Çağdaş felsefenin babası sayılan Fransız matematikçi, bilim adamı ve filozof. Skolastik felsefenin temel felsefi varsayımlarına son vermiş ve günümüze değin sürekli yeniden ele alınan bazı temel felsefe sorunlarını ortaya atmıştır. Descartes analitik geometrinin de kurucusu sayılır.

Fransa’nın Touraine bölgesinde La Haye (bugün La Haye-Descartes) kentinde, mesleğinden dolayı soylu sayılan hukukçu bir babanın dördüncü çocuğuydu. Annesi, René’ nin doğumundan bir yıl sonra öldü. Küçük René, Rennes’ de meclis üyesi olan babasını da çok az görebildi. Doğuştan narin yapılı olduğu için, özel bir bakıcının gözetiminde büyüdü. Bu koşullarda yalnızlığa alışık, içe dönük ve aşırı duyarlı bir çocukluk geçirdiği düşünülür.

Olağanüstü zihinsel yeteneği çok küçük yaşta ortaya çıkan René, sekiz yaşına değin özel öğretmenlerce yetiştirildi. Babası Joachim Descartes, kendi mesleğini sürdürmesini istediği oğlunu 1604’te o yıl yeni açılan ve bir Cizvit kuruluşu olan La Flèche Kraliyet Yüksekokulu’na gönderdi. Bu okul, sonraki yıllarda Avrupa’nın en iyi öğretim kurumlarından biri durumuna gelecekti. Descartes burada geçirdiği 10 yıl boyunca özellikle üstün bir bilgin olan Peder Charlet’ nin gözetiminde Yunan ve Roma klasikleri, Fransızca, müzik, tiyatro, binicilik ve eskrim dersleri aldı. Felsefe alanında, daha çok Aristoteles’e dayalı Skolastik felsefenin sınırları içinde o dönemde edinilebilecek en iyi eğitimi gördü. Descartes, sonraki yıllarda bu eğitimi hem çok övmüş, hem de bu eğitimin sonuçlarını zihnini bulandırdığını belirterek La Flèche’ te bilgi ağırlığını omuzlarından atmaya çalıştığını söylemiştir. Sonradan geliştireceği yöntemli şüphenin, bu yükten kurtulma çabasından kaynaklandığı düşünülür. Descartes, La Flèche’ i bitirdikten iki yıl sonra 1616’da Poitiers Üniversitesi’ne den hukuk diploması aldı. Ama babasının isteğinin tersini, aile geleneğinden koparak yazarlığı ve felsefeyi seçti. Genç yaşta verdiği bu kararın amacı, “dünya kitabını incelemek “ ve “kendi benliğini araştırmak”tı. Gördüğü eğitim sonucunda kendisini “bilge değil, cahil bir kişi” sayıyor, dolayısıyla “doğruyu yanlıştan ayırma” tutkusuna kulak veriyordu. 1618’ de Felemenk’ e giderek İspanya ile savaşan Orange Prensinin ordusuna gönüllü subay olarak katıldı. Bunu, Otuz Yıl Savaşları (1918-48) boyunca başka bir çok orduda üslendiği askeri görevler izledi. Ama genç düşünür hiçbir çarpışmaya katılmadı; Kamp yaşamı onun için gerçekte bir derin düşünme ortamıydı. Özellikle küçük yaştan beri yetenekli olduğu matematik, savaş yıllarındaki en önemli uğraşı durumuna geldi. Bavyera ordusunun Ulm yakınlarındaki karargâhındayken 10 Kasım 1619 gecesi gördüğü bir düşünde etkisiyle “yepyeni ve göz kamaştırıcı bir bilimin temellerini keşfettiğini” söylüyordu. Bütün insan bilgisini sağlam bir yapı içinde birleştireceğini düşündüğü bu yepyeni bilim, Descartes için aynı zamanda her şeyi kuşatan bir bilgeliğin yol göstericisi oldu. Bundan sonra bir yandan gezginci yaşamını sürdürürken, bir yandan da çalışmalarını derinleştirdi. 1621-28 arasında Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya gezilerinden sonra Felemenk’ e yerleşti. 1649’a değin kısa aralıklarla hep Felemenk’te yaşadı. Felemenk dönemi, filozofun yıllardır geliştirdiği düşünceleri kağıda dökmesine olanak verdi. Yapıtlarıyla bütün Avrupa’da ün kazandı; ama yaygın ve yerleşik görüşlere karşı çıkışı Descartes’ a dinsiz damgasının vurulmasına yol açtı. Ölümünden sonra onu izleyen düşünürler uzun yıllar “Kartezyen” ile eşanlamlı sayılan “dinsiz” damgasını taşıdılar. Cizvitler, Descartes’ ın kitaplarını Index Librorum Prohibitorum’a (Yasak Kitaplar Listesi) almaktan geri kalmadılar. Eylül 1649’ da İsveç kraliçesi Kristina’ nın özel öğretmeni olarak Stockholm’ a giden Descartes, sert kuzey iklimine dayanamadı ve 1 Şubat 1650’de soğuk algınlığından öldü.

Yapıtları ve felsefesi Descartes 1629-30’da kaleme aldığı, ama yayımlanmasını düşünmediği için yarım bıraktığı Regulae Directionem Ingenu (Aklın İdaresi Hakkında Kurallar, 1945, 1962-) adlı denemesinde yöntem üzerine ilk görüşlerini geliştirdi. Burada Skolastik felsefenin, bilginin bilinen nesnenin yapısına göre farklı türlere ayrıldığı görüşünü yadsıyordu. İnsanın bilme yetisinin, neyi bilirse bilgin hep aynı kaldığına göre, tek bir temel yapısı olmalıydı. Bilgide önemli olan başkalarının kanıları değil, açık (clara) ve seçik (distincta) biçimde kavradığımız yada kesinlik taşıyan sonuçlardı. Bilgide yöntemden vazgeçilemezdi.

Bilgi yönteminin birçok ilke ve kuralını ortaya koyan Regulae’ deki temel düşünceler, düşünürün en ünlü yapıtı Discours de la methode pour bien conduire sa raison et chercher la vérité dans les sciences’ da (1637; Usul üzerine Nutuk, 1928/Aklını İyi Kullanmak ve Bilimlerde Doğruyu Bulmak İçin Metot Üzerine Konuşma, 1944, 1984) olgunlaştı. Bu başyapıt ilk kez Fransızca ve yazar adı verilmeden basılmıştı; yedi yıl sonra Latince çevirisi ve yazarının adıyla yeniden yayımlandı. Descartes’ ın Géométrie (Geometri), Dioptrique (Işık Kırılması) ve Météores (Göktaşları) adlı yapıtları da Discours’ un eklerini oluşturuyordu. Descartes 1641 ve 1642’de iki Latince basımı, 1647’de de Fransızca çevirisi yayımlanan Meditationes de prima philosophia’ da (İlk Felsefe Üzerine Metafizik Düşünceler, 1642, 1967) Discours’ un dördüncü bölümünde yer alan metafizik kuramını daha da inceltilmiş biçimde sundu. 1644’te yayımlanan Principia philosophiae ise (Felsefenin İlkeleri, 1943, 1983), bütün doğa olaylarını mekanik ilkelere dayalı tek bir sistem içinde açıklamayı amaçlıyordu. 1645’te yazmaya başladığı ve 1949’da yayımladığı Les Passions de I’ Amme’ da (Ruhun İhtirasları, 1972) etik görüşlerini özetlemeye çalıştı, bu amaçla beden-ruh ikiliğine ve etkileşimine ilişkin kuramını sergiledi.

Descartes’in metafiziğinin temelini oluşturan “yöntemli şüphe”nin amacı, tümdengelime dayalı matematiksel yapılar gibi, bilginin temellendirilebileceği apaçık önermelere ulaşmakta. Bu önermeler, hiç şüphe edilemeyecek ölçüde açık ve seçik olmalıydı. Açık ve seçik doğrulara erişebilmek için, zihne şüphe edilemeyecek ölçüde doğru gözükmeyen hiçbir şeyi doğru saymama ilkesinden yola çıkılmalıydı. Bu yöntemin amacı yasalara yada devlete karşı çıkmak değildi; Descartes’ ın tek kaygısı “kendi zihnini yenileyebilmekti”. Ama düşünür “evini altüst etmeden önce geçici bir barınak da sağlamalıydı” ve bunun için kendisine dört “geçici ahlâk” ilkesi belirlemişti: 1) Yasalara ve göreneklere uymak, Tanrı’ nın lütfuyla ona daha çocuklukta öğretilen dine bağlı kalmak, hep en ılımlı görüşlerin peşinden gitmek; 2) Davranışlarında kararlı olmak; 3) Talihi değil, her zaman kendini yenmeye, dünyanın düzenini değil, kendi arzularını değiştirmeye çalışmak; 4) usunu ve bilgisini sürekli geliştirmek.

Yöntemli şüphe, ister duyu verilerine, ister usavurmaya dayansın, bütün kanı ve düşüncelerden şüphe edilebileceğini gösteriyordu. Ama yöntemli şüphe sonuna kadar götürüldüğünde, başlı başına bu şüphenin, kendi kendisinin varlığına tanıklık eden, şüphe edilemez bir olgu ortaya çıkıyordu. Şüphe eden kişi, şüphe ettiğinden şüphelenemezdi; şüphe etmek ise, düşünmek, düşünmek de var olmak demekti .Descartes böylece ünlü önermesine ulaşıyordu: Cogito, ergo sum (Düşünüyorum, öyleyse varım). Bütün felsefenin ve bütün bilgilerin oturtulabileceği sarsılmaz temel, ilk apaçık doğru buydu. İnsan, bedeninin varlığından da şüphe edebilirdi, ama bu durumda bile var olduğundan şüphe edemezdi; çünkü başka nesnelerin varlığından kuşku ederken de düşünüyordu ve düşünmek için var olmak gerekirdi. Öyleyse düşünen varlık, benlik yada ruh, bedenden bütünüyle ayrıydı ve onsuzda var olabilirdi; ruh, bütün yapısı ve özü düşünme olan bir tözdü. Descartes’ ın ruh-beden ikiliği kuramı, yöntemli şüphenin izlediği yolun kaçınılmaz, mantıksal sonucuydu.

Descartes, ulaştığı ilk apaçık doğrunun oluşturduğu temel üzerinde öteki doğruları yeniden oturtmaya girişirken, insan zihnindeki kavramları doğuştan gelenler (ideae innatae), duyular aracılığı ile dışardan gelenler (ideae adventitiae) ve “benim yapmış olduğum idea’ lar” (idea a me ipso factae) biçiminde üçe ayırıyordu. Matematiğin kavramları gibi birinci tür kavramlar her zaman açık ve seçikti; öteki iki türe girenler ise her zaman bulanıktı. Tanrı, yani yetkin, kusursuz varlık kavramı birinci tür kavramlar arasındaydı. Çünkü şüphe etmek, kusursuz olmamak ve kusursuz olmadığını bilmek demekti; dolayısıyla kusursuz, yekin varlık kavramı, ne insan zihninin ürünü olabilir ne de duyulardan kaynaklanabilirdi; bu kavram ancak yetkin, insan zihninden üstün bir varlık tarafından zihne yerleştirilmiş olabilirdi. Bu, Descartes’ a göre Tanrı’ nın varlığının ilk kanıtıydı. Descartes’ ın gene yetkinlik ve sonsuzluk kavramlarına baş vurarak öne sürdüğü öteki iki kanıtta şunlardı: 1) Düşünce bir yetkinlik kavramı taşıdığına göre, varlığı daha yetkin bir varlıktan değil de kendisinden kaynaklansaydı, kendisi yetkin bir varlık, yani Tanrı olmalıydı. 2) Mutlak yetkinlik kavramı, var olmayı bir öznitelik olarak içerirdi, çünkü var olmak da bir yetkinlikti. Var olma özniteliğini taşımayan bir yetkinlik düşünülemezdi. Dolayısıyla insan düşüncesinin kusursuz, yetkin varlık kavramını taşıması, o varlığın gerçekten var olduğunun yeterli kanıtıydı. Bu son kanıt, gerçekte 11. yüzyılda Anselmus’ un ortaya attığı ontolojik kanıta dayanıyordu. Descartes, Tanrı’ nın varlığını tanıtladıktan sonra, buna dayanarak artık dış dünyanın varlığını da tanıtlayabilirdi. Zihnin, maddi dünyanın varlığı yönünde taşıdığı içgüdüsel inanç bir yanılsama, bir düş olamazdı; çünkü insanın varlığını borçlu olduğu yetkin varlığın, yani Tanrı’ nın, insanı yanıltmak gibi bir kusur taşıması düşünülemezdi. Gerçekte her doğru, her kesinlik, Tanrı’ nın varlığına bağlıydı: “açık ve seçik kavradığımız her şeyin doğru olduğu kuralının tek güvencesi, Tanrı’ nın var olması, yetkin varlık olması, ve insan da var olan her şeyin Tanrı’ dan kaynaklanmasıydı”. Böylece insan bedeninin varlığı da tanıtlanmış oluyordu.

Descartes’ ın apaçık doğruluk temeline dayandırdığı üç gerçeklikten Tanrı sonsuz ve yetkin tözdü; buna karşılık ruh res cogitans (düşünen varlık), madde ise res extensa’ydı (yer kaplayan, uzamı olan varlık). Gerçekte, sözcüğün tam anlamıyla yalnızca Tanrı tözdü (var olması başka hiçbir şeye bağlı olmayan varlık); buna karşılık evreni oluşturan iki töz, ruh ve madde, Descartes’ a göre “göreli” ve “sonlu” (var olmak için yalnız Tanrı’ ya muhtaç olan) tözlerdi. Bunlardan maddi dünya, nesnel olarak, uzam ve harekete indirgenebilirdi. Dolayısıyla dünyayı açıklamak, matematiğin, ve mekanik bilimin konusuydu: Ommia mathematice fiunt (Her şey matematiğe göre işler). Descartes’ a göre düşünce taşımayan hayvanlar da tam anlamıyla birer makine, içgüdüsel tepkelere bağımlı birer otomattı. Buna karşılık insan ruhu, evrenin mekanik işleyişinin bütünüyle dışındaydı. Maddeden temelden ayrı olan insan ruhu, Tanrı’ nın özel bir edimiyle yaratılmış olmalıydı.

Sonuç olarak beden ve ruh birbirinin tam anlamıyla karşıtıydı; ama gene de aralarında bir etkileşim vardı. Descartes’ a göre bu etkileşim beyindeki epifiz bezinde gerçekleşiyordu; ruh buradaki diri ruhlar (esprits animaux) aracılığıyla bütün beden üzerinde etkide bulunuyordu. İnsan ruhundaki tutkuları doğuran, diri ruhların bedendeki hareketiydi. Ama ruh, kendi özgür iradesiyle bu hareketlerin yönünü değiştirebilecek güçteydi; bu nedenle tutkularının ve eylemlerinin efendisiydi, dolayısıyla da ahlaki sorumluluk taşıyordu.
Yöntemli şüphenin başlangıcında bir “geçici ahlak” öngören Descartes’ a göre, insan davranışının dayanacağı asıl ahlak kuralları, bilginin sağlam temellere dayalı ilerleyişi içinde ortaya çıkmalıydı. Bu yaklaşım, ahlak kurallarını vahye dayandıran Hıristiyan düşüncesinden belirgin bir kopuş anl***** geliyor, yeniçağ boyunca ahlakı usa dayandırma yönünde gelişen düşüncenin de temellerini atıyordu. Descartes’ ın Tanrı’ nın varlığının tanıtlanmasını yetkin ve sonsuz varlık kavr***** dayandırması da ilk bakışta Tanrı’ nın varlığını bu kavrama bağımlı kılar gibiydi. Ama düşünüre göre bu yorum doğru değildi. “Tanrı vardır, çünkü zihnim onu tasarlıyor” demek yanlış olurdu; tersine “zihnim Tanrı’ yı tasarlıyor, çünkü Tanrı vardır” demek gerekirdi. Tanrı inancının gerçek temeli, insan zihninin tasavvuru değil, sonsuzluk ve yetkinlik kavramıyla kendisini doğuştan insana kabul ettiren Tanrı’ ydı. Bununla birlikte Anselmus gibi Descartes’ ın da Tanrı’ nın varlığını us yoluyla tanıtlama çabası gene vahye dayalı Hıristiyan düşünce kalıplarından uzaklaşmanın bir belirtisiydi. Descartes’ ın Tanrı’ nın varlığını insanın zihinsel bir işleminden çıkarsamasıyla bir anlamda dinlerin Tanrı kavramı tersine çevriliyordu. Bu bakış açısı sonraki dönemlerde dinsel dünya görüşünün terk edilmesinin önemli öğelerinden birini oluştururdu.

Geometri. Descartes Géométrie (Geometri) ile analitik geometrinin temellerini attı. Matematiği, felsefe araştırmaları için bir model olarak da değerlendiren Descartes, bir yandan Eski Yunan’da gelişmiş geometri yöntemlerini, öbür yandan da kendi çağının cebir bilgisini derinlemesine inceledi. Matematiğin bu iki dalını da kendi amaçları açısından yetersiz ve soyut buluyordu. Geometrinin, biçimlerle uğraşırken, kavrayışı geliştirecek yolları ihmal ettiğini, cebrin ise kimi kuralların boyunduruğunda, karanlık ve karmaşık bir sanata dönüştüğünü düşünüyordu. Analitik geometri, bilgi yolunu tıkayan eksikliklerini gidermek amacıyla bu iki dalın birleştirilmesinin ürünüydü. Yeni geometride Descartes, bir düzlemdeki noktaları birbirine dik iki eksene uzaklıklarıyla belirtiyordu. Böylece, geometride cebirsel yöntemlerden, cebirde de geometriden yararlanma olanağı ortaya çıktı. Pierre de Fermat da gene aynı yıllarda benzeri bir yöntem geliştirmiş ve tek eksenli bir analitik geometri düşüncesini ortaya atmıştı, ama analitik geometri Descartes’in tasarımı yönünde gelişti. Bir noktanın düzlemdeki yerini, dik eksenlerden uzaklıklarına bağlı olarak gösteren sıralı gerçel sayı ikilisi de Descartes’in onuruna “kartezyen koordinatlar” olarak adlandırıldı. Analitik geometri sonraki yıllarda Sir Isaac Newton ve Gottfried Wilhelm Leibniz’ in geliştirdiği matematiksel analizin temelini oluşturdu. Descartes, cebir yazımına da önemli katkılarda bulundu. Üslü sayıların yazımında ve bilinmeyen inceliklerin harflerle gösteriminde, günümüzde de kullanılan biçimler geliştirdi.

weblopedi