Kadın kadına mahalle hayatı


“Osmanlı insanı” dediğimiz zaman hem bir şefkat manzumesini hatırlamalıyız, hem de bir cesaret âbidesini. Onların hepsini olmasa bile, birçoğunu “yürek adam” olarak tanımlamak mümkündür!

“Yürek adam” formasyonundan son derece mahrum bulunduğumuz, ama son derece büyük bir iştiyakla da ulaşmak istediğimiz o hasrete acaba nasıl ulaşabiliriz?
Bunun için sihirli bir formül yok; hatta bunun bir formülü de yok; yönetimin, mahallenin, ailenin, eğitim sisteminin ve toplumun bu konuda bir “ortak niyet” belirlemesi gerekir.
Öncelikle belirtmeliyim ki, hayat mekâna ve muhite göre şekillenir.
Dün de söylediğim gibi, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur vardır: Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır.
Yıllardır muhitsiz ve mekânsızız!
Geleneksel mahallemizi de, evimizi de kaybettik. Dolayısıyla kaybolduk! Eskiden bol miktarda yetişen “yürek adam” artık yetişmiyor...
Onun yerine showman, şaklaban, kaltaban, falcı, medyum yetiştiriyoruz.


“Yürek adam”ların yetişmesinde sokaklar kadar mahallelerin, eğitim sistemi kadar yaşanan evlerin rolü var. Meselâ sayısız “yürek adam”ın yetiştiği Osmanlı evleri sözün tam anlamıyla “yaşanacak mekânlar”dı ve evin tamamı kullanılırdı: Gösterişe açılan tek bir kapısı bile yoktu. Her kapı insana açılır, her bölüm insanın kendini huzurlu ve mutlu hissedeceği şekilde tasarlanırdı.

Osmanlı evinin odaları yüksek tavanlıydı. Tavanın yüksek oluşu insan ruhunu hem yüceltir, hem de ruha ferahlık ve sükûnet verirdi. (Alçak tavanlı “daire”lerde ruhumuz bunalıyor, depresyona giriyoruz).
Mahallenin merkezinde mutlaka bir mescit bulunur, evlerin kapı ve pencereleri karşılıklı bir birine açılırdı. Komşular pencereden pencereye “sohbet” eder, bir birlerine karşı muhabbetlerini arttırırlardı.

Ayrıca evde biten herhangi bir şeyi komşudan istemenin en kestirme yolu yine bu pencerelerdi: “Hû komşu, misafir geldi de bir içimlik kahveniz var mı?” diye başlayan sohbetler genelde koyulaşır, vakti unutturur, ama komşuluğu da ilerletirdi. (Evler üst üste binip “apartman” olduğundan beri balkon kapıları halı-kilim silkme kavgasına açılıyor, komşuluk da gitti gidiyor) Tek veya çift katlı olan Osmanlı evlerinin bir tarafı, genellikle sokak, ya da caddeye bakardı...

Alt katta kışın oturulan bir oda, mutfak, kiler ve ambar yer alırdı. Alt kattan üst kata çıkışlar ahşap merdivenle sağlanırdı. Üst katta “divanhane” (buna başoda diyebiliriz), haremlik, (kadınların bulunduğu bölüm) selâmlık (erkeklerin bulunduğu bölüm) olurdu...
Bazı evlerde ise bir “yaz odası” (evin nispeten daha serin olan bölümü) bulunurdu.
Merdiven başındaki geniş mekânın adı “sofa” idi. Sofadan odalara geçilirdi. Odalardan birinin sokağa bakan ve hâne halkının dışarıyı görebilmesini sağlayan bir çıkması vardı: Buna “köşk” denirdi. Üst kat pencereleri “cumba”lı olup dışarıdan içerisi görünmeyecek şekilde kafeslenmişti: Kafesler, içeriden dışarıya bakanları değil, dışarıdan içeriye bakmak isteyenleri sınırlardı.

Odaların hemen hepsinde ısınmak, yemek pişirmek ve hattâ aydınlanmak için birer ocak bulundurulurdu. Bir de odalarda yatak ve yorganların konduğu bir “yüklük” vardı. Yüklüğün bir köşesi banyo olarak kullanılırdı. (Asıl yıkanma yerleri, sıhhî olduğu da kabul edilen şehir hamamlarıydı).

Osmanlı ailesi sofra bezi, ya da “sini” denilen büyük bakır tepsi üzerinde yemek yer, yemek yediği mekânda oturur, gece olunca da yatakları serip uyurdu.
Sabah yatakları kaldırıp hayatına devam ederdi. Odalar hemen hemen mobilyasızdı. Yani evin her köşesi insana tahsis edilmiş, insanın yaşam alanı eşya ile sınırlandırılmamıştı. Bu da o mekânlarda yaşayanları rahatlatan bir faktördü. (Şimdiki evlerde insanın değil, eşyanın saltanatı var). Mobilya yerine, pencere kenarlarında divan ve sekiler, yerlerde çoğu zaman kilim, bazen halı ve yer minderleri bulunurdu.

Mimari anlayış tamamıyla Osmanlı insanının hayat görüşünün bir yansımasıydı. Evlerini kendi faniliklerini simgelercesine, kireç ve kerpiç gibi dayanıksız malzemelerden yaparken, cami, çeşme, kervansaray, hastane gibi hayır kurumlarıyla devlet binalarını sağlamlığın sembolü olan taş malzemeyle yaparlardı. Bu yansımanın bir boyutu “devlet-i ebed müddet” anlayışı, diğer boyutu ise “hayırda ebedileşme” arayışıydı.

Dışarıdan bakıldığında, zengin eviyle fakir evini ayırt etmek pek mümkün değildi. Bu da, bugün pek çok çatışma alanı oluşturan sınıflar arası farkın, Osmanlı toplumunda yok denecek kadar az olduğunun ilginç bir göstergesidir.

Müslüman evlerini gayrimüslim evlerinden ayıran ölçü “merhamet”ti. Osmanlı Müslümanının merhameti sadece insanlara değil, hayvan ve bitkilere de yansırdı. Batılı gezginlerden biri buna ilişkin bir gözlemini şöyle aktarıyor: “Türklerle Rumların karışık yaşadığı köylerde, bacasında leyleklerin yuva yaptığını gördüğünüz her ev bilin ki Osmanlı evidir. Çünkü onlar leylekleri rahatsız etmenin günah olduğuna inandıkları için ateş yakmazlar.”

Kısaca söylemek gerekirse, Osmanlı evleri içe dönük, ama dışa kapalıydı. Bu yapılanma hem İslâmî aile yapısının hassasiyetiyle, hem de aileyi ve çocukları dış etkilerden korumayla ilgilidir.
Bu evlerde ve ortamlarda yetişen isimleri hatırlarsak, mekânın ve ortamın, çocuk yetiştirmede ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz... İnsan “tesadüfen” yetişmez!


Kadın Kadına Mahalle Hayatı - Necip Fazıl Kısakürek [N-F-K.com Forum]