Merhaba



-Dönemler ve yönetimler arasında karşılaştırma yaparak
sonuçlara varma eğilimi, insan yardılışında var olan,
bilinen bir eğilimdir.

-Kimi yanlışlık olmadan başa gelir:
Unutursun, bilinçsiz bir şey yaparsın, dolayısıyla doğru
çizgiden, temel amaçtan uzaklaşırsın ve böylece yanlışa
ve yanılgıya düşmüş olursun.

-İşte bu nedenle: Kişi, kimi zaman tarihtekilerle ilgili
bir çok haber işitir, durumların değişimlerini, devrimleri
gözönünde tutup değerlendirmez ve ilk bakışta aklına ne
gelmişse, ne duyup düşünmüşse ona göre bir anlayışa varır,
eskileri, gördükleriyle karşılaştırır öyle değerlendirir
haberi.
Oysa arada birçok değişimler olmuştur, nice başkalıklar
vardır. Bunu hesaba katmadığı için yanılgıların arasında
bocalar kalır.

YANLIŞ DEĞERLENDİRMENİN BİR ÖRNEĞİ:

-Bunun bir örneği, (Zâlim) Haccac'la ilgili haberler
aktarırlarken, tarihçilerin, onun babasını, (bugün bilinen)
öğretmenlerden biriymiş gibi anlatmalarıdır.

-Oysa çağımızda öğretmenlik, geçim yolu sayılan uzmanlık
dallarından bir meslektir. Soyluların seçmeyi kendileri
için küçüklük saymakta oldukları bir meslek.
-Öğretmen kökünden kopmuş bir ağaç niteliğinde düşük ve
küçük kişidir bugün.

-Horgörülen ücretli zanaat adamlarından ve uzmanlardan
birçoğu, adamı olmadıkları üst basamaklara adım atmaya
yeltenirler. Erebileceklerini sanırlar o basamaklara.
Onları bu yeltenişe iten, tutkularının kuruntularıdır.
Çoğu kez tutundukları ipler ellerinde koparak yokolmanın,
tükenmişliğin çukurlarına düşmüşlerdir böyleleri. Bunlar,
ermek istedikleri şeylerin, kendileri için olanaksız
olduğunu kavramazlar.

-Zamanımızın öğretmenleri işte böyle, geçim yolu olsun
diye seçilen birer meslek ve zanaat adamıdırlar.

-İlk islâm döneminde, Emeviler'de ve Abbasiler'deyse
öğretmenlik böyle değildi, o dönemlerde bilim ve öğretim,
tam bir uzmanlık işi, bir meslek durumuna gelmemişti daha.
Şeriat sahibinden işitileni olduğu gibi aktarma ve
bilinmeyen dinî konuları öğretme niteliğindeydi. O da
sadece başkasına iletme, duyurma biçimindeydi.

-O zaman toplumu yöneten saygın ve soylu kişiler,
Tanrının kitabını, Peygamberin hadislerini halka öğretme
görevini de yapıyorlardı. Ama bir uzmanlık niteliğindeki
öğretim biçiminde değil, haber iletme, haber duyurma
anlamındaydı yaptıkları görev.

-Bu görevi de şunun için yapıyorlardı:
Öğrettikleri kitap, kendi kitaplarıydı. Peygamberlerine
inen ve aracılığıyla doğru yola erdikleri kitaptı.
Öğrettikleri islâm da, kendi dinleriydi.
Uğrunda savaşmışlar, insanları öldürmüşlerdi. O dinin
aracılığıyla toplumlar arasından sivrilip, özel bir yer
tutmuşlar, saygınlaşmışlardı. Bu nedenle büyük bir tutkuyla
iletiyorlardı onu herkese. Topluma anlatıp duyurma çabası
gösteriyorlardı. Büyüklük duygusu, onları alıkoyamazdı
böyle bir görevi yapmaktan. Başkaları istediği kadar burun
kıvırsın, onları bu çabadan kimse uzaklaştıramazdı.

-Buna şu durum bir kanıttır: Peygamber, çeşitli Arap
elçileriyle birlikte en büyük, en yakın arkadaşlarını da
göndermişti. O elçilerin geldikleri topluluklara islâmın
ilkelerini ve dinin getirdiği uygulama alanına giren
konularını öğretsin diye. Peygamber önce cennetle
müjdelenmiş on arkadaşını, sonra da üstünlük yönünden
kimler o on kişiyi izliyorsa onları gönderdi.

-Ne zaman ki islâm iyice yayılıp yerleşti, islâm inanırları
dal-budak saldı, giderek uzak ülkeler toplumları gelip
yönetimi sahiplerinden aldı, geçen zamanla birlikte
durumlar değişti, islâm yeni oluşumlar içine girdi, temel
kaynaklardan şer'î hükümler çıkarma çabaları çoğaldı-
çünkü olaylar ve ilişkiler çoğalmıştı-; işte o zaman,
hüküm çıkarma çabalarında yanlışları önliyecek yasa koyma
gereği duyuldu. Ve işte o zaman bilim, öğrenim ve
öğretimi gerekli kılan bir uzmanlaşma alanı durumuna geldi.
Sanatlar, zanaatlar, kafa yorulan meslekler arasına girdi.

-Öğretim işi, ayrı bir uğraş durumuna gelince, devlet
yöneticileri, hanedan, yalnızca ülkeyi-devleti yönetmekle
yetindiler. Bilim ve öğretim işi, başkalarına bırakıldı
böylece. Öğretim de geçim yolu sayılan bir uğraş oluverdi.
Bilim ve öğretim işi böyle bir durum alınca, parlak yaşam
süren soyluların ve devlet adamlarının yukarılarda olan
burunları, onların bilime-öğretime girişmelerine engel
oldu. Ve bu mesleğe yönelmek, horgörülenlere düştü.
Dolayısıyla bu mesleği seçen kimse, soylular, egemenler
katında küçük görüldü.

-Yusuf Oğlu Haccac'ın babasına gelince: Sakîf kabilesinin
ulularından, saygınlarındandı bu kişi. Biliyorsun, Sakîf'in
Araplardaki soyluluğu, Kureyş kabilesiyle boyölçüşecek
saygınlıktaydı. Ama Yusuf'un Kur'an öğretmesi, çağımızdaki
türden bir öğretmenlik biçiminde değildi. Ücrete dayalı bir
meslek, bir sanat değildi. Anlattığımız gibi, islâmın ilk
çağlarında nasıldıysa öyleydi onun öğretmesi.

İBNİ HALDUN/ Mukaddime-I