Merhaba!

Kemal Ataman
Yrd. Doç. Dr., U.Ü. İlahiyat Fakültesi


Hocamizin
Bilimsel Sosyal Bilim İdealinin Açmazları:
Bir Hermenötik Açılım Teklifi
adli calismasindan bir bolum aktaralim.

“Sosyal bilimler ‘bilim’ midir?”, “Bilimse hangi anlamda
bilimdir?” gibi sorular bu bilimlerin ortaya çıktığı dönem olarak
kabul edilen 19. yüzyıldan bu yana konunun uzmanlarınca
tartışılagelen ve fakat nihai bir çözüme kavuşturulamayan konular
arasındadır. Özellikle bu bilimlerle meşgul olanların birinci soruya
verdikleri cevabın genelde olumlu olduğu söylenebilirse de, ikinci
soru bağlamında konunun hala tartışmaya değer bulunması verilen
cevapların en azından yetersizliğine işaret etmektedir. Bu
yetersizliğin, bilimlere bilim statüsü kazandırdığı varsayılan ve sosyal
bilimlerin mahrum olduğu düşünülen aşağıdaki nedenlere
dayandırıldığı söylenebilir: (1) Tüm “gerçek” bilimler (doğa bilimleri
gibi) nedensel kanunlar üretir ve çevrenin/doğanın araçsal
kontrolüne imkân verir, (2) Sosyal Bilimler tamamen kendilerine has
sosyal nedensel kanunlar üretemedikleri gibi sosyal bilimcilere
araçsal kontrol sağlayacak metotlar da sun(a)madılar. Dolayısıyla, (3)

Sosyal bilimler, en azından şimdilik, gerçek bilimler değildir.
Yukarıda sözü edilen yetersizliğe yol açan bu faktörlerin özeti
niteliğinde olan bir başka nokta ise bu disiplinlerde bilginin
“bilimsel” olabilmesinin yegâne şartının yerleşik “bilimsel” sonuçlarla
örtüşmesi gerektiğine olan inancın yaygınlığıdır.
Bu iddialar, sosyal bilimciler de dahil olmak üzere,
her alandan bilim insanının sosyal
bilimlerin bilgi dünyasına yaptıkları katkının niteliği ve değeri
hakkında hala şüphe içinde oldukları tezini destekler niteliktedir.
Sosyal bilimlerin gerçek bilimler olmadığı çıkarsamasının
önüne geçmek için sosyal bilimciler “gerçek bilim”in ne olup ne
olmadığının formal bir tanımının yapılması gerektiğini savundular.
Bu, sosyal bilimcilere bu bilimlerin, en azından prensip olarak, şeklî
kıstaslara uygunluğunu iddia edilebilme fırsatı sunarak yaptıkları
işin yapılmaya değer olduğunu bilme rahatlığı sağlayacaktı.

Buradaki temel problemlerden biri şudur: Ortaya konulan bilimsellik
kriterleri büyük ölçüde bilim felsefesi tarafından belirlenmektedir.
Bilim felsefecilerinin de bu konuda, yani bilimi bilim yapan
kriterlerin ne olduğu konusunda, her bakımdan hemfikir olduklarını
söyleyebilmekse imkânsızdır. Bu makalenin amacı sosyal bilimcilerin
bilimsel olma iddialarının nasıl da moda bir felsefi söylemin
dayatmalarının sonucu olarak ortaya çıktığının bir analizini
sunmaktır. Makalenin temel tezi ise şudur:

Sosyal bilimciler, genelde pozitivizmin, özelde de
mantıksal pozitivizmin derinliklerinde yatan
bir imgeyi reddetmeyi amaçlarken, esasen bilginin imkanını doğa
bilimlerinin ulaştığı sonuçlarla sınırlı tutan ve tümüyle pozitivistik
(positivistic) bir bilgi anlayışının kriter ve yöntemleriyle uyuşma
şartına bağlayarak bu hedeflerinden sapmışlardır.1 Bu ise apaçık bir
çelişkidir. Zira sosyal bilimcilerin, en azından bir kesiminin,
dikkatinden kaçan nokta bilim felsefesinde bilgi kavramı hakkında
meydana gelen her hangi bir gelişmenin öteki bilimlerdeki bilgi
kavramı ve kuramları üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak
meydana getirdiği/getireceği etkidir.

Bunun en çarpıcı ve ikna edici örneklerini
Thomas Kuhn’un kaleme aldığı Bilimsel Devrimlerin
Yapısı adlı kitabında buluyoruz.2 Sosyal bilimciler pozitivizmin
şeklen çökmesiyle ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere Kuhn’un
bu çalışmasını bir can simidi olarak kullandıkları bilinmektedir. Zira
bu eserde Kuhn tek ve değişmez bir bilimsel paradigmanın
olmadığını ve çeşitli dönemlerde birbirinden farklı paradigmalar
1 Pozitivizmin özelde sosyoloji ve genelde de sosyal teoriyle olan ilişkisinin ele
alındığı önemli bir çalışma için bkz. Christopher G. A. Bryant, Positivism in
Social Theory and Research: Theoretical Traditions in the Social Sciences
olduğunu açık örneklerle izah ederek pozitivist bilim paradigmasının
da tıpkı öteki paradigmalar gibi yerini başka paradigmalara
bıraktığını göstermeye çalışır.

Bilimselliğin Kriteri: Vazgeçilemeyen Pozitivizm
Aşağıda da görüleceği üzere sosyal bilimciler, kendi bilimlerinin
bilim olduklarını ispat edebilmek için pozitivist kavram ve metotlara
yönelmek zorunda kaldılar. Quine’ın ünlü “Bilim felsefesi yeterince
felsefedir” aforizması pozitivist tutumun ruhunun özeti niteliğindedir.

Klasik pozitivizm, mantıkçı pozitivistler tarafından geliştirilerek bir
metot olarak kullanılmıştır. Mantıksal pozitivistlerin “bilim”le
kastettikleri, fiziğe özel bir vurguyla, doğa bilimleridir aslında. Onlara
göre, “Mantık” ise Russel ve Whitehead’in Principia Mathematica’da
önerdikleri formal dedüksiyon metotlarından başka bir şey değildir.
Mantıksal pozitivizmin temel ilkelerinden biri doğrulama ilkesidir. Bu
ilkeye göre her anlamlı ifade (meaningful statement) ya mantıksal
olarak doğrudur ya da deneysel olarak doğrulanabilir olmalıdır.

En sofistike deneysel doğrulama metotlarının ve analizlerinin doğa
bilimlerine ait olduğu iddiası, her hangi bir yargı ifadesinin hakikat
değerinin ancak doğa bilimlerinin metotları kullanılarak belirlenebilir
tezini beraberinde getirdi. Bu da, Bryant’ın ifade ettiği gibi, “…Viyana
Okulu’nun metafiziğe ve spekülatif felsefeye yönelttiği amansız bir
saldırıdır.”

Doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasında bir metot birliğinin
olduğu/olması gerektiği iddiası böyle bir Pozitivist bilim anlayışının
sonucudur. Aslında bu iddianın sosyal bilimlerin bilim sayılabilmesi
için zorunlu olarak doğa bilimlerinin geliştirdiği araştırma ilkeleriyle
(canon) uyuşması gerektiği anl***** geldiği ve Bryant’ın yorumuna
göre, özellikle Otto Neurath tarafından savunulduğu bilinmektedir.
Neurath, Weber’in “Verstehen sosyolojik izah için olmazsa olmaz bir
koşuldur” iddiasını kesin bir dille bu nedenle reddeder.

Bunun nedeni ise, Neurath’a göre, Verstehen’in sosyal bilimsel metotla doğa
bilimsel metot arasında araştırma konularının (Sache, subjectmatter)
farklılığından dolayı bir metot farklılığının da olması gerektiği
anlayışını beraberinde getirmesi tehlikesidir. Bu ise bir yöntem
düalizmine yol açar. Bir başka ifadeyle, Verstehen, maksatlı
(absichtlic, intentional) davranışlar sergileyen insan-aktörlerin öteki
varlıklardan nasıl da farklı olduğunu yakalamayı amaçlayan
sosyolojik bir yaklaşımdır. Bu ise mantıksal pozitivistlerin kolayca
kabul edebileceği bir yorum değildir. Zira Carnap ve Neurath’a göre
sosyal ve psikolojik olaylar bile,
…[T]ek bir zaman ve mekân koordinatları içine yerleştirilebilen
fiziksel olaylardır. Öyleyse “Fizikalizm” tüm bilimlerin olmazsa
olmazıdır; birleşik bir bilimi mümkün kılan [da] odur. Bu
nedenle, Neurath ne özel bir empati (Einfuhlung) ne de bir
anlama (Verstehen) alanının olmadığını iddia eder.

Bu anlayışın bir sonucu olarak da Neurath ayrı bir
Geisteswissenchaften olmasını haklı gösterecek bir gerekçenin
olmadığını savunarak doğa bilimsel metodun yeterli olacağını
savunur.

Böylece, iki bilimsel metodun gerekliliği ve farklı
kavramların kullanılması zorunluluğu iddiasına karşılık Neurath
aslında böyle bir ayrılığın olmadığını daha doğrusu olmaması
gerektiğini savunarak kullanılan kavramların ve dilin aynı olduğunu
ya da olması gerektiğini açıkça savunur. Benzer bir yaklaşımla, Carl
Hempel, Weber’in “anlam düzeyinde yeterlilik” (adequacy at the level
of meaning ya da meaningfully adequate level of understanding)7
tezinin sosyolojik izah için gerekli bir şart olduğu fikrine karşı
çıkarak, Weber’in, sosyolojinin izah edici prensiplerini “anlamlı”
anlaşılabilir davranış kurallarıyla sınırlandırmasının geçerli bir
yaklaşım olmayacağını açık bir dille ifade ederek eleştirir.8 Sonuç
olarak hem Neurath ve hem de Hempel için sosyal bilimler doğa
bilimsel yöntemi kullandıkları sürece ve ancak o ölçüde bilim
olabilirler.

Sosyal bilimlerin, belli koşullara bağlı kalarak bile olsa, bilim
olarak kabul edilmesi bu alanlarda yeterince gelişmenin ve yeniliğin
olmadığı gerçeğini gizleyemezdi. Neurath bunun nedenlerini sosyal
bilimlerin henüz “genç” bir bilimler topluluğu olmasında arar.

Bu “henüz genç” yorumu, pozitivizmin temel ilkelerinden biri olan
“bilimin bir süreç olarak gelişerek ilerlediği” tezini yansıtması
açısından önemlidir. Zira eğer bilimsel gelişme kümülatif bir
araştırmanın ürünü ise sosyal bilimlerin “genç” olmaklığı bu alanda
yeterince bilimsel gelişmenin olmayışının güzel ve geçerli bir
bahanesi olacaktır. İlginç olan ise, benzer bir savunmanın yaklaşık
bir çeyrek asır sonra Robert Merton tarafından yapılacak olmasıdır.
Merton’a göre sosyologlar henüz doğa bilimlerindeki gelişmeye eş
değer bir gelişme ortaya koymadılar, koyamazlardı da. Zira kendi
ifadesiyle, “[h]enüz [buna]hazır değiliz. Henüz yeterince hazırlık
çalışmaları yapılmış değildir” demek suretiyle aslında sosyal
bilimlere haksızlık yapıldığını ve bilime yaptıkları katkı bakımından
doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında bir karşılaştırma yapmanın
yanlışlığına vurgu yapar.

Neurath gibi Merton için de bilimsel bilgi kümülatif bir tarzda
gelişir. Bilimsel birikim bir “big bang” ürünü olmayıp zamanla doğru
orantılıdır. Bu yorumlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Sosyal
bilimleri diğer bilimlerden ayıran tek fark zamanın kısalığıdır. Yine
Merton’un ifadesiyle,
Belki de sosyoloji Einstein’i için henüz hazır değil, zira o henüz
Kepler’ini bulmuş değil- Newton’u, Laplace’ı, Gibbs’i, Maxwell’i
ya da Plank’ı hakkında bir şey söylemeye ise zaten gerek
yoktur.

Çok açıktır ki Merton’un kendisi de büyük ölçüde pozitivist
bilim tarihi algısından çıkarılmış pozitivist bir dünya görüşüne
sahiptir. Onun sosyal bilimleri bilim sayma nedeni de bu dünya
görüşüdür aslında. Peki, Merton’un da izlediği mantıksal
pozitivistlerin bilimsel paradigması tüm zamanlar için geçerli tek
paradigma mıdır? Yoksa onun dışında başka paradigmalar da var
mıdır? İşte bu sorunun cevabını Kuhn’un bilimsel bilginin kümülatif
olduğu tezini sorguladığı Bilmsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında
buluyoruz.

Pozitivist Temellerin Sarsılması: Kuhn
Bilimsel Devrimlerin Yapısı Neurath’ın ve Merton’un
günümüzde sosyal bilimlerin durumuna ilişkin yorumlarını büyük
ölçüde zayıflatmıştır. Bunun sonucu olarak pozitivist izahın geçersiz
ve yetersiz olduğu noktasında sosyal bilimciler arasında ortak bir
sosyal bilimcilerin, hermenötik geleneğin de
etkisiyle, zorunlu olarak paradigma değişikliğine giderek bilimsellik
iddialarını desteklemek için büyük ölçüde felsefi hermenötik geleneğe
ve Kuhncu bilim anlayışına bağlandığı söylenebilir.

Kuhn’un sosyal bilimlere etkisini daha iyi anlayabilmek için
Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nın temel iddialarını ana hatlarıyla
görelim. Bu konudaki açıklamalar başlarken Kuhn’un asıl hedefinin
pozitivist bilim tarihi anlayışını yıkmak olduğunun altını çizmemiz
gerekir. Sosyal bilimcilerin ise Kuhn’un pozitivist bilim algısına
yönelttiği eleştirileri kendi konumlarını güçlendirmek için sosyal
bilimler alanına taşıdığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Pozitivist anlayışa göre, birbirini takip eden bilimsel teoriler
önceki bilimsel görüşleri biriktirip revize ederek bize sunar. Burada
temel iddia “bilimsel bilginin gelişmesinde reformlarla sağlanan bir
devamlılık esastır” iddiasıdır. Buna lineer bilim anlayışı diyoruz.
Kuhn bu lineer bilim tarihi anlayışına karşı çıkar. Ona göre bilim
tarihinde kırılmalar vardır. Bu kırılmalara ve farklı teorileri birbirine
bağlayan sürekli bir hakikatler bağının olmayışına vurgu yapan
Kuhn, temel bilimsel değişiklikler ve gelişmelerin ancak yerleşik
bilimsel anlayıştan kesin bir kopuşla mümkün olduğunu iddia eder.

Bilimsel dünya görüşünde meydana gelen böyle radikal
kırılmayı (devrim) Kuhn “paradigma değişimi” (paradigm-shift) olarak
nitelendirir. Paradigmalar iki bilimsel devrim arasında bilimsel
faaliyet yürüten bilim insanlarının bilimsel ilgilerini sınırlar ki bu
dönem “normal bilim”in gerçekleştiği dönemdir. Bu noktada önemli
olan, paradigmanın ne olup olmadığından ziyade, Kuhn’un bu
görüşünün pozitivistlerin bilimsel bilginin kümülatif izahını nasıl
geçersiz kıldığıdır. Kuhn bunu, bilim tarihindeki temel gelişim
safhalarının eski kanunlara yenilerinin eklenmesi yoluyla değil yeni
teorinin eski teorilerle uyuşmazlığını (incommensurability) ortaya
koyarak gösterir. Bilimsel değişim süreci bir “düzenli birikim süreci”
değil bir yıkım (destruction) ve yeniden yaratış (re-creation) süreci
olarak anlaşılmalıdır. Kuhn-öncesi dönemin anlayışına göre bir bilim
zaman içinde ne kadar gelişirse “Hakikat”le o kadar örtüşür.
Kuhn’la birlikte ise artık ne bir Tek Bilim (One Science) ve onun
tarihinden ne de ancak bu bilimle ulaşılabilen ve kavranabilen bir
sınır olarak görülen bir tek Hakikat (Truth)’ ten söz edebiliyoruz.

Kuhn’un bu devrim niteliğindeki görüşünün benzer bir etkisini
bilgiyi “bilimsel” sonuçlarla özdeşleştiren görüşe yönelttiği
eleştirisinde görürüz. Bu özdeşleştirmenin önceki dönemlerde kabul
görmesinin nedenlerinden biri onun insana ezeli hakikatle (eternal
truth) fani olan (ephemeral), kültür-bağımlı olanla kültür-bağımsız
arasındaki farkı farketme yetisi kazandırmış olduğuna dair inançtır.
Unutmayalım ki, pozitivizm her tür rölativizmden-hatta septisizmden
bile- kurtulma sözü veriyordu. Burada şöyle bir soru sorabiliriz: Eğer
Kuhn haklıysa bilim insanlarının doğruluk iddialarını sokaktaki
insanların doğruluk iddialarından ayırmanın ölçütü nedir?

Görebildiğimiz kadarıyla Kuhn, bu konuda bir ölçüt sunmak yerine
paradigma değişikliklerinin bilim tarihindeki fonksiyonuna yaptığı
vurguyla yetinmektedir. Bununla birlikte, belli ki Kuhn’a göre
“yalnızca bilimsel iddialar hakikati yansıtır bilimsel olmayanlar değil”
iddiası kabul edilemez bir iddiadır. Zira ona göre “daha açık
konuşmak gerekirse diyebiliriz ki, paradigma değişikliklerinin bilim
insanlarını ve bu insanlardan öğrenen sokaktaki insanları, gizli ya da
aşikar olsun, hakikate her an daha fazla yaklaştırdığı fikrini terk
etmemiz gerekebilir.”

Kuhn’un “bilimsel gelişme devrimlerle gerçekleşir tezi”,
kolayca görüleceği üzere, bir sürece dolayısıyla bir
başlangıca işaret eder. Kuhn ise bunu inkâr etmez.
Kuhn devrim kavramının mantıksal içeriğinin tüm sonuçlarını
dikkate alır. Devrim’in özünde önceden görülemezlik/kestirilemezlik
vardır. O, her devrim gibi bilimsel devrimin de önceden
görülemezliğine “bilim hakkında ne söylenegeldiyse ve gelecekte de
ne söylenecekse onu bir şeye doğru bir devrim süreci yapmaz”12
ifadesiyle işaret eder. Bu ifade aynı zamanda bilimsel aktivitelerin
olumsallığına işaret ederken, bilimsel metodun hakikate götüren tek
metot, bilimsel bilginin de tek bilgi olmadığı gibi önemli sonuçlara da
kapı aralar.

Kuhn’un bu düşünceleri bilimciler için oldukça rahatsız
edici olmakla birlikte, O bizi gereksiz/geçersiz bir optimizme karşı
uyararak dünyanın zamanla daha net bir fotoğrafını sunabilecek bir
süreçte olduğumuzdan asla emin olamayacağımız noktasında uyarır.
Neurath ve Merton kendi disiplinlerindeki problemleri bilim
tarihine referansla izah etmeye çalışan sosyal bilimcilere örnektirler.
Eğer bu referans kaynağı olmasaydı Neurath, Merton ve onları
izleyenler, “sosyal bilimler öteki bilimleri karakterize eden araçsal
bilgiden ve tahmin edebilme gücünden yoksundur” iddiasına cevap
vermede hayli zorlanacaklardı. Bu nedenle, onlar için sosyal
bilimlerin doğasını temellendirmede pozitivist bilim tarihi anahtar
rolü oynamaktadır. Yine de, eğer Kuhn takip edilip kümülatif
bilimsel bilgi anlayışı reddedilirse, Neurath-Merton mantığı son
derecede yetersiz görünecektir.

Sosyal Bilimcilerin Kuhncu Bilim Anlayışını Yorumu:
Bilimin ne olduğuna karar vermede kendilerine yardımcı olacak
formel kriterler oluşturmak için sosyal bilimcilerin bilim felsefesine
yöneldikleri konusuna yukarıda değinmiştik. Sosyal bilimcilerin
Kuhn’un bu bilim yorumunu esasen bilimi bir yeniden tanımlama
teşebbüsü olarak algıladıkları da bir gerçektir. Bize göre bu ciddi bir
hatadır, zira Kuhn’un gayesi ne bilimsel araştırma mantığına ne de
bilim teorisine ve metoduna meydan okumaktır.

Kuhn’un söylemeye çalıştığı şey şudur: Rakip alanlardaki bilimsel teorilerden
hangisinin daha doğru ve geçerli olduğunu belirleyecek bir tarih-üstü
matematiksel mantığın hâkim olduğu bir süreç yoktur. Teoriler
arasındaki tercih, objektif ya da saf rasyonel mülahazalara
dayanmaz; daha doğrusu dayanamaz. Bu gerçek, Kuhn’un pozitivist
bilim tarihine kök salmış epistemolojik öngörüleri reddetmesinin
belki de en önemli ve en geçerli nedenidir. Belli ki Kuhn bu yolla
nihai anlamda değer-yargılarından arınmış “bilimsel objektivite,”
“bilimsel gelişme” ve “hakikatin temsilcisi olarak bilim” gibi iddialı ve
ilk bakışta güven verir gibi görünen ifadelerin tehlikelerine dikkat
çekerek belli bir grup bilim insanına nasıl da sahte bir üstünlük
duygusu (false sense of superiority) verdiği gerçeğine işaret
etmektedir.

Bilim insanları topluluğu bir teoriyi terk edip yeni bir teoriyi
benimsediklerinde ne gibi radikal değişiklikler olur? Bu sorunun
cevaplanmasında Kuhn’un paradigmalara ilişkin görüşlerinin
tartışılması önemli katkılar sağlayabilir. Bu noktada Kuhn’un,
paylaşılan bir paradigmayı hiçbir zaman - teorik bir konsensüsün
varlığını- bilimsel araştırmanın sine qua non su olarak görmediğinin
altını çizmemiz gerekir. Paradigmalar ve “normal bilim” hakkında
konuşurken Kuhn “bu birbiriyle ilintili iki kavramı paradigma
kavramı olmaksızın da bir çeşit bilimsel araştırmanın yapılabileceğine
dikkat çekerek” aydınlatmaya çalışır.

Bununla birlikte Kuhn’a göre, paradigma demek olan teorik bir konsensüsün varlığı
ya da yokluğu olgun bilimleri olgun olmayanlardan ayırmaya yarar.

Öte yandan Kuhn’un ne “normal bilim”den ne de “olgun bilim” den
neyi anladığı ya da bizim ne anlamamız gerektiği konusunda açık
olmadığı da bir gerçektir. Bu durum onun bilim felsefesi ve genelde
bilim hakkındaki görüşlerinin muğlak olmasının temel nedenlerinden
biridir. Bununla birlikte, Kuhn The Structure of Scientific Revolutions
adlı çalışmasının ikinci baskısına eklediği “Postscript”te, paradigma-
öncesi ekoller dahil olmak üzere, bilimsel toplulukların bütün
üyelerinin, kendisinin, bir bütün olarak “bir paradigma” olarak
adlandırdığını söylediği bir çeşit ortak unsurları paylaştığını ifade
eder. İşte Kuhn, “olgunluğa geçişle değişenin aslında paradigmanın
varlığı değil onun doğasıdır”15 demek suretiyle kendi pozisyonunu
netleştirmeye çalışır. Kuhn’a göre, teorik konsensüs bilimin olgunluk
safhasına işaret eder; ancak bu, bir disiplini bilime dönüştürmek için
bir ön-şart değildir.

Bu bağlamda Kuhn’un konumuz açısından önemi, onun
pozitivist bilimlerin asla yapmayı düşünmediği doğa bilimleriyle
sosyal bilimleri birbirinden ayırma teşebbüsünde yatmaktadır. Bu
ayırım doğa bilimlerindeki teorik konsensüs -paylaşılan paradigmave
sosyal bilimlerde böyle bir konsensüsün olmayışıyla belirginleşir.
Bununla birlikte bu ayırımın bir araştırma formunu öteki araştırma
formlarından daha az ya da daha çok bilimsel ya da daha “gerçek
bilimsel” yapmadığı da gözden kaçmamalıdır. Aksine Kuhn’un, doğa
bilimlerindeki teorik konsensüsü kendi içinde tarihsel izaha muhtaç
bir gerçeklik olarak telakki ettiğini söylemek yerinde olur.

Sosyal bilimcilerin en azından bir kısmı, Kuhn’un sosyal
bilimlerde başat bir paradigmanın olmadığı şeklindeki tezini kendi
alanlarının, bilimsel olmanın kriterlerini tutturamadığı gerekçesiyle
daha az bilimsel olduğu ya da bilimsel olmadığı şeklinde
yorumladılar. Bu meyanda örneğin Robert I. Watson “Başat bir
paradigma olmayan bilimlerin önemi nedir? Meyveleri/sonuçları
nelerdir?” diye sorar ve şöyle cevaplar:

…[E]n önemlisi açıkça bilim içinde bir birliğin olmayışı[dır]…
Kanaatimce psikolojinin içeriksel modelinin, yani paradigmanın,
doğasının ne olduğu hakkında evrensel bir uzlaşıdan
yoksun olduğu gerçeği kolaylıkla ispatlanabilir. Psikolojide hala
neyin temel/esas olduğu konusu tartışılmaktadır. 18
Görüldüğü gibi Watson’un bu yorumu sosyal bilimlerin
bilimsellikleriyle ilgili kaygıların hala geçerliliğini koruduğunun bir
itirafı niteliğindedir. Fakat Watson’un kaygılarının nedeni farklıdır:
Bu neden, yukarıda görüşlerine müracaat ettiğimiz düşünürlerin
iddia ettiği gibi zaman, yani, sosyal bilimlerin genç olmaklığı değildir.
Asıl neden sosyal bilimciler arasında bilimselliği belirleyen şeyin ve
bilimin içeriğinin ne olup ne olmadığına ilişkin evrensel bir uzlaşının
olmayışıdır.

Sosyolojinin Bir Sosyolojisi adlı önemli bir çalışmanın yazarı
olan Robert W. Friedrichs’a göre de bir bilim ancak bir paradigmanın
varlığı ile mümkün olabilir.

Bu yoruma göre, doğa bilimlerinin
gelişmelerindeki başarının sırrı aralarında paylaşılan başat bir
paradigmanın mevcudiyetidir.

Sağlam paradigmatik bir zeminin böylece sağlanmasıyla birlikte
grup ya da bilim insanları topluluğu dikkatini artık (bu zemini)
paspaslama [işine] çevirebilir… Böyle bir bilim hızla ilerler, zira
kendisinin dikkatini dağıtacak alternatif paradigmalar mevcut
değildir.

Böylece başat paradigma anlamlı problemler alanını yeterince
sınırlandırarak bilim insanının yalnızca içeriğe yoğunlaşmasını
sağlar.

Friedrichs’in sosyal bilimsel paradigma fikrinde ikinci bir
gelenek başlattığı söylenebilir. O, sosyolojide rekabet eden birkaç
paradigma belirleyerek bu paradigmaların mensupları arasındaki
anlaşmazlıkların irrasyonel olduğunu ileri sürer:
Alternatif modellerin (paradigmaların) temsilcileri birbirlerini
dinlemeksizin görüş serdetmektedirler; zira…her birinin kabul
edebileceği bütünüyle kurumsallaşmış bir özsel varsayımlar
çerçevesi mevcut değildir. Bireysel faktörler, estetik ilgiler, yaş,
rol ve bireylerin özel menfaatleri ve alt-uzmanlaşmaların hepsi
(bu süreçte) iç içedir. İkna ve kanaattir aslolan ispat değil…21
Alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Friedrichs’e göre birden fazla
paradigmanın varlığı konsensüsü engeller. Oysa verimli bir bilimsel
faaliyet için konsensüs olmazsa olmaz bir ön-koşuldur.

Sosyal bilimlerde konsensüs olmayışının sonuçlarını konu alan
bir çalışma da George Ritzer’in Sociology: A Multiple Paradigm Science
adlı kitabıdır. Ona göre aynı disiplin içinde bile farklı paradigmaların
her biri öteki paradigmalar üzerinde hegemonya kurmak için
mücadele eder. Böyle çoklu bir paradigmalar biliminin en temel
özelliği bir paradigmanın temsilcisinin tüm zamanını ve enerjisini
öteki paradigmaları kabul edenlerin temel argümanlarını sorgulamaya
harcamasıdır. Böylece bilim insanları “normal bilim” yapmaya
fırsat bulamazlar. Ritzer genelde sosyal bilimleri özelde de sosyolojiyi
böyle bir çoklu paradigma bilimi (multiple paradigm science)
kategorisinde ele almaktadır.

Böylece, yukarıda Watson’un ifade ettiği gibi, bir disiplinde
konsensüsle belirlenmiş bir paradigma olmazsa normal bilim de
olmaz. Buna göre, sosyolojide başat bir paradigma olmadığından,
sosyologlar için üst düzeyde bir uzmanlaşmayı gerektiren alanlarda
araştırma yapma imkanı neredeyse yok gibidir. Ritzer’e göre daha da
kötüsü, bilimde temel entelektüel gelişmeler normal bilimle değil
(devrimler normal bilimden ortaya çıkmalarına karşın) bilimsel
devrimlerle (paradigma değişmeleri) gerçekleştiği için, normal bilim
yapma imkanının olmayışı da devrimsel gelişmelerin ortaya çıkmasına
engel olmaktadır.

Böylece bir konsensüsün olmayışı, sosyal
bilimlerde hem normal bilimin hem de devrim niteliğinde gelişmelerin
olmayışının nedeni olarak görülür.

Ritzer’in bu çözümlemesinden ikinci bir sonuç daha çıkarılabilir:
Paradigmanın doğası üzerine yapılan tartışmalar irrasyoneldir.
Ona göre sosyologlar çok defa kendi paradigmalarının
gayesini siyaseten geliştireyim derken asıl görevleri olan bilgi
üretmeyi unutmaktadırlar. Bu bağlamda Ritzer sosyologları, daha iyi
saldırabilmek için bilinçli bir şekilde rakiplerinin bilimsel
konumlarını çarpıtmakla suçlar. Ona göre bu tarz güç mücadeleleri
siyasidir ve “tüm sosyal bilimlerde ve özellikle de sosyolojide siyasi
faktörler son derece yaygındır.”

Ritzer sosyolojinin ve sosyal bilimlerin şimdiki durumlarını
özgün biçimde yorumlamıştır. Bu yorumlar oldukça dikkat çekicidir.
Özellikle onun, araçsal bilginin olmayışını izahta konsensüse dayalı
bir modelin olmayışına vurgusunun altı çizilmelidir. İlginç bir
şekilde, Ritzer’in yorumlarında konsensüsün yokluğu teması, sosyal
bilimlerde yeterince bilimsel gelişmenin olmayışını bu bilimlerin
gençliğine hamleden iddianın rolünü üstlenmiş görünmektedir.
Sosyal bilimcilerden yaptığı alıntılarla kendi durumunu güçlendirmeye
çalışan Ritzer’e göre sosyolojiyi fizikten ayıran temel fark
sosyolojideki teorik parçalanmadır:

Sosyoloji araştırılan alanlar içinde paradigmatik gelişme
bakımından neredeyse listenin en sonundadır…. Benim tezim
odur ki bu aşağı statü sosyolojideki paradigmaların (öteki
bilimlerle karşılaştırıldığında) öteki paradigmalar karşısında
üstünlük sağlayamamasıyla izah edilebilir. Her paradigmaya
öteki paradigmaları kabul edenlerce meydan okunmaktadır.
Kanatimce “sosyoloji aşağı paradigma bilimidir” bulgusu/iddiası
bu hakikatten doğmaktadır.

Friedrichs ve Ritzer’i eleştirenler bile bilimin paylaşılan bir
paradigma sayesinde var olduğu ve geliştiği varsayımına katılırlar.
Yakın geçmişte yapılan tartışmalar, aslında Merton ve Neurath’ın
tartıştıkları konuların, tabiri caizse, felsefi olarak güncelleşmiş
versiyonlarıdır. Değişen tek tema zaman, yani sosyal bilimlerin genç
olduğu, yani artık genç olmadığı, temasıdır. Şimdilerde sosyoloji,
teorisyeninin bir öpücüğüyle hayata dönmeyi bekleyen entelektüel
bir Uyuyan Güzel konumundadır. Bu görüşü savunanlara göre:
Sosyolojide paradigmaların olduğunu hararetle savunanlar
iddialarını somut bilimsel örneklerle işleyen en azından bir
araştırma alanı göstererek ispat etmek zorundadırlar. Çok defa
elimizde olan daha önceki hiçbir modele dayanmayan ve kısa
süre sonra yok olacak araştırma çizgisi üzerine ya da tek bir
teorisyenin spekülatif değerlendirmelerine dayanan bir
araştırmadır. Bu araştırmalarda bulduğumuz tartışma,
mücadele ve çok az da uzlaşıdır. Uzlaşı yokluğu da kavramların
manipulasyonuna yol açar ki bu da farklı araştırmaların farklı,
çok defa da, uyuşması imkânsız verilere ihtiyaç duymasına yol
açar. Böylece kavramların kendileri araştırmadan araştırmaya
değişir.

Sosyal bilimler gerçekten bilim midir? Sorusuna yukarıdaki
yorumların genelde olumlu yönde cevap verdiği söylenebilir. Kimi
bilim felsefecilerinin bilim tanımları dikkate alındığında sosyolojinin
bilim sayılmasına engel yok gibi görünmektedir. Bununla birlikte bu
yorumun sosyal bilimlerde bir çeşit entelektüel totaliterliğe yol
açabileceği endişesi vardır.27 Bu endişe hiç de haksız değildir. Zira
eger paradigma-mülhem bir konsensüsün olmayışı normal bilim
yapmaya engel ise ve eğer bilimsel başarıya götüren yol normal bilim
ise, o zaman alanın iyiliği ve selameti için bir metodun öteki
metotlara üstünlük sağlaması hususunda ısrarcı olmak gerekir.
Kuhn’un geliştirdiği modelin, sosyal bilimlerde Friedrichs ve
öteki bazı sosyal bilimcilerin arzuladığa bir mantık sunmaktan uzak
olduğuna inanlardan biri de R. Bernstein’dir. Benstein’e göre bunun
en önemli nedeni Kuhn’un bilimsel konsensüsün tanımlayıcı
özelliklerinin neler olduğuna dair tatmin edici bir yaklaşım ortaya
koyamamasıdır:

Kuhn’un tezleri insanın tam da en fazla aydınlanma beklediği
noktalarda en zayıftır ve yetersizdir. Kuhn’un modeli bize
bilimsel paradigmaları siyasi paradigmalardan ayırmada yardımcı
olmaz. Bu nokta, Kuhn’u sosyal ve siyaset araştırmalarına
katkı yaptığı şeklinde görmek isteyenlerce gözden
kaçırılan temel bir konudur.

Bununla birlikte konsensüsün, örneğin siyaset bilimi için
gerekli bir şart olduğunu iddia etmek, bizi bir bilim dalının
olgunluğunu gösteren bilimsel bir başarının sonucunu (effect)
bilimsel gelişmenin sebebiyle (cause) özdeşleştirmek gibi bir hataya
sürükler.

“İdeolojik bir konsensüsün olmayışı dolayısıyla sosyal bilimler
kan kaybediyor mu?” sorusu hala geçerlidir. Bu soru “belki de
yukarıda görüşlerine müracaat edilen sosyal bilimcilerin iddia ettiği
gibi alt düzey bir konsensüs vardır” diye cevaplanabilir. Ancak yine
de sosyal bilimlerde bilimsel sonuçların yetersizliğini izah konusunda
konsensüse dayalı modelin, disiplinin gençliğine referansla getirdiği
izahtan daha iyi bir izah ortaya koyamadığı aşikârdır. Kuhn’u tekrar
incelediğimizde, Ritzer ve öteki bazı sosyal bilimcilerin sosyal
bilimleri doğa bilimlerinden ayıran şeyin ne olduğu noktasında
hemfikir olduklarını görürüz. Çoklu paradigma tezi kullanılarak
sosyal bilimlerin bugünkü durumu izah edilemez. Zira bu sosyal
bilimlerle doğa bilimleri arasındaki farkı ortaya koymaktan uzaktır.
Kuhn’un da işaret ettiği gibi sosyal bilimlerde normal bilim yapmanın
önünde engel olarak gösterilen bölüm/alan içi sorgulama,
parçalanma ve çekişmelere benzer süreçleri tarihsel olarak doğabilimsel
disiplinler de geçirdi. Bu da bizi Ritzer’in iddia ettiğinin
aksine sosyal bilimlerdeki başarısızlığın nedeninin aslında bütünüyle
siyasi olmadığı sonucuna götürür. Bu şekilde düşünen sosyologların
entelektüel bağları geriye doğru işlettiğini söyleyebiliriz. Zira onlara
göre konsensüs normal bilimin doğmasına zemin hazırlarken normal
bilim de bilimsel gelişmeyi mümkün kılar. Öte yandan Kuhn’un
yorumuna göre ise normal bilimsel faaliyeti mümkün kılan
gerçek/somut başarılardır. Zira bir disiplin, ancak başkaları için
araştırma alanını tanımlayabildiği, sonraki gelişmelere zemin
hazırlayan bir buluş, bir çözüm, kısaca somut bir gelişme ortaya
koyabildiği ölçüde kendi içinde uyumlu bir birliktelik oluşturabilir.
İdeolojik bağlılık da zaten somut problem çözmedeki başarıdan
doğar. Dolayısıyla doğa üzerinde araçsal kontrol sağlamanın yolunun
ideolojik uyuşma ile mümkün olduğunu iddia etmek bilimsel
araştırmanın doğasını ve bu bağlamda Kuhn’un tüm projesini yanlış
yorumlamak demektir. İdeoloji temasına araçsal kontrol ve bilimsel
başarının anahtarı olarak bu denli vurgu yapmak bir “istencin
zaferi”ni arzulama eğilimi olarak yorumlanabilir.

Öyleyse sosyal bilimlerin bugünkü durumunu Kuhn ve onun
düşüncesini benimseyenlerin çalışmalarına müracaatla belirlemeyi
amaçlayan hemen tüm analiz teşebbüslerinin yetersiz kaldığı
söylenebilir. Bilimi bilim yapan nedir? Bu konuda Aristoteles’ten beri
pek çok görüş ileri sürülmüştür. Pozitivistler sosyal bilimlerin
aslında bilim olduğunu ispatlayabilmek için kendilerine göre geçerli
bir neden sunarlar; ancak bu nedenin geçerli olmadığına dair
iddialar da ortadadır. Pek çok sosyal bilimciye göre Kuhncu bilim
felsefesi sosyal bilimlerin “aşağı statüsü” hakkında nispeten geçerli
bir izah sunmaktadır. Ancak aynı Kuhncu perspektifin sosyal
bilimlerde hala neden geçerli bilimsel sonuçlara ulaşılamadığı
noktasını izahta yetersiz kaldığı da bir gerçektir. Bu son yorum bizi
başladığımız soruya geri götürmektedir: Sosyal bilimler gerçekten
bilim midir?

Bu karamsar havayı biraz olsun giderebilmek için gerçek
bilgiyle aslında “bilimsel” bilginin anlaşılması gerektiğini ifade eden
pozitivist geleneği hatırlamak yerinde olacaktır. Bu gelenek içinde
bilimsel faaliyet gösteren pek çok bilim insanı Kuhncu bilim
anlayışını “bilimsel bilgi”nin ne olduğuna dair yerleşik “bilimsel”
görüşlerimizi yeniden gözden geçirmeye -daha doğrusu terk etmeyezorlayıcı
etkisi dolayısıyla tehlikeli ve irrasyonel bulur. Zira Kuhncu
tarihsel analiz perspektifinden bakıldığında bilimin kanunlarıyla
denetlenebildiği düşünülen doğa hakkındaki bağlamdan-bağımsız
(context-free), tarih-üstü (transhistorical), dolayısıyla sorgulanamaz
bir hakikatler manzumesinin varlığı sorgulanır hale gelmektedir. Bu
ise bilim olma iddiasındaki her disiplin için ölümcül bir etkiye
sahiptir.

Sonuç

Yukarıda, Kuhn’un asıl hedefininin pozitivist bilim tarihi
anlayışını yıkmak olduğunun altı çizilmişti. Buna karşın sosyal
bilimcilerin bir kısmı, aslında doğa bilimlerinde de hakikat
iddialarının kaygan bir zeminde yapıldığından hareketle, “doğa
bilimleri ne kadar bilimsel ise sosyal bilimler de o kadar bilimseldir”
tezini ileri sürerek bu teşebbüsü bağlamından kopararak amacından
saptırmışlardır. Bu yorum, doğa bilimlerinde, daha yaygın olarak da
sosyal bilimlerde, radikal rölativizme hatta anarşizme evrilen bir
sürecin ortaya çıkmasında etkili oldu.
Öte yandan mantıksal pozitivistlerin önerdiği metot-birliği
tezini savunanlar ise, sosyal bilimler dahil, bilim adına gerçekleştirilecek
her faaliyetin doğa bilimlerinde kullanılan jargon, metot ve
bulgularla örtüşmesi gerektiği tezini ileri sürerek bilimselliği pozitivistik
bir ilkeye indirgediler. Bu mutlakçı (absolutist) bilim anlayışı
da sosyal bilimlerin, bilim yapma imkânını ve alanını sınırlayıcı bir
etki yarattı.

Bahsi geçen her iki yaklaşımın da bu haliyle bilim dünyasına
katkı sağlayamayacağı aşikârdır. Bu kutuplaşmanın ötesine geçmenin
bir gereklilik olduğu ortadadır. Bu ise, araştırmacının her
hangi bir paradigma veya modele körü körüne bağlanmak yerine,
araştırma konusunun (Sache) gerektirdiği ilgili alanın teori ve metotlarını
tercih etmesiyle mümkün olur. Bu şu demektir: Her hangi
bir metot ve modelin geçerliliği veya geçersizliği, araştırmacının hangi
araştırma geleneğine bağlı olduğuna göre değil, araştırma konusunun
daha anlaşılır hale getirilebilmesinde hangisinin daha etkili
olduğunu tespitle ölçülebilir. Böyle bir yaklaşım ise, anlamayı kendine
konu edinen her alan için hermenötik bir açılımı zorunlu kılar.

http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/i...282%29/M12.pdf