde bile aynı basmakalıp karakterler baş göstermektedir. İşin bir de gerçek yanı vardır ki birçok yazılı kaynakta görüyoruz. Üstelik bazı Avrupalı seyyahlar -özellikle kadın olanları- seyahatnamelerini yaşanan gerçeğin kendisiyle değil de kulaktan dolma bilgilerle, hayal ürünleriyle dolduranları eleştirmişlerdir. Mesela 1716’da İngiltere’nin Osmanlı sefiri olan kocasıyla birlikte Osmanlı topraklarına gelen Lady Montague’nin gerçeklerle birlikte okuyucuyu etkilemek adına oryantal bir yaklaşım içinde sunduğu Osmanlı kadını figürünü yine haremi yakından tanıma fırsatı bulmuş, ünlü İngiliz kadın Seyyah Julia Pardeo çok ciddi olarak eleştirmiştir. Yine bir başka seyyah Lady Ramsey 1897’de yayınlanan Osmanlı’da günlük hayat adlı kitabında Avrupalıların haksız iddialarına karşı Türk halkını savunmuştur.

* Peki siz araştırınca neler gördünüz, nasıldı Osmanlı kadını?
- Osmanlı kadını aktif, güçlü; toplum ve aile içindeki itibarlı statüsünün yanı sıra zarafet ve estetik yönüyle kendi tabiatına ait değerleri en üst seviyede temsil yeteneğine sahipti. Haremde yaşayan her yaştan, ırktan ve sınıftan kadının, her gün bir arada, karşılıklı etkileşim içinde olmasının yanı sıra, harem dışından gelen kadınlarla da görüşülür, birlikte çok şey öğrenilirdi. Kadınların eğitimlerine önem verilirdi. İslami bilgilerin yanı sıra yazı yazma, aritmetik, coğrafya, tarih, hitabet, ev yönetimi, yemek, dikiş, nakış, sağlık, ahlak gibi konularda ders alırlardı. Ayrıca paylaşmak önemli özellikleriydi. Düğünler, nişanlar, doğumlar, çocukların okula başlaması, askere gitmesi her şey bir ritüeldi ve birlikte birçok konuda törenler düzenlerlerdi. İşin özü Osmanlı kadını oldukça sosyaldi.

HAKLARI ÇOK ÜSTÜNDÜ...

*Osmanlı kadınını incelediğinizde size en ilginç gelen husus ne oldu?
- Kızım Kanada’da Mc Gill Üniversitesi’nde master yapıyordu. Türkoloji okumuştu ve Kanada’da İslam tarihini, batı bakışı ile okuyordu. Bir derste Osmanlı’da kadılık müessesesini inceliyordu. O sırada ben de araştırma yapma ve Osmanlı kadının yasal haklarını öğrenme fırsatı buldum. Çok çeşitli kaynaklardan daha derin araştırmalar yapınca yasal haklarının bilinenin aksine dünyanın çok ilerisinde olduğunu gördüm. Batıda Osmanlı dönemi Türk kadınına köle, meta gibi yakıştırmalar yapılmıştır. Oysa Türk kadını hiçbiri değildir. Bazı İslam ülkeleri için bunu söyleyebiliriz; ancak Osmanlı’da kadın çok değerliydi. Esasında Türk kadını hukuki açıdan Avrupalı evli kadınların çoğunluğuna göre daha tercih edilebilir bir mevkidedir. İngiltere’de bile 1882’den sonra konuşulan kadının mal edinme ve benzeri birçok hakkın Osmanlı kadınına çok önceleri verildiğini yazılı kaynaklardan biliyoruz. Yani Osmanlı kadını evlendiği sırada mülkiyetinde ne varsa veya kendisine daha sonra herhangi bir miras bırakılmışsa bunları istediği gibi tasarruf etme hakkına sahipti. Kadın bu mülkü yaşarken istediği gibi dağıtabileceği gibi miras da bırakabiliyordu. Kocasından bağımsız hareket edebilir, dava açabilir, dava edilebilirdi. Evlilik sözleşmeleri vardı. Hıristiyan hemcinslerine göre çok daha fazla özgürlük içerisindedir.


HAREME BAKIŞ AÇISI ÇOK YANLIŞ

* Girilemediği için mit haline gelen Harem yaşantısını sizden dinlesek...

- Osmanlı’da Harem, yanlış, önyargılı, oryantalist bakış açısının yansıdığı en önemli noktadır. Yine bazı batılı çevrelerce, Osmanlı kadını haremde hiçbir hakka sahip olmayan, erkeğe sunulan bir köle gibi tasvir edilmesine karşılık; gerçekte harem Osmanlı kadınının rahatça yaşadığı ve misafirlerini ağırladıkları, ailece güzel saatler geçirilen bir yerdir. Kadın seyyahların haremlere girişiyle birlikte batıda harem imajında da değişiklikler oldu. Catherina Elwood’un yazıları buna örnektir. Der ki, “Haremin mahremiyeti, kocanın sevdiğini başkalarından gelebilecek bütün kötülük ve elemin bilgisinden dahi korumak dileğinin en tabii sonucundan başka bir şey değildir.” Koca ‘Zümrüd-ü Ankası’nı kötü bakışlardan bütün sıkıntı ve kaygılardan uzak tutmak ister. Türklerin centilmenlik anlayışında bir erkeğin kadını dokunulmazdır, kadının bulunduğu yer olan harem de her zaman için saygın bir yerdir. Osmanlı evleri haremlik ve selamlık olarak ikiye ayrılır, dışarıdan gelen erkekler selamlıkta, aile üyeleri ve ziyaretçi gelen kadınlarsa haremde ağırlanırdı.


ÖDÜL ALDI


Kitabınız Amerika’da ödüle layık görüldü.
-Evet. Kitabım önce Amerika’da İngilizce olarak çıktı. 2008’de ABD’nin Kitap Oskarları sayılan Benjamin Franklin Awards’da tarih alanında yayınlanmış en iyi kitap seçildi ve 1800 kitap arasında birincilik ödülünü aldı. Kapak tasarımı da ilk üçe girdi.

Betül Altınbaşak
Pazar Kahvesi