Merhaba

"Doğa dişil, bilim erildir."
Her şey bir soruyla başladı
...



"Doğa dişil, bilim erildir." Bu sözlerin sahibi, bilim ve felsefe tarihinin önemli şahsiyetlerinden Francis Bacon. Ancak bu düşünce Bacon'dan önce ve sonra pek çok filozof tarafından da paylaşılmıştır. Bu yazıda bütün bu cinsiyetçi tarihin önemli uğraklarını takip ederek izini süren bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabın yazarı Evelyn Fox-Keller, kitabının adı "Sevgi, İktidar ve Bilgi". Fox-Keller, Bacon ve yandaşlarının psiko-analizini yapıyor ve böylelikle bilimsel gelişmenin psiko-analitik tarihini de ortaya koymuş oluyor. Zira, her insanın ürettiği ve ortaya koyduğu şeyle, kendisi arasında yakından bir bağ vardır. Bu bağ erkek bilim adamları tarafından üretilen bilim tarihi için de geçerlidir. Bilim iddia edildiği gibi tarafsız ya da cinsiyetüstü değildir; onu üretenlerin ruhsal dünyalarının, açarak ifade edersek, nevrozlarının, çatışmalarının, komplekslerinin bir yansımasıdır! Kitap bu basit ama alabildiğine yıkıcı (!) iddiayı açık delillerle ortaya koyuyor. Açık delillerle diyoruz, çünkü Fox-Keller tam da o erkek dünyasından, yani bilim dünyasından, bilim adamlarının arasından geliyor:

Fox-Keller bir bio-fizik matematikçisi olarak uzunca bir zamandır sürdürdüğü işinden hiç bir şekilde memnun değildi. Fakat bu süre boyunca yine de fizik yasalarının doğruluğuna tamamıyla ikna olmuş bir insan olarak yaşadı. Günlerden bir gün (Newton'nun elması gibi bir şey!) Fox-Keller'in aklına şöyle bir soru takıldı: "Bilimin varoluşu hangi ölçüde erkek tasavvuruyla bağlıdır? Ve eğer böyle olmasaydı, bu bilim için ne anlama gelirdi?" Bu soru üzerine yaptığı ilk araştırmalar bile onu bilim söyleminin kendisinden şüphe etmeye götürdü: Yine bir gün, bilim tarihi uzerine araştırmalarını sürdürürken, profesörü Fox-Keller'e ne gibi ilerlemeler kaydettiğini sorar. Fox'un cevabı kitabının da bir özetidir: "Üzerine bilgi edindiğim yenilikler kadınlar değil aksine erkekler ve onların bilimidir". Fox-Keller'in "kadın araştırmalarına" yeni boyutlar kazandıran bu kitabı, modern bilimin gelişmesini felsefi, bilimsel, tarihsel ve psiko-analitik boyutlarıyla ele almaktadır. Ben bu yazımda daha çok tarihsel ve felsefi boyutlarını ele alacağım.

PLATON'UN BİLGİ KURAMINDA AŞK VE CİNSELLİK

Platonun felsefi düşüncelerini tarihselliği bağlamında ortaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Platon akşam diyarının -abendland: batı dünyası anlamında- ruhbilimsel tarihinde, bilgiye varmada sistematik bir biçimde cinselliğin dilini kullanan ilk yazardır. Onun kullandığı cinsel dil doğrudan bilenin diğer bir bilenle (bunların ikisinin de erkek olduğunu anlıyoruz) olan ilişkisini, birbirlerine yakınlaşmasını (bu aynı zamanda cinsel bir yakınlaşmadır) açıklamaktadır. Ayrıca kendi cinsel metaforları için yeni açıklamalar gerektiren bir takım felsefi fonksiyonlar da koymaktadır Platon. Bir çok Yunan düşünür ve bu arada Platon için de, doğa ve ruh , ortak bir töz dolayımıyla birbirine bağlıdır ve yine aynı zamanda bu ortak tözel çerçeve içindeki farklılıklarla birbirinden ayrılmaktadır. Platon'un düşüncesinde ruhun ve dünyanın ortak bir özelliğine işaret eden gelen "logos" kelimesi, bu ikisi arasındaki (ruh ve dünya) kavramsal bağlantıyı da yansıtmakta ve ispatlamaktadır. Bu iki-anlamlılık, "rasyonel" kavramının "logos" kelimesinin bulanıklığını (Ambiquität) alıp çoğaltması sonucu bu kavram dahilinde de devam etmektedir . Eski Yunan düşünürleri fiziksel doğayı anlamın bir dışyüzeyi, bir atıf olarak (Attribut) resmeylemişlerdi. "Onlar doğanın keşfine o denli dalmışlardı ki, hiç bir zaman görünebilenler (ì söylemek) ile (kendi) görüşleri arasında bir başkalık olduğunu ayırdedemediler. Logos (öznenin) aktif(liği) anlam(ın)da değerlendirme içine almaktır, objektif anlamda ise nesnel dünyanin somutluğunu (şeyleri), yani belirleneni, (şeyi) olduğu gibi görmektir."

Platon yıkıcı güçlerin akıldışı eylemlerine karşı bağışık olacak bir bilgi kuramı bulmayı kendine görev edinmiştir. Bu kuram akla aşkınlığı (Transzendenz) sağlayacak ve aynı zamanda bunun (aşkınlığın) karşıtı tarafından -Immanenz- (akıl) tehlike altında -kontrol edilecek veya- bulunacaktı. Platonun bu soruna getirdiği radikal çözüm, bilginin asıl nesnesinin zaman ve maddeyle belirlenmiş alanın dışında izah edilmesi zorunluluğudur: Doğanın araçsallığına son vermek ve ruhu bedenin esirliğinden kurtarmak: Hakikate, temizliğin zenginliğine ve mutlak oluşa -sein- erişebilmek. Bu zenginliğe erişebilmek için ruhun gözünü maddeden başka yöne değil aksine temiz bedenin zenginliğine çevirmesi ve onun ötesini görmesiyle mümkündür. Peki ölümcül bir bedende bulunan ruh gerçeğe giden yolu nasıl bulabilir? Bu soruya Platon'un cevabı; "Ruh eğer Eros tarafından yönlendiriliyorsa, bilgiyle karşılaşacaktır. Eğer bir erkek bu algılanan dünyadan hareket eder ve yukarıya giden yolu ve hissettiği sevgiyi doğru kullanırsa (...), o zaman hedefine çok yakındır ve ebedi güzelliği ("hakiki iyiyi") görmeye başlayacaktır." Cinsel istek sevgiyi ve sevgi de bilgiyi öne çıkaracaktır. Ancak burada bilginin temel problemi Eros'un resminde de yansımaktadır: Tabii ki her cinsel istek sevgiyi ve her sevgi de bilgiyi yaratmamaktadır. Ruh Eros tarafından iki yöne doğru zorlanır. Bu yönlerden biri akıl ise diğeri de tutkudur. Platon bu (biri pozitif öbürü de negatif olan) yönsemeleri homoseksüel ve heteroseksüel arasındaki ayrım içersinde tanımlamakta ve devam ettirmektedir; bedensel üremeye bağlı olan heteroseksüel cinsel istek aşkınlığa -Transzendenz- ulaşamaz! Bu yüzden Platon için bilgi, akraba (erkek olmak bağlamında) tözlerin tanrısal bağlantılarının bir ürünüdür. Burada erkekler arasındaki sevgiyi kastetmektedir. "Varlığın zenginliği için anlamlı olan Eros: Homoseksüeldir". Fiziksel istekleri (üreme isteği) tarafından sarılmış bir erkek Platon'a gore: "Dört ayaklı çiftleşmek isteyen ve çocuk isteyen bir hayvandan farksızdır." Platon için tek elverişli model yetişkin bir erkek (Erastes: Sevgili sahibi) ile yine aynı sosyal statüden gelen daha genç bir erkek (Eromenos: Sevilen) arasındaki ilişkidir.

Fakat aynı dönemde Atina'da kadınlar arasındaki cinsel ilişki gormezlikten gelinmiştir. Antik Yunan'da kadınları ve hiç bir hakka sahip olmayan erkekleri (Plebsleri), pasif konumda cinsel haza ulaşan kişiler olarak vazolara oyulmuş resimlerde görebiliriz. Platon'un epistemolojisi, kosmolojisi ve aşk modeli hiyerarşik bir biçimde kendini ortaya koymaktadır. Fakat Fox-Keller`e göre, Platon'un pederastik (erkekler arası eşcinsel) aşkı kendi içinde bir hiyerarşi barındırmasına rağmen bir hakimiyet içermemektedir. O, Yeni Taslak'ta bilgi(ye ulaşabilmek) için öne surduğu erotik metaforlarla, kapalı bir erkek ağının (bu çerçeve içindeki erkek varoluş biçiminin) uyesi olamayanlara karşı kurulmuş bir hakimiyet ilişkisini tanımlamaktadır. Platon Homoeros-aşk üzerine uzun uzun kuramlar ve yeni kavramlar oluştururken homoseksüel kadınlara (Tözel akrabalık tanımlamasının tutarlı-mantıksal devamı olan lezbiyenlere, lezbiyen ilişkiye) ilişkin hiç bir şey söylememektedir. Aşk yaşamından dıştaladığı sadece (heteroseksüel) kadınlar (ya da erkekler) olmayıp, aynı zamanda homoeros zevkin peşinden giden ve kendisinin överek göklere çıkardığı, bilgi kuramında tanrısallaştırdığı "tözel akrabalık" (eşcinsel ilişki, üremeye yönelik olmayan ilişki) bağını kuran kadınlar da dıştalanmaktadır: Platon' un tezinin bu tek taraflı uygulayımıyla tanrısallaşmayı belirli bir varoluş şeklini paylaşan erkeklere atfettiğini, daha doğrusu onların bilgi kuramını yapmış olduğunu goruyoruz. Bu anlamda tözel akrabalıkla elde edilen bilgi (sevgi) de daha çok "erkek akrabalığının" bilgisi (sevgisidir). Peki Platon için neden kadınlar aşkınlığa ulaşamaz? Her şeyden once bir kadın lezbiyen olsa bile, sadece kadın olduğu için "potansiyel olarak bedensel üreme tehlikesi" oluşturmaktadır. Bu "tehlikeyi" oluşturan kadının, kendi doğasındaki doğurganlığa karşı çıkma olasılığı da azdır. Kısaca özetliyecek olursak: Heteroseksüel veya homoseksüel kadınlar doğurgan oldukları için bedensel üreme görevinin baskısı içindedirler, bu doğada onların vazgeçilmez varoluşudur. Kadın "hayvani isteklerle" kuşatılmıştır . Dolayısıyla aşkınlığa yani bilgiye erişemez. Platon`un bedensel üremeyi sadece hayvanlara has gördüğü ve doğaya saygı duyduğunu iddia edip, doğanın bir parçası olan kadınları ve onların aşklarını görmezlikten geldiği, "onursuz bir aşk" sonucu doğmuş olduğunu öne sürdüğü, kendi annesiyle kurduğu ilişkiyi yok sayan, yani sonuç olarak Platon'un kendi varoluşunu açıklayamayan, çelişkilerle dolu bu teze (ve Platon'a) bilimadamlarının "platonik" bir aşkla bağlandığının açıklaması; belki de bu tezin içindeki erkek akrabalık ilişkilerinde gizlidir.

BACONCU BİLİM: HÜKMETMENİN VE TABİ KILMANIN SANATI

"Tahakküm ve denetim bilimsel araştırmanın temel itkisidir."

Bacon bilim tarihinde, bilimsel bilgi ve iktidar arasındaki denklemi açıkça tespit eden ilk kişidir. O kararlı bir biçimde bu denklemin bilimsel çalısmaları motive edeceğine inanıyordu. Sadece bu denklemi tespit etmiyor, bilimin amacına, doğa üzerindeki denetimi ve hakimiyeti de oturtuyordu.

Bacon, Platon`un ruh ve düşünce arasındaki soyut ve erotik bağlantısını da reddediyor. Bacon için kendisinin ünlü "Bilim iktidardır" çıkarımı insanlık için bir kurtuluştu. Ancak bu "kurtuluş önerisi" tarihsel gelişme içerisinde yeni bir iktidar modelinin temelini oluşturmuştur. Bacon bu yeni bilimsel iktidar modelini sozel metaforlar ve simgesel bir dil içersinde kurmuştu. Bacon gelecekteki kuşaklara yasalara uygun cinsel hakimiyeti öne çıkarabilecekleri yeni bir sözel dil sunmuştur. Bu metaforlar yasal cinsel hakimiyet ile dil arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadırlar.

Bacon'un Metaforu:

Bacon`un tasavvuru şüphesiz doğa üzerinde insanların mutlak hakimiyetini, üstünlüğünü ve hükmünü sürebilecekleri bir bilim yaratmaktı. Onun çıkarımından da görebildiğimiz gibi "bilimde insan bilgisi ile insan iktidarı buluşmaktadır". Bacon`a göre iktidar mücadelesinin üç ayrı derecesi veya üç ayrı türü vardır:

Birincisi; kendileri için iktidar olup bu iktidarlarını sürdürmek isteyenlerdir. Ona göre bu tür en kötüsü ve en aşağılayıcısıdır.

İkincisi; kendi vatanının insanları için iktidarlarını ve tahakkümlerini yaygınlaştırmak isteyenlerdir. Bu tür ona göre birincisinden daha onurlu fakat daha az sahip olma hırsı içermemektedir.

Üçüncüsü; eğer bir erkek, insan ırkının evren üzerindeki iktidarı ve hakimiyeti için mücadele veriyorsa ve bunu yaygınlaştırmak istiyorsa, şüphesiz ki bu hırs diğer ikisinden daha onurludur.

Bacon'un üç basamak biçiminde sıraladığı hiyerarşi, her basamağinda daha fazla iktidar, tahakküm ve genişleyen bir ırkçılık bağlıdır. İkinci basamağında milliyetçiliğin ve insanlar üzerinde eğemenliğin tohumunu atarken, bunu sadece "kendisi için hakimiyetten" daha onurlu görmesi, iktidara karşı gelmesinden değil iktidarın erkekler arasında paylaştırılmasının ve yaygınlaştırılmasının daha olumlu ve uzun vadeli olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

En mükemmel olarak değerlendirdiği üçüncü tür mücadele, bir erkeğin, insan (kadın ve erkek) ırkının doğa üzerindeki hakimiyeti ve iktidarı için mücadele vermesi ise, şüphesiz bu alanın yani hakimiyet ve tahakküm alanının sadece erkekler için düşünüldüğü sonucunu göstermektedir. Yanısıra ve daha önemli olarak, Bacon "insan ırkının evren üzerindeki iktidarı"ndan erkek ırkının doğa(-kadın) üzerindeki iktidarına işaret ederek erkek ırkçılığını modern bilimin kökenine oturtmuş oluyordu.

Bacon her nasılsa bir zamanlar insanların doğa üzerinde hakim olduğunu düşunuyordu. Ona gore teknolojik gelişme bu hakimiyetin tekrar tesis edilmesi için mecburi idi ve bu yuzden bilim ile teknolojinin bir hakimiyet aracı olarak doğaya karşı açıkça konumlandırılması gerekiyordu. Bacon bu konumlandırma işlemini cinsel gondermelerle yuklu bir soylemle gerçekleştiriyordu.

Onun kullandığı cinsel dil belki de bu yüzden pek fazla kimsenin farkına varamadığı örtülerle kaplıdır. Üstünlük üzerine yazdığı makalelerde gerektiğinden fazla kullandığı -genus- kavramında vermek istediği ileti, ancak kadınlar tarafından incelendiğinde deşifre edilebilinmiştir.

Bacon`un resim dilinin diyalektik özünü görebilmek ve onun metaforlarının kapsamlı anlamını aydınlatabilmek için bazı alıntılar sıralayacağım;

"Biz doğa ve ruh arasında yasal ve namuslu (keusche) bir evlilik kurmak istiyoruz".

"Sevgili oğlum, senin için tasarladığım şey; seni şeylerin kendisiyle birlikte namuslu, kutsal ve yasal bir evlilikle birleştirmektir. Ve bu bağlantı senin çoğalmanı güvenceleyecektir. Alışılagelmiş tüm evliliklerin umutlarını ve duvarlarını aşacaktır ve sana korunmuş bir ırktan kahramanlar ve süpermenler yaratacaktır".

Şey olarak kullandığı kelime burada doğa anl***** gelmektedir. Aşağıdaki alıntıda bunu daha açıkça ifade ettiğini görüyoruz.

"Doğa bilimsel mantık ile biçimlendirebileceğin, kendine tabi kılabileceğin gelinin olsun senin. Ben gerçek anlamdaki görüşümle doğayı tüm çocuklarıyla sana sunmak istiyorum. Doğayı senin hizmetine sunmak ve senin kölen yapmak istiyorum".

Diğer alıntılarından da görebildiğimiz gibi bilimi ve bilim alanını tamamen erkek alanı olarak betimlemektedir. O doğadan -she- olarak bahsederken doğa kadın bağlantısını erkek hakimiyetçi düşünce ile örtülü bir biçimde çok iyi ortaya koymaktadır. Yani doğa kadındır ve erkek bilimdir. Burda işaret edilen sadece bilimin doğa üzerindeki hakimiyeti değil aynı zamanda erkeğin kadın üzerindeki "bilimsel" hakimiyeti idi.

Bilimsel bilgi ve teknik gelişmelerden bahsederken tamamen şiddet (erkek) dili kullanmaktadır. Doğaya yumuşak onu keşfedecek fakat hükmetmeyecek bir usluple yaklaşmak Bacon ve taraftarlarının tarzı olmamıştır. Doğayı fethetmenin ve kendine tabi kılmanın ne kadar yıkıcı olduğunu ve onu temelden sarstığını yaşadığımız çevre sorunlarıyla da görmekteyiz. Doğa uzerinde hakim olmayı amaç olarak gösterirken Bacon, bunun için yapılacak her tur deneyi de meşru görmektedir. Oyleki bu deney söylemi sonradan doğacak sadizm, mazoşizm söylemlerinde kullanılan "deney" söylemiyle yakın pararlellikler içermektedir: Keşfetmekten çok elde etmektir önemli olan, keşfetmek, hakim olmaya tabidir.

"Zamanın Eril Doğumu" adlı kitabında Bacon "eski bilimin" kurucularıni eleştirir. Kitabin ana bölümü ruhun kötü filozofların etkisinden temizlenmesi gerektiğiyle başlıyor. Bunlar Arıstoteles, Platon, Galen ve Hippokrates olarak geciyor. Bu filozofların yanlış öğretileri sonucu bu filozoflar gibi düşünenler de yaratıcı tarafından kısırlıkla cezalandırıldılar. Bütün bu filozofların Bacon`a göre tek bir amaçları vardı; iktidarsızlık (Impotenz) üretmek, insan iktidarını azaltmak ve gerçek ve eril bilimin doğmasını ertelemek.

Platon da bilgiye erişmenin tek ve hakiki yolu homoeros iken Bacon da hakimiyet arzusudur. Platon doğanın araçsallığına son verilmesini ve ruhun bedenin esirliğinden kurtulmasını savunurken, Bacon doğanın insanlara (erkeklere) hizmet eden bir köle haline getirilmesini savunur. Platon üremeyi hayvanca istek olarak açıklarken, Bacon doğanın(-kadının) süpermenler yaratılması için sonuna kadar kullanılması ve ürünlerinin alınması taraftarıdır. Platon'un bilgi kuramının temelinde pederastik (erkekler arası) aşk yatmaktadır. Bu aşk kendi içinde hiyerarşi barındırsa da hakimiyetten uzaktır. Bacon'un bilgi kuramının temelinde ise hakimiyet hırsı yatmaktadır. Bu hakimiyetin nesnesi doğa ve kadındır.

Bu karşılaştırmadan da anlaşılacağı gibi, iki düşünürün ortak oldukları tek nokta, aralarındaki bu tartışmada (!) kadınların yerinin olmadığıdır.

Fox-Keller, Bacon'un bu yaklaşımını psiko-analiz çerçevesinde değerlendirir: Erkek çocuğun bir hediye olarak babadan aldığı erkeklik gibi bilimin de erkek olabilmesi baba (burada Bacon) tarafından verilen bir hediyedir. Bu hediye bilim adamlarına kahramanlar ve süpermenler yaratmayı müsaade ediyor ve bu hediye onlara kendi kendilerini bir erkek olarak dünyaya getirme yeteneğini sağlıyordu. Baconcu metafor aşikar bir biçimde erkeklerin ikili itkili ödipal istek ve arzularını, annelerine ait olanı sahiplenme ve reddetme biçiminde göstermektedir. Bu, annesiz yaşamak kadar anneyle kurulan ilişkide bir denklem kurabilme imkanını da sunmaktadır. Kişi boylelikle babayla olan özdeşmesinde de tanrısal mutlak hakimiyetini (Omnipotenz) güvence altına almış oluyordu. Bu özdeşleşme ona dişiyi kabul etme kadar reddetmeyi de müsade ediyordu.

Bu tabloyla tıpkı bir erkek çocuğunun gelişimine benzeyen bilim tarihi, bilim dünyasına girenlere de bir erkek çocuğunun dünyasını sunmaktaydı.

17. YÜZYILDA DOĞA FELSEFECİLERİ

On yedinci yüzyıl modern bilimin yani bu gün hala içinde olduğumuz bilimsel atmosferin oluşması açısından önemli bir dönemdir. Sadece Baconculuk değil daha bir çok önemli bilim kuramı bu dönemde kurumsallaşmış ya da silinmiştir. Bu yuzden dönemin akımlarını kısaca özetlemek istiyorum.

17. yüzyılda doğa felsefecileri "yeni bir bilim" ortaya çıkarma coşkusuyla yola çıktılar. Fakat "yeni bir bilim " konusunda o kadar çok görüş vardı ki bunları bir çatı altında nasıl toparlıyacakları asıl sorun haline geldi. Ağırlıkta ve esas olan iki kavram bu çağın düşünce tarihine damgasını vurmuştur. Bu kavramların biri hermetik diğeri ise mekanik idi. Hermetik Hermes kelimesinden türemiştir ve tanrıların ulakları ya da deniz tanrısı anlamını taşır. Hermetik sözcüğü ise gizli ya da ulaşılmaz anl***** gelir. Hermetik geleneğe göre maddi doğa tanrısal bir ruh ile içiçe geçmişti. Bunu anlayabilmek için kalp, el ve aklın birleştiğini, içiçe geçtiğini kavramak gerekiyordu. Mekanikçi felsefeciler ise maddeyi ruhtan, aklı ve eli de kalpten ayırmayı savunuyorlardı.

Yine bu dönemde İngiltere'deki entellektüeller farklı bir bilgi peşinde koşuyorlardı. Bu bilgi onların deyimiyle: "Hem tanrının şöhretine hem de insanların çıkarlarına hizmet etmeliydi".

Bu dönemin simyacıları daha önceki yüzyılda ortaya çıkan Paraselsus`un eserlerinden etkilenmişlerdi. Onlar özellikle kimyasal ilaçların iyileştirici güçleriyle ilgileniyorlardı. Simyacılar doğal dünyayı tamamen açıklayabilecek bir evrensel bilime sahip olduklarını düşünüyorlardı. Fakat sadece kimya ve tıp alanında etkili olabildiler. Paraselsus'un izleyicileri gibi Bacon için de açık olan bir şey vardı; bu da Arısto ve Gale'nin bilim üzerinde hakim olan etkisinden kurtulmaktı. Simyacıların asıl hedefi ölüm yatağında olan üniversiteyi kurtarmak ve tıbbi ortodoksluktan kurtulmak idi. Paraselsus'un önemli izleyicilerinden olan John Webster bunu şöyle ifade ediyor: "Gençlik fikirsel bilgilerle, spekülasyonlarla, tartışmalarla eğitilmemeli, onlar ellerini emekle sertleştirmeli ve parmaklarını ateşli denemelere koymalı." Yani deney ile bilgiye varmalı, söyleyenler değil yapanlar olmalı; sofistler veya felsefeciler değil doğa sihirbazları olmalıdırlar. Ancak böyle doğanın sırlarına erişebilirler. 1640 ile 1650 yılları arasında Paraselsuscu felsefe en yüksek noktasına ulaştı. Fakat 1650'den sonra Robert Boyle, Walter Charleton ve Henry Moore gibi dönemin ileri gelen entellektüelleri Hermetik fikrinden vazgeçip Fransız mekanistçileri olan Gassendi ve Descartes'in görüşlerini savunmaya başladılar. 17. yüzyılın ikinci yarısında artık simyacılara karşı büyük kampanyalar başlatılmaktaydı. Bu kampanyaların başını çekenlerin pek çoğu kilisenin önde gelen üyeleriydi. Bunlardan bir kısmı daha sonra "Royal Society"nin kurucu üyeleri olmuşlardır. 1662 yılında kurulan "Royal Society" "yeni bilimi" kurumsallaştırmayı hedef alarak Bacon'un programını gerçekleştirmiştir. Bunlar ne kadarda hermetizimle yeni felsefeyi birleştirmek istedilerse de "society" coşkuculara (Enthusiasten) yer vermedi. Simyacılar "heterodoxie" (kilisenin resmi görüşünden sapan öğreti) ve anti-rasyonalizmle suçlandılar. Bu dönemdeki bir çok değişiklikler kendini yeni oluşturmakta olan "yeni bilime "cinsel dili ve önüne koyduğu hedefleri ile damgasını vurdu. Bu dönemde kullanılan dilin analizi Francis Bacon ile Paraselsuscular arasında bir kesit göstermektedir. Bacon yeni bir erkek biliminin doğacağını daha önceden görmüş ve bilimi iktidar olarak kendine ana metafor edinmişti. Rönesans döneminin Simyacıları da bilim tasavvurlarında iktidarı aradılar fakat onların aradığı iktidar değişik bir anlam teşkil ediyordu. Bacon'un hareket resmi "düşünce (ruh) ve doğa arasındaki yasal ve namuslu evlilik", doğayı insanların hizmetine sunup onlara köle etmekti. Simyacıların hareket resmi ise koitus (cinsel ilişki) idi, yani düşünce ve maddenin birleşmesi, kadın ve erkeğin erimesi. Bacon'un en uygun metaforu erkeksi (viril) süpermenler yaratmak iken simyacıların ideali Hermaphrodit (çifte cinsiyetli insan, hayvan, bitki; Hermes ve Afrodit'in cifte cinsiyetli olan oğlu) idi. Bacon tahakküm peşinde iken simyacılar allegorik (sinnbildlich, gleichnishaft) bir gereklilikten hareket ettiler. "Simyacılardan bize geri kalan ikonografilerin ve yazıların temel resimsel tasavvurunu hermafrodit ve evli çiftlerin oluşturduğunu görüyoruz."

Hermetik felsefenin merkezinde simyacılar kadın ve erkeğin birlikteliğini, cinsel birleşmeyi ve hermafrodit birleşmeyi görüyorlardı. 17. yüzyılda yaşamış olan Giambattista della Porta şöyle yazmaktadır; "Bütün dünya içiçe örülmüş ve bağlanmış, çünkü dünya yaşayan bir yaratıktır. Her tarafta eril ve dişi, bütünün parçaları birlikte birbirlerine karşı olan sevgilerinden dolayı çiftleşmektedir." Paraselsus'un da buna yakın ifadeleri vardır: "Kadınsız erkek bir bütün olamaz, sadece bir kadınla tam (vollstaendig) olabilir. Her ikisi de yeryüzündeki varoluşlarıyla ve biçimsel oluşlarıyla bir bütünü oluşturuyorlar. Bu anlamda hastalık dişisini istiyor ve dişisi onun ilacıdir." "Hastalik dişisini istiyor" sözü Arıstonun " özdeke biçim gerekiyor" sözüne verilmis bir yanıttır. Simyacıların prensibi simetrikti, yani kadın ve erkek arasındaki eşitliği savunuyor ve Arıstoyu tamamen reddediyordu. Başka bir yerde yine Paraselsus şöyle diyor; "tohum kucak tarafından kabul edilirse, doğa kadının ve erkeğin tohumunu birbirine bağlar. Her iki tohumdan en iyisi ve en güçlüsü kendi doğasına uygun diğerini biçimlendirir.. Erkek beyninin tohumu ile kadın beyninin tohumu birlikte biricik beyin yaratırlar; çocuğun beyni bunlardan tohumu güçlü olanın beyniyle oluşur ve buna benzer, lakin hiç bir zaman aynısı olmaz."

Yüzyıl sonra Paracelsus geleneğinin öncü sürdürücülerinden olan Thomas Vaughan simyacıların asıl nesnelerinin altın ya da gümüş değil, önemli canlı varlıkların tohumu, yani yeryüzünün ve gökyüzünün tohumu, harıka ve sır dolu hermafrodit olduğunu söyler. Vaughan için evlilik herhangi bir şey değil, o insanın İsa'yla birleştiği en kutsal ve gözle görülemez birliğidir. Simyacılar erkek ve kadının birleşmesini tanrının yeryüzündeki kanıtı olarak açıklıyorlardı. Vaughan güneşi erkek ve kadını da ay olarak betimliyordu. Güneş ve ayın birleşmeşiyle tohum bırakılmış oluyordu. Bu tohum doğanın kucağına bırakılıyordu. Ayın kabulü olmadan tabii ki güneş tohumunu bırakamazdı; bu kadının kabulü olmadan erkeğin tohumunu bırakamıyacağı bir kozmik birliği ve isteği vurguluyordu.

Fox`a göre Thomas Vaughan`ın retoriği Bacon'unkinden pek farklı değildir; her ikisi de hakiki bilgiye ulaşmak için bir yöntem aradılar, bu yöntemle "doğanın en iç çekirdeğine girebilmeyi" denediler. Her ikisi için de uygun olan yol deney (Experiment) olarak tanımlanabilir. Genus terimini fazlasıyla kullanmaları daha çok erkek tanımı peşinde koşmuş ve erkek felsefesinin nasıl oluşturulması gerektiğini tartışmış olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek. Simyacılar feminist değildiler; kendi dönemlerinde kadını dikkate almayanlarla bir çok görüşü paylaşıyorlardı. Fakat kadının yaratıcı gücüne de saygı duymadan edemiyorlardı. Kadınların doğurganlığını tanrının onları affettiğinin bir işareti olarak görüyorlardı. Hatta Paraselsus'un şöyle bir açıklaması vardır;" insan nasıl kadın düşmanı olabilir, bütün dünya onların meyveleriyle (halklarıyla) dolu ve bundan dolayı tanrı onlara uzun ömür vermiş, ne kadar iğrenç olsalar da bile..." Daha sonraki yıllarda "Royal Society" nin sekreteri olan Henry Oldenburg "Royal Society" nin asıl amacının erkek felsefesi oluşturmak olduğunu söyleyecekti. Yine "Royal Society" nin baş ajitatörlerinden Josef Glanvill erkekleri: aklı yoldan çıkarabilecek Affektionların (o an içinden geldiği gibi davranmak) iktidarına karşı uyarmaktadır. Buna karşıt Paraselsus ise bu durumu söyle açıklamaktadır; "Jüpiter hem akıllı hem de aynı zamanda sevgi dolu olamaz". Ona göre tıb sanatının kökleri kalptedir ve bundan dolayı ilaçların iyileştirici gücü hakiki sevgiyle keşfedilebilinir.

Francis Bacon çoğu konularda hermetikçiler ile mekanikçiler arasında tavır takınmıştır. Fakat bilimdeki cinsiyet ve cinsellik konusunda ki tasavvurları: "korunmuş bir ırktan kahramanlar ve süpermenler yaratma" simyacılardan daha çok "Royal Society" cilerle birleştiğini gösteriyor. Modern Bilim`in kurucu babaları Baconcu düşüncenin bazı temel parçalarını reddetmişlerdir ve örtülü bir biçimde simyacılara olan ilgilerini göstermişlerdir. Fox-Kellere göre bu gizli simyacılardan biri de Newton idi." Society" ciler Bacon`un patriarkal resim dilini devraldılar ve simyacılarla ortak olan Bacon'un erotik dilini reddettiler. 1667 de "Society"cileri savunmasında Thomas Sprat şöyle demektedir; "İnsan elinde bulunan sanatların ruhu erildir ve süreklidir".

Hermetik ve mekanik felsefeciler arasındaki çatışma en iyi bir biçimde kendini "cadılık" tartışmasında göstermiştir. Bu tartışma 17. yüzyılda "yeni bilimi" tanımlama döneminde ateşlenmiştir.

CADILIK ve BİLİM

1664 de Robert Hunt başta olmak üzere bir çok bilimci cadılığa ilgi duymaya başladılar. Barış savcısı olan Robert Hunt cadılık üzerine eline geçirdiği bütün belgeleri o dönem arkadaşı olan Glanvill`e gönderir. Glanvill bu eserleri "Cadılık ve cadılar üzerine felsefi düşünmeler" adı altında yayınlar. Esere duyulan ilgi o kadar büyüktür ki eser 4 baskı yapar.

Bu ve daha değişik eserlerle "ruhların ülkesi" araştırılmaya başlanır. Glanvill yaptığı bir takım araştırmalar sonucu şu kanıya varır; "Biz aslında yaşadığımız dünya hakkında hiç bir şey bilmiyoruz sadece deneyler ve bazı olgular dışında". "Bilimciler olarak doğalcıların (Die Naturalisten) söylediklerine kulak vermeliyiz, yoksa ruhların dünyasını araştıramayız! Onların söyledikleri bin göz ve bin kulakla ispatlanmıştır!"

Bu düşüncelere karşı çıkan John Webster tüm bunların "tanrının şeytana atıfta bulunduğu şeyler" olduğunu söyler. Oysa "Der Hexenkult"un (Cadı..) yazarı psikolog Starhawk cadılığın patriarkal toplumların çok öncesinde var olduğunu söyler. Bu inancın kökleri hıristiyanlıktan, müslümanlıktan ve yahudi inancından çok daha öncelere dayanır. Efsanelere göre bu inanç Avrupa'da buzul dönemi sonrası başlamıştır. Yani tahminen otuzbeşbin yıl civarındadır. Starhawk`ın "eski din" olarak adlandırdığı cadılık inancı geleneksel ruhu itibarıyle Amerikan yerlilerinin veya (Arktis) deki şamanizme yakındır. Bu inancın ne kutsal bir kitabı ne dini kuralları ne de dogmaları vardır. Cadı inancı öğretilerini doğadan edinir ilhamını ise güneşin, ayın ve yıldızların hareketinden, kuşların uçuşundan ,agaçların yavaş büyümesinden ve mevsimlerin değişmesinden alır. Cadı inancının savunucuları bilgilerini, dilden ziyade resimlerle anlatıyorlardı. Batı dünyasında şeytana tapanlar olarak nitelenen cadıların, cadı inancının, şeytan düşüncesi olmadan çok daha önce olduğunu söylerler. Webster bir yandan cadılığın şeytanlık olduğunu söylerken diğer yandan Eski Ahit'te cadılıkla ilgili hiç bir şey olmadığını söyler. Yani cadıların ve cadılığın şeytanla bağlantısını gösterebilecek hiç bir şey Eski Ahit'te yer almıyor. Bu sözleri onu barız bir biçimde ele veriyor. Bir yandan cadılığı hıristiyanlığın lanetlediğini gösterirken diğer taraftan bu konuyla ilgili kutsal kitapta hiç bir şeye rastlanmadığını söylüyordu. Simyacı bilim ise erotik cinsellik ve bilim arasında yakın bir ilişkinin olduğunu deneysel ve spiritüel bir yolla bilgiye ulaşılabileceğini söylüyordu. Fakat buna rağmen "doğaya ölçülü davranamadılar". Cünkü kadını yücelttikleri kadarda aşağıladılar da. Bugünkü noktadan hareket edilip bilim tarihi eleştirisi yapıldığında rasyonel bilimin temsilcilerinin cadı avıyla her hangi bir ilişkisi olmadığı düşünülebilinir, fakat Fox-Keller 17. yüzyılın bilimadamlarının "erkek bilimi" kurabilmek için cadı inancını savunan bilimadamlarını saf dışı bıraktığını söyler. Bunlardan Glanvill ve More simyacılar için bile çok radikal ve tehlikeliydiler, çünkü onlar sadece dinsel ve politik olarak radikal değildiler aynı zamanda kadının tanrı huzurunda eşitliğini savunduklarından dolayı "eril bilim" için bir tehlike oluşturuyorlardı. Cok güçlü olduğuna inanılan cadılar, ciddi bir korku oluşturdular. 17. yüzyıl cinsellik perspektifinde cadılık, cinselliğin dizginlerinden kopması olarak görülüyordu. Hatta ta 1486 da Malleus Maleficarum "Cadı Çekici"adlı kitabında cadılar hakkında şunları söylemektedir; "bütün cadılık etle bağlantılı olan zevkten kaynaklanıyor, bu zevk kadınların bir türlü doyamadıkları şeydir. Bundan dolayı bütün zevklerini tatmin etmek için şeytanla bağlantı kurarlar". Fakat bu sözlerden iki yüzyıl sonra bile hala cadılar, kadınların cinsel gücünü ifade ediyor ve toplum icin bir tehlike oluşturuyorlardı. 17. yüzyılda cadılık en yüksek noktasına varmıştı dolayısıyla dişi cinsellikte en yüksek noktasına varmış oluyordu. Dönemin dramalarında da(The White Devil-Beyaz Seytan- Antonius ve Cleopatra) cinsiyet ve cinsellikle yakından ilgilenildiği görülür. İngiltere de cadılığın sosyal gelişmelere önemli derecede damgasını vurduğunu söyleyebiliriz.

Tiyatrolarda cadılık eleştirisi yapılırken bütün kadınlara karşı olan korku dile getiriliyordu. Aslında bütün kadınlar potansiyel cadı olarak görülüyordu. Bilim ve bilim adamlarının cadılardan (kadınlardan) ve onların fikirlerinden korkması o dönemde tesadüfi bir olay değildi. Yeni oluşmakta olan "erkek bilime" kadın fikrinin girmesinden son derece korkuyorlardı. Cünkü zaman erkek bilimi doğurma zamanıydı. Bundan dolayı simyacıların görüşlerini "erkek bilimciler" tam reddetmeseler bile onu "temiz olmayan" görüşler olarak açıklayıp, "tertemiz" (kadınsız) bir bilim yaratmak istedikleri için reddediyorlardı.

Erkek bilimin 17. yüzyıldaki en büyük başarılarından biri, gelişmekte olan kapıtalizme erkek ve kadın arasındaki işbölümünü entegre edebilmiş olmasıdır O döneme kadar erkek ve kadın tanımlamaları hiç bu kadar açık bir biçimde kutuplaşmamıştır. "Rasyonalite, nesnellik ve istek konusundaki algılamalar bilimin oluşmasını ve doğa üzerindeki tahakkümü teşvik etmiştir ve bu aynı zamanda erkek tanımının kurumsallaşmasını da teşvik etmiştir." (E.Fox-Keller) Kapıtalizmin ihtiyaç duyduğu üretim ve yeniden üretim alanları "bilimsel" bir dille ifade edilmiş oluyordu. Kadını "yeteneği ve yapısı gereği" eve, erkeği de "aklı ve gücü" gereği iş ve bilim alanına ayırıyordu. Yeni toplumda (kapıtalizmde) "yeni kadının" görevleri ve yeri belirlenmiş oluyordu böylece. Bu çağ bir çok yazar tarafından kritik bir geçiş dönemeci olarak değerlendirilmektedir.

Erkek bilimin 17. yüzyıldaki en büyük başarılarından biri, gelişmekte olan kapıtalizme erkek ve kadın arasındaki işbölümünü entegre edebilmiş olmasıdır O döneme kadar erkek ve kadın tanımlamaları hiç bu kadar açık bir biçimde kutuplaşmamıştır. "Rasyonalite, nesnellik ve istek konusundaki algılamalar bilimin oluşmasını ve doğa üzerindeki tahakkümü teşvik etmiştir ve bu aynı zamanda erkek tanımının kurumsallaşmasını da teşvik etmiştir." (E.Fox-Keller) Kapıtalizmin ihtiyaç duyduğu üretim ve yeniden üretim alanları "bilimsel" bir dille ifade edilmiş oluyordu. Kadını "yeteneği ve yapısı gereği" eve, erkeği de "aklı ve gücü" gereği iş ve bilim alanına ayırıyordu. Yeni toplumda (kapıtalizmde) "yeni kadının" görevleri ve yeri belirlenmiş oluyordu böylece. Bu çağ bir çok yazar tarafından kritik bir geçiş dönemeci olarak değerlendirilmektedir.

Özellikle doğa bilimlerinde bilim kadınları, bilimin ve bilim tarihinin olduğu ve gösterildiği gibi olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Fakat onların edindikleri tecrübeler ve elde ettiği sonuçlar bilim adamları ve bilim kurumu tarafından görmezlikten geliniyor. Bu kadınlardan biri de Evelyn Fox-Keller. Fox kadınların bilimsel araştırmalarda tarafsız veya cinsiyetsiz olması için feminist olmaları gerekmediğini McClintock`u örnek göstererek vurgular. Hücre genetikçisi olan Barbara McClintock "organizmalar için bir his yaratmıştı"; o doğa üzerinde hükmederek değil doğayı dinleyerek, izleyerek ve ona saygı duyarak hareket ediyordu. McClintock büyük başarıların ve buluşların sahibidir (1940'larda ki buluşu sözgelimi; sadece genler organizmanın gelişmesini yönlendirmiyorlar, fakat aynı zamanda kendileri de yönlendiriliyorlar, gelişme süreci içerisinde onları çevreleyen hücreden ve bütün organizmadan etkileniyorlardı. Yani genetik "program" kesinkes değiştirilemeyecek bir biçimde genlerde yazılı değildi; o organizmanın şartlarına ve çevresine bağlı oluyordu) Bu ve buna benzer tezler bilim adamları tarafından benimsenmiyordu. Tezin yanlışlığından veya doğruluğundan kaynaklanan bir tepki değildi bu tepki, McClintock'un kadın olmasından kaynaklanıyordu. 1940'larda reddedilen bu tezler 1983'de kabul edildiler ve McClintock tıp ve fizyoloji dallarındaki başarılarından dolayı ödül aldı. Tabii ki 40 yıl sonra verilen bu ödül bilim adamlarının yanıldıklarını kavradıklarından kaynaklanmıyor; bu ödül aslında kadın hareketinin bilime kendi başarılarını kabul ettirmesinin bir sonucudur. McClintock kendisi feminist değildi ve sosyal cinsiyetin (gender) bilimde her hangi bir rol oynamadığını düşünüyordu, fakat onun başarısının gizli tutulması bugun bile bilimdeki cinsiyetin sosyal konumunu ortaya koymaktadır.

Bilime ve bilim tarihine feminist bir bakış açısıyla yaklaştığımızda bilimin diğer cinsiyet üzerine kurulmuş bir cinsiyet ideolojisi barındırdığını görebiliriz. Feminizm şüphesiz "bize sadece bir özne yaratmadı o aynı zamanda bu özneyi nasıl araştırabileceğimize dair özel bir analiz metodu kazandırdı"

Bilim alanına feminist bir gözle baktığımızda karşımıza kadın-erkek, objektif-subjektif, sevgi-iktidar ve bilim-doğa terimleri çıkıyor. Erkek bilimciler ve bilim tarihi doğa yerine bilimi, sevgi yerine iktidarı ve objektif olma yerine subjektif olmayi yeğlemişlerdir.

Tüm bunlardan sonra ise artık sorun şudur:

Kadınlar bu alanda (bilim ve erkek) yer almaya devam edecekler mi? Bu alanın dışında mı kalacaklar, yoksa alternatif bir bilim mi yaratacaklar? Ya da mevcut erkek biliminin içinde yeralıp parça parça değiştirmeye mi uğraşacaklar?

Saniye Akkılıç - Araf
Sayı : 10 -1997