Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 Toplam: 1

Tanrı'yı Politikaya Geri Getirin

Bilim ve Astronomi Kategorisi Felsefe Forum'u Forumu Tanrı'yı Politikaya Geri Getirin Konusunu okuyorsunuz, Konu içeriği kısaca ->> Merhaba Ahlâkın politikadaki rolü, haklılığı tartışmasız kabul edilen zorunlu payı nedir? Erasmus, politikanın etik bir kategori olduğuna inanıyor ve etik ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.087
    Rep Gücü
    88648

    Tanrı'yı Politikaya Geri Getirin

    Merhaba



    Ahlâkın politikadaki rolü, haklılığı tartışmasız kabul edilen zorunlu payı nedir? Erasmus, politikanın etik bir kategori olduğuna inanıyor ve etik dürtüleri ortaya koymasını istiyordu. Ama bu tabii 16. Yüzyıl'daydı.

    Sonra bizim Aydınlanmamız geldi ve 18. Yüzyıl'da artık ahlâki terimleri devlete ve eylemlerine uygulamanın inandırıcı olmadığını John Locke'dan öğrenmiş bulunuyorduk. Sıkıntı verici ahlâki kısıtlamalardan tarih boyunca çoğunlukla uzak kalmış olan politikacılar da, böylelikle fazladan bir tür kuramsal gerekçe kazanmış oldu. Devlet adamları arasında ahlâki dürtüler her zaman politik dürtülerden daha zayıf olmuştur; ama devlet adamlarının verdikleri kararların sonuçları günümüzde çok daha geniş ölçekli olmaktadır.

    Bireylerin, ailelerin ve küçük çevrelerin davranışı için geçerli olan ahlâki ölçütler, hiç kuşkusuz devletlerle politikacıların davranışına birebir uyarlanamaz: Hükümet yapılarının ölçeği, momenti ve işlevleri belli bir deformasyon gerektirdiğinden, burada kesin bir eşdeğerlilik söz konusu değildir. Ancak devletlerin başında politikacılar vardır ve politikacılar da sıradan insanlardır, ama onların eylemleri diğer sıradan insanları etkiler. Üstelik devlete ilişkin zorunluluklar, çoğunlukla politik davranıştaki iniş çıkışlardan uzak tutulmuştur. Dolayısıyla bizim bireylere dağıttığımız her türlü ahlâki talep, mesela dürüstlükle alçaklık ve sahtekârlık arasındaki farkın, âlicenaplık ve iyilikle tamah ve kötülük arasındaki farkın anlaşılması, ülkelerin hükümetlerin, parlementoların ve partilerin politikası için de büyük ölçüde geçerli olmalıdır.

    Zaten eğer devletin, partinin ve sosyal politikanın temeli ahlâka dayanmayacaksa, insanlığın sözü edilecek bir geleceği yok demektir. Tersi de geçerlidir: Eğer bir devletin politikasına ya da bir bireyin davranışlarına ahlâki bir pusula yol gösteriyorsa. Bu sadece en insani değil, uzun vadede insanın kendi geleceği açısından da en sağduyulu davranıştır.

    Rus halkı arasında amaçlanacak ideal olarak anlaşılıp hakikat (pravda) ve hakikate göre yaşamak (jit'po pravde) sözleriyle ifade edilen bu kavram, hiçbir zaman yok olmamıştır. 19. Yüzyıl sonundaki karanlık dönemde bile, Rus filozof Vladimir Solovyov, Hristiyan bir bakış açısından ahlâki ve politik faaliyet arasında sıkı bir bağ bulunduğunu, politik faaliyetin ahlâki hizmetten başka anlam taşımayacağını, tek motivasyonu çıkarların gözetilmesi olan politikanın her türlü Hristiyan içerikten yoksun olduğunu ısrarla belirtmiştir.

    Ne yazık ki bugün benim memleketimde bu ahlâki araçlar Batı'dakinden bile daha işlevsiz hale gelmiştir ve ben de böyle yargılarda bulunurken şu anda ne kadar savunmasız bir konumda olduğumun farkındayım. Bir zamanlar SSCB olan yerde, yetmiş yıllık korkunç baskının ardından, her yeri sarmış yoksulluk koşullarında ani ve sınırsız, denetimsiz bir davranış özgürlüğü geldi; sonuç, birçok kimsenin, insan davranışının en kötü özelliklerini arsızca benimseyerek utanmazlık yoluna savrulması oldu. Bu bağlamda, ülkemizde bu bozulmanın insanlara tümüyle rastgele biçimde musallat olmadığını, dikkate değer zihinsel ve ahlâki nitelikleri olanlara yöneltildiğini belirtmek gerekir. Sonuç olarak günümüzde Rusya'daki tablo, sırf insan doğamızın genel zaaflarının sonucu olarak ortaya çıksa, bu kadar iç karartıcı ve vahşice olmazdı.

    Ama belayı ülkeler ve uluslara göre ayrım yapmadan ele almalıyız; Hristiyanlığın ikinci bin yılının sonuna gelirken, bu bela hepimizin başındadır. Hem ayrıca bu terimi -ahlâk- bu kadar gayrı ciddi bir şekilde kullanmamız doğru olur mu?

    BENTHAM YASASI:

    18. Yüzyıl'dan bize Jeremy Bentham'ın ilkesi kaldı: Ahlâk, en fazla sayıda kişiye mutluluk veren şeydir; insan, sadece kendi varoluşunun korunmasından yana şeyleri arzu edebilir. Uygar dünyanın böylesine yerinde ve değerli bir öğüdü bu kadar hevesle benimsediğini görmek şaşırtıcı olmuştur!

    Soğukkanlı hesaplar iş ilişkilerinde hüküm sürmekte, hatta normal davranış olarak kabul görmektedir. Bir muhalif ya da rakip karşısında herhangi bir biçimde geri adım atmak, mevki iktidar ya da servet açısından avantajlı taraf adına affedilemez bir falso olarak görülür. Her olayın, eylemin ya da amacın nihai ölçüsü, tamamen meşruiyet temelindedir. Bu ölçü ahlâk dışı davranışa karşı bir engel olarak tasarlanmıştı ve çoğu zaman da başarılı olmaktadır ama bazen, "meşru gerçekçilik" biçimine bürünerek tam da bu davranışı kolaylaştırmaktadır.

    İnsan doğasının bu meşruiyet masalına direnmesi, başkalarının talihsizlikleri karşısında manevi bir atalet ve duyarsızlık gösterilmesine izin vermemesi ancak minnet duymamıza yol açabilir. Hali vakti yerinde çok sayıda Batılı, uzaklardaki insanlara mal ve para yardımında bulunmanın yanı sıra sık sık önemli ölçüde kişisel çabalar ortaya koyarak bu insanların çektiği sıkıntılara, acılara yürekten tepki göstermektedir.

    SONSUZ İLERLEME :

    İnsan bilgisi ve insan yetenekleri yetkinleşmeye devam ediyor; bunlar sona eremez ve sona ermemelidir de. 18. Yüzyıl'a gelindiğinde bu süreç hız kazanmaya başlamış ve daha da belirginleşmişti. Buna ilerleme gibi etkileyici bir isim veren Anne-Robert Turgot, ekonomik gelişmeye dayalı İlerleme'nin kaçınılmaz olarak ve doğrudan insan mizacında genel bir yumuşamaya yol açacağını kastediyordu.

    Bu etkili etiket geniş ölçüde benimsenerek evrensel ve gurur dolu bir hayat felsefesi haline geldi: İlerliyoruz! Eğitim görmüş insanlık, hemen inanç bağladı İlerleme'ye. Ama yine de kimse şu konunun üstünde durmuyordu: Evet ilerleme, ama neyin ilerlemesi? İlerleme'nin varoluşun ve bütünlüğün içinde insanlığın tüm boyutlarını içine alacağı varsayıldı büyük bir heyecanla. Marx da, işte İlerleme'ye dayalı bu güçlü iyimserlikten hareketle tarihin, Tanrı'nın yardımı olmaksızın bizi adalete ulaştıracağı sonucuna vardı.

    Zaman geçti ve görüldü ki İlerleme gerçekten ilerliyor, hatta başdöndürücü bir şekilde beklentilerin de ötesine geçiyor, ama bunu sadece teknolojik uygarlık alanında (insana konfor sağlamada ve askeri yeniliklerde özel bir başarı göstererek) gerçekleştiriyor.

    Gerçekten de ilerleme, müthiş bir şekilde ileri gitti, ama önceki kuşakların akıl edemeyeceği sonuçlar doğurdu.

    İLERLEMENİN BUNALIMI :

    Gözden kaçırdığımız ve ancak yakın zamanda farkına vardığımız ilk ayrıntı, gezegenimizin sınırlı kaynakları dahilinde sınırsız İlerleme'nin gerçekleşemeyeceği; doğanın fethedilmesi değil, desteklenmesi gerektiği; bize tahsis edilmiş çevreyi başarıyla yiyip bitirmekte olduğumuzdur.

    Ortaya çıkan ikinci yanılgı da, insan doğasının İlerleme'yle birlikte daha yumuşak ve nazik olmadığıdır. Hepimizin unuttuğu şey insan ruhudur. İsteklerimizin denetimsiz biçimde büyümesine izin verdik ve şimdi onları nasıl yönlendireceğimizi şaşırmış durumdayız. Ve ticari girişimlerin zorlayıcı yardımıyla, bir bölümü tümüyle yapay olan yeni, hep daha da yeni istekler uyduruluyor; topluca bunların peşinden koşuyor, ama tatmin bulamıyoruz. Hiçbir zaman da bulamayacağız.

    Sonsuz mal mülk birikimi mi? Bu da tatmin getirmeyecektir. (İdrak sahibi bireyler, mal mülkün başka ilkelere, daha yüksek ilkelere tabi olması, manevi bir gerekçelendirmesi, bir misyonu bulunması gerektiğini uzun zaman önce anladılar; yoksa Nikolay Berdyayev'in belirttiği gibi bunlar, birer hırs ve baskı aracı haline gelerek insan hayatına yıkım getirirler.)

    Modern ulaşım imkânları, Batı'daki insanlara bütün dünyayı açmıştır. Bu gelişme olmasaydı bile modern insan, varoluşunun sınırlarını aşmanın dışında her şeyi başarabilir; her şeyden önce televizyon sayesinde bütün gezegenin her yerinde aynı anda hazır ve nazırdır. Yine de İlerleme'nin bu anlık adımının, yüzeysel bilgi ve ucuz gösteriler okyanusunun insan ruhunu geliştirmediği, tersine ruhun daha da sığlaştığı ve manevi hayatın seviyece gerilediği ortaya çıkıyor. Buna uygun olarak bizim kültürümüz de, istediği kadar içi boş yeniliklerin şamatasıyla çöküşünü gizlemeye çalışsın, gitgide yoksullaşıp kararıyor. Ortalama insanın konforu artmaya devam ettikçe, manevi gelişme de gitgide dumura uğrayacaktır. Haz girdabının tatmin getirmediğini, çok geçmeden bizi boğabileceğini fark ettikçe, mide fesadı, yüreğe de dinmek bilmez bir hüzün getirir.

    Hayat bütün umutlar bilime, teknolojiye, ekonomik büyümeye bağlanamaz. Teknolojik uygarlığın zaferi, manevi bir emniyetsizlik de aşılamıştır bizlere. Armağanları bizi zenginleştirmekte ama aynı zamanda da köleleştirmektedir. Her şey çıkarlar'dır, çıkarlar'ımızı ihmal etmemeliyiz; her şey maddiyat uğruna bir mücadeledir, ama içimizdeki bir ses, saf, yüce ve kırılgan bir şeyi yitirmiş olduğumuzu söylüyor bize. Amaç'ı görmeyi unutmuş bulunuyoruz.

    Fısıldayarak da olsa, ancak kendimizle başbaşayken de olsa kabul edelim: Kafa göz yaracak hızda bir koşuşturmayla geçen bu hayatta ne için yaşıyoruz?

    EZELİ SORULAR HÂLÂ GEÇERLİ :

    İlerleme'yi (hiç kimse ya da hiçbir şey onu durduramaz) sınırsız bir nimet kaynağı olarak görmekten vazgeçmek ve özgür irademiz için son derece zorlu bir sınama biçiminde yukarıdan gönderilmiş bir armağan olarak görmek bize kalmıştır.

    Mesela telefon ve televizyon denilen armağanlar, itidali elden bırakarak kullanıldığında zamanımızın bütünlüğünü parçalayıp bizi hayatımızın doğal akışından koparmıştır. Uzatılmış yaşam beklentisi armağanının sonuçlarından biri, yaşlı kuşağı çocukları için bir yük haline getirmek, bu arada onları, yaşlılıkta bitmek bilmez bir yalnızlığa, sevdikleri tarafından terk edilmeye ve deneyimlerini gençlere aktarma sevincini yaşamaktan onarılmaz biçimde koparmaya mahkum etmek olmuştur.

    İnsanlar arasındaki yatay bağlar da koparılmaktadır. Politik ve sosyal hayatın görünürdeki bütün canlılığıyla birlikte, insan ilişkilerinde başkalarına karşı yabancılaşma ve duyarsızlık da güçlenmiştir. Maddi çıkarlar peşinde tükenip giden insanlar, bunaltıcı bir yalnızlıktan başka şey bulamamaktadır. (Varoluşçuluk feryadını ortaya çıkaran da budur.)

    İlerlemenin mekanik akışı içinde kendimizi kaybetmek yerine, insan ruhu yararına onu dizginlemek için mücadele etmeliyiz; İlerleme'nin oyuncağı olmamalı, onun kudretini iyinin gerçekleştirilmesi doğrultusuna yöneltmenin yollarını aramalı ya da genişletmeliyiz.

    İlerleme, parlak ve sapmaz bir vektör olarak anlaşılmıştı ama karmaşık ve çarpık bir eğri olduğu ortaya çıktı; bu eğri eski zamanlarda da ufukta belirmiş aynı ezeli sorulara geri götürdü bizi; yalnız o zaman bu sorular, aklı daha az karışmış, bağlantılarından bu kadar koparılmamış olan insanlık için daha kolaydı.

    Yaradılışımızda bulunan ahengi, manevi ve fiziksel varlığımız arasındaki iç ahengi kaybettik. İyilik ve kötülük kavramları alay konusu olup fifty-fifty ilkesiyle bir kenara itilmeden önce sahip olduğumuz o manevi berraklığı kaybettik.

    Ve hiçbir şey şu anda ruhlarımızdaki çaresizliği, zihinsel karışıklığımızı, ölüm karşısındaki açık ve sakin tutumun kaybı kadar iyi anlatamaz. Modern insanın refah seviyesi ne kadar yüksekse, tüyler ürpertici ölüm korkusu ruhunu o kadar derinden yaralıyor. Eskilerin bilmediği bu kitlesel korku, bizim doymak bilmez, gürültülü ve koşuşturmacayla geçen hayatımızın ürünüdür. İnsanoğlu her ne kadar hür iradeye sahip olsa da kendini evrende sınırlı bir nokta olarak görme anlayışını yitirmiştir. Dünyaya uyum göstermek yerine dünyayı kendine uydurmaya çalışarak, kendini çevresinin merkezi olarak görmeye başlamıştır. O zaman da ölüm korkusu dayanılmaz olur tabii: Bir darbede tüm evrenin yok olmasıdır bu.

    Yukarıdaki değişmez "Yüce Kudret"i tanımayı reddederek o boşluğu kişisel gerekliliklerle doldurduk ve hayat da birdenbire sinir bozucu bir bekleyiş haline geliverdi.

    SOĞUK SAVAŞTAN SONRA :

    20. Yüzyıl'ın ortaları, hepimiz için nükleer tehlike gölgesi altında geçti. Hayatın bütün kusurlarını örter gibiydi bu. Başka her şey anlamsız görünüyordu. Her halükârda akıbetimiz belli; öyleyse neden zevk için yaşamayalım? Ve bu büyük tehdit hem insan ruhunun gelişimini durdurdu, hem de hayatın anlamı üzerinde düşünmeyi ertelememize yol açtı.

    Ama bir paradoks olarak aynı tehlike, Batı toplumuna birleştirici türden geçici bir varoluş amacı sağladı: Ölümcül komünizm belasına karşı koymak. Bu tehdit, hiçbir şekilde herkes tarafından tam olarak anlaşılamadığı gibi , bu kararlılıkta da hiçbir şekilde Batı'nın tümünde eşit ölçüde geçerli olmadı; Batılı tavrı düşüncesizce zayıflatmaya çalışan korkakların sayısı az değildi. Ama hükümette sorumluluk sahibi insanların ağır basması Batı'yı ayakta tuttu; Berlin ve Kore'deki mücadelelerde, Yunanistan ile Portekiz'in varlığını korumasında zafer sağladı. (Yine de komünist şeflerin, muhtemelen karşılığında nükleer bir darbe almadan öldürücü bir darbe indirebileceği bir dönem olmuştu. Bu bir ayağı çukurda şeflerin planlarını ertelemesini sağlayan, olsa olsa kendi hedonizmlerini olmuştur; daha sonra da Başkan Reagan yeni, giderek yükselen ve sonunda dayanılmaz hale gelen bir silahlanma yarışıyla onları devre dışı bıraktı.)

    İşte böylece 20. Yüzyıl'ın sonunda benim ülkemde çok sayıda insanın beklediği, ama Batı'daki pek çok kimseyi hayrette bırakan olaylar art arda patlak verdi: Komünizm, kendi yapısındaki hayatiyetsizlikten ve içinde birikmiş çürümenin ağırlığından ötürü çöktü. İnanılmaz bir hızla ve aynı anda bir düzine ülkede çöküverdi. Birdenbire nükleer tehdit falan kalmamıştı artık.

    Ya sonra? Birkaç aylık kısa bir dönem boyunca tüm dünyayı sevinç dolu bir rahatlama kapladı (bu arada bazıları da dünyevi Ütopya'nın, Yeryüzündeki Sosyalist Cennet'in ölümüne yas tutuyordu.) Bu da geçti ama her nasılsa gezegen sükûnete kavuşmadı; bunun yerine çok daha büyük bir sıklıkla şurada bir kıvılcımın parladığı, orada bir şeylerin patlak verdiği görülüyor; çatışmaların kontrol altına alınması için yeterince BM gücünü biraraya getirmek bile kolay iş değil.

    Üstelik komünizm, eski SSCB topraklarında hiç de ölmüş gözükmüyor. Cumhuriyetlerin bazısında kurumsal yapıları tümüyle ayaktayken, tümünde de milyonlarca komünist kadro yedekte bekliyor; ayrıca komünizmin kökleri, halkın bilincinde ve gündelik yaşantısında hâlâ yerini koruyor.

    Bu arada yıllar süren işkencenin getirdiği yeni yaralar da açılmış durumda; örneğin: Kısır, vahşi, tiksindirici davranış biçimleriyle dolu, oluşum halindeki kapitalizm; ülkenin zenginliklerinin Batı'nın benzerini görmediği biçimde yağmalaması. Bu da sonuçta hazırlıksız ve korunmasız durumdaki halkta geçmişin "sefalette eşitliği"ne yönelik bir nostalji yaratmıştır.

    Dünyevi sosyalizm-komünizm ideali çökmüşse de, çözme iddiasında olduğu sorunlar hâlâ geçerlidir: Toplumsal üstünlük ve paradan kaynaklanan orantısız güç arsızca kullanılmakta ve bunlar, olayların akışını çoğunlukla doğrudan yönlendirmektedir. Eğer 20. Yüzyıl'ın global dersi iyileştirici bir aşı işlevi görmezse, o dev kızıl kasırga kendini tümüyle tekrarlayabilir.

    Soğuk savaş sona ermiştir ama modern hayatın sorunları, şimdiye dek politik düzlemin iki boyutuna oturur görünenden çok, daha karmaşık bir biçimde, bütün çıplaklığıyla ortadadır. Hayatın anl***** ilişkin eski bunalım ve eski manevi boşluk (bunlar nükleer dönemde ihmal yüzünden daha da derinleşti) olduğu gibi duruyor. Nükleer terörün dengede olduğu dönemde bu boşluk, gezegende sağlanan istikrar yanılsamasıyla biraz olsun belirsizleşmişti; bunun da ancak geçici bir istikrar olduğu ortaya çıktı. Ama şimdi şu eski amansız soru kendini çok daha belirgin bir biçimde göstermektedir: Nereye gidiyoruz?

    21. YÜZYIL'IN ARİFESİNDE :

    Günümüzde, yüzyıllar hatta bin yıllar arasındaki simgesel bir sınıra yaklaşıyoruz. Bu çok önemli kritik anla aramızda sekiz yıldan az bir zaman var. Modern çağın yerinde duramaz ruhuyla bu an, 2001 yılını beklemeden, bir yıl önce ilan edilecektir.

    Böylesine önemli bir zaman dilimini coşkuyla ve umut tohumlarıyla karşılamayı kim istemez? Birçok kimse, getireceği ürkütücü dehşeti hiçbir şekilde akıl edemeden, yüce aklın yüzyılı olarak böyle karşılamıştı 20. Yüzyıl'ı. Öyle görünüyor ki, totalitarizmin gelmekte olduğunu bir tek Dostoyevski gördü.

    20 Yüzyıl, insanlıkta ahlâki bir olgunlaşmaya tanık olmadı. Tersine eşi görülmemiş bir ölçekte imhalar gerçekleştirdi; kültür keskin bir düşüş gösterdi, insan ruhu çöküşe geçti. (Gerçi 19. Yüzyıl, bu sonucu hazırlayacak epeyce şey yapmıştı tabii.) Öyleyse her tarafta birinci sınıf silahlarla öfke saçan 21. Yüzyıl'ın bize daha iyi davranacağını beklememiz için bir neden var mı?

    Bu arada çevrenin harap olması da var. Ve dünya ölçeğindeki nüfus patlaması.Ve muazzam bir Üçüncü Dünya sorunu; son derece yetersiz bir genellemeyle hâlâ böyle adlandırılan kesim. Üçüncü Dünya günümüzde insanlığın beşte dördünü oluşturuyor; kısa bir süre sonra da altıda beşini oluşturucak. 21. Yüzyıl'ın en önemli unsuru haline gelecek. Yoksulluk ve sefalet içinde boğulan bu kesim, hiç kuşkusuz kısa bir süre sonra, giderek uzayan bir talepler listesiyle ileri ülkelerin kapısını çalacaktır. (Sovyet komünizminin şafağına kadar uzanan bur geçmişte de böyle düşünceler vardı. Mesela 1921'e Tatar milliyetçisi ve komünist Sultan Galiyev'in sömürge ve yarı sömürge uluslarlardan bir Enternasyonal oluşturulması ve ileri sanayi devletleri üzerinde diktatörlüğünü kurması için çağrıda bulunduğu pek bilinmez.

    Bugün Avrupa'nın bütün sınırlarını zorlayan ve giderek artan mülteci akışına baktığımızda, Batı'nın kendini bir tür kale olarak görmemesi zordur: Şimdilik emniyette ama kuşatma altında olduğu da tartışma götürmez. Büyüyen ekolojik bunalım, gelecekte iklim kuşaklarında değişim yaratarak bugün bunların bol bulunduğu yerlerde tatlı su ve elverişli toprak kalmamasına neden olabilir. Bu da gezegende yeni ve tehlikeli çatışmalara, hayatta kalmak için verilen savaşlara yol açabilir.

    Dolayısıyla Batı'nın önüne zor bir görev, zor bir denge kurma görevi gelmektedir: Dünyadaki çeşitli kültürlere ve onların ayrı toplumsal çözümler aramalarına tam anlamıyla saygı gösterirken, aynı zamanda da kendi değerlerini, medeni hayatın hukukun üstünlüğü altında tarihsel olarak benzersiz istikrarını -her bir yurttaşa bağımsızlık ve alan tanıyan, çok zor kazanılmış bir istikrar- gözden kaybetmemek.

    KENDİ KENDİNİ SINIRLANDIRMA :

    Zaman acilen isteklerimizi sınırlandırmamızı gerektirmektedir. Siyasal, kamusal ve özel heyatımızda kendi kendini sınırlandırmanın altın anahtarını okyanusun dibine göndereli çok zaman geçtiği için, fedakârlık ve feragat noktasına gelmemiz güçtür. Ama kendi kendini sınırlandırma, özgürlüğünü kazanmış bir insanın duracağı en temel ve en akıllıca noktadır. Aynı zamanda da onun kazanılmasını sağlayan en emin yoldur. Dış olayların bize ağır bir baskı yapmasını, hatta bizi yere yuvarlamasını beklememeliyiz; uzmanlaşıcı bir tavır alarak ve sağduyulu bir kendi kendini sınırlandırmayla olayların kaçınılmaz akışını kabullenmeliyiz.

    Kişisel yaşantımızda bu yoldan nasıl uzaklaştığımızı ancak vicdanımız ve bize yakın olanlar bilir. Partiler ve hükümetlerin bu yoldan nasıl uzaklaştığına ilişkin örneklerse tümüyle önümüzdedir.

    Gezegenin doğal çevresi ve atmosferine yönelik tartışmasız tehdit karşısında alarma geçen yeryüzü halkları (1992'de Rio Yeryüzü Zirvesi'nde) bir konferans topladığında, şu andaki mevcut yeryüzü kaynaklarının yarıya yakınını tüketen ve kirliliğinin de yarısını yaratan büyük bir güç, sanki kendisi aynı yeryüzünde yaşamıyormuş gibi, bugünkü iç çıkarları uğruna, makul bir uluslar arası antlaşmanın taleplerinin azaltılmasında ısrar etmektedir. Sonra da diğer önde gelen ülkeler, bu azaltılmış talepleri bile yerine getirmeyi savsaklıyorlar. Dolayısıyla ekonomik bir yarışta kendi kendimizi zehirliyoruz.

    Aynı şekilde SSCB'nin Lenin'in çizdiği sahte sınırlar boyunca parçalanması da, yeni oluşumlara çarpıcı örnekler sağlamıştır; bunlar büyük güç hayali peşinde, tarihsel ve etnik açıdan kendilerine yabancı geniş toprakları, etnik açıdan farklı onbinlerce, hatta bazen milyonlarca insanı barındıran toprakları işgale kalkışıyor, geleceği hiç düşünmüyor, fethin kimseye asla yarar sağlamayacağını unutuyorlar.

    Söylemeye gerek yok, kendi kendini sınırlandırma ilkesini gruplara, mesleklere, partilere veya bütün bir ülkeye uygularken ortaya çıkan zor sorular, bulunmuş olan cevaplardan sayıca fazladır. Bu açıdan fedakârlık ve feragat konusunda gösterilecek her türlü kararlılık, belki bunlara hazırlıksız ya da karşı olan çok sayıda insanda ters tepkiler yaratacaktır. (Hatta bir tüketicinin kişisel olarak kendi kendini kısıtlaması bile bir yerlerde bir üreticiyi etkileyecektir.)

    Ama yine de eğer arzularımızla taleplerimizi kesin biçimde sınırlamayı, çıkarlarımızı ahlâki ölçütlere tabi kılmayı öğrenmezsek, insan doğasının en kötü yanları dişlerini gösterirken bizler -yani insanlık- paramparça olup gideceğiz.

    Çeşitli düşünürler birçok kez dikkat çekmiştir buna (ben de burada, 20. Yüzyıl Rus filozofu Nikolay Loski'nin sözlerinden alıntı yapıyorum): "Bir kişilik, benlikten daha yüksek değerlere yönelmemişse, kaçınılmaz olarak yozlaşma ve çürüme başgösterir." İzin verirseniz ben de kişisel bir gözlemimi sizinle paylaşacağım. Ele geçirerek değil, ancak ele geçirmeyi reddederek gerçek manevi doyuma ulaşabiliriz. Başka bir deyişle: Kendi kendini sınırlandırma yoluyla.

    Kendi kendini sınırlandırma, bugün bize tümüyle kabul edilmez, zorlayıcı, hatta itici bir şey olarak görünüyor, çünkü atalarımız için gereklilikten doğmuş bir alışkanlıktan yüzyıllar boyunca gitgide uzaklaştık. Onlar, çok daha büyük dış sınırlamalarla yaşadı ve ellerinde çok daha az fırsat vardı. Kendi kendini sınırlandırmanın olağanüstü önemi, bütün zorlayıcılığıyla ancak bu yüzyılda çıktı insanlığın karşısına. Yine de, çağdaş hayattaki çeşitli karşılıklı bağlantıları göz önüne alınca bile, ne kadar güç olursa olsun , hem ekonomik hem de politik hayatımızı yavaş yavaş onarmayı ancak kendi kendini sınırlandırmayla başarabileceğimiz görülmektedir.

    Bugün pek çok kimse kendi için bu ilkeyi kolayca kabullenmeyecektir. Ancak modernliğimizin giderek daha karmaşık hale gelen koşullarında kendi kendimizi sınırlandırma, hepimizin varlığını koruması için yegane doğru yoldur.

    Ayrıca bu, bizim üstümüzde bir Bütüncül ve Yüce Otorite bulunduğunun -ve bu varlık karşısında tümüyle unutulan boyun eğme duygusunun- yeniden farkına varmamıza da yardımcı olur.

    Ancak tek bir gerçek ilerleme olabilir: Tek tek bütün bireylerin manevi ilerlemenin, hayatlarının akışı içinde kendilerini yetkinleştirme derecelerinin toplamı.

    Ne mutlu ki "tarihin sonu"nun geldiği, tümüyle demokratik bir saadetin her şeyi kapsayan zaferi konusundaki naif bir masalla avutulduk yakın zamanda; nihai global düzenlemenin sonunda gerçekleştirildiği varsayılıyordu.

    Ama hepimiz görüyor ve seziyoruz ki çok farklı bir şey, yeni ve belki de çok çetin bir şey gelmekte. Hayır, sükûnet gezegenimize inme vaadinde bulunmuyor; bu o kadar da kolay bağışlanmayacak bize. Yine de 20. Yüzyıl'ın sınamalarından boşuna geçmediğimiz kesin. Şöyle umalım. Ne de olsa bu sınamalarla ıslah edildik ve güçlükle kazanılmış metanetimiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılacaktır.

    Aleksandr SOLZHENİTSYN

    NPQ Türkiye - Anasayfa

  2. # ADS
    İlginizi Çekebilir
    Üyelik tarihi
    Daima
    Nerden
    Uzay:)
    Mesaj
    Çok:)
     

Benzer Konular

  1. Recuva ile silinen dosyalarınızı geri getirin
    SMN Tarafından Araçlar Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 06-07-2017, 10:54 PM
  2. Messenger'ı Geri Getirin!
    dogangunes Tarafından Msn, icq, skype, chat, irc, mirc Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-04-2013, 04:28 AM
  3. Yanlışlıkla kapattığınız ekranınızı geri getirin
    YukseLL Tarafından Masaüstü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-01-2012, 06:42 PM
  4. Silinen Dosyaları geri getirin
    yakoopp Tarafından Araçlar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-07-2011, 05:22 AM
  5. Silinmis dosyalarınızı geri getirin
    YukseLL Tarafından Araçlar Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 26-06-2008, 07:55 AM
Yukarı Çık