Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

La Nausea -Bulantı

Bilim ve Astronomi Kategorisinde ve Felsefe Forum'u Forumunda Bulunan La Nausea -Bulantı Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> MERHABA! Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer; Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka bir türdenim ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    La Nausea -Bulantı

    MERHABA!

    Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer;

    Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka bir türdenim ben. Bütün gün çalıştıktan sonra bürolardan çıkıyor, evlere ve alanlara neşeyle bakıp, bu kentin kendi kentleri olduğunu, bir güzel ‘burjuva kenti’ niteliği taşıdığını düşümüyorlar. Korkmuyorlar, kendi yurtlarında olduklarını duyuyorlar. Musluklardan akan evcil kent suyundan, düğme çevrilince ampullerden yayılan ışıktan, dayanaklarla desteklenmiş melez ağaçlardan başka bir şey bilmezler. Her şeyin bir mekanizmaya uyarak ortaya çıktığını, dünyanın belli ve değişmez yasalara göre işlediğini günde yüz kere görürler: Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer; park yazın her gün saat altıda, kışında dörtte kapanır; kurşun 355 derecede erir, son tramway Hotel De Ville’den on biri beş geçe kalkar. Yarın’ı, yani bugünün tekrarını düşünürler; kentlerde her sabah yeniden ortaya çıkan tek bir gün vardır. Pazarları, bu tek günü az buçuk süslerler. Avanaklar! Yasalar yaparlar, bayağı romanlar yazarlar, çocuk yapmak budalalığına düşmekten kurtulamazlar. Ama o koskoca, ne idüğü belirsiz doğa, kentlerine girmiş, hetarafa evlerine, bürolarına, kendilerine bile sızmıştır. Doğa kıpırdamaz, olduğu gibi durur; onlar, içleri dolduğu, doğayı soludukları halde farkında değillerdir. Kentin dışında, yirmi kilometre uzağında olduğunu sanarlar doğanın.

    Bir değişiklik olsa, doğa birdenbire kıvranmaya başlasa, ne olur? Dalgakıranları, savunma duvarları, elektrik santralleri, izabe fırınları, şahmerdanları o zaman ne işlerine yarayacak? Değişiklik olsun biraz, görelim, daha fazlasını istemiyorum. Birden yalnızlığa gömülmüş kimseler, yapayalnız, korkunç yalnızlıkları içinde insanlar sokaklarda koşuşacak.gözleri bir yere dikili, dertlerinden hem kaçıp hem onu içlerinde taşıyarak, ağızları açık, kanatlarını çırpan dil böcekleriyle önümden yorgun argın geçecekler. O zaman katıla katıla güleceğim; gövdem, düğün çiçekleri ve kasımpatıları gibi açılan ne idüğü belirsiz pis kabuklarla kaplı olsa bile güleceğim. Sırtımı bir duvara dayayıp önümden geçtikleri sırada, “Biliminiz nerede? Hümanizmanıza ne oldu? Düşünen kamış onurunuzdan ne haber?” diye haykıracağım. Korkmayacağım, hiç olmazsa şu anda korktuğumdan fazla korkmayacağım. Benim asıl korkum varoluştan.

    İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum: Varoluşu içimden atmak, anları yağlarından sıyırmak, bükmek , kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek. Bunu şöylede anlatabiliriz: Yanlış dünyaya gelmiş bir zavallı vardı. Öteki insanlar gibi, parkların, kahvelerin, ticaret kentlerinin dünyasında varolup gidiyor ve tabloların ardında, kitapların ardında bambaşka dünyalarda yaşadığına kendini inandırmak istiyordu.

    Jean Paul Sartre – La Nausea -Bulantı
    can yayinlari

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    “İnsanın, başkalarından, onları sevdiğinden daha çok nefret edemeyeceğimi sanırım” diyorum.

    Autodidacte, koruyucu, uzak bir bakışla süzüyor beni. Sözlerine dikkat etmiyormuş gibi: “İnsanları sevmek gerek, sevmek gerek…” diye mırıldanıyor.

    “Kimleri, şuradaki insanları mı?”

    “Onları da herkesi sevmek gerek.”

    Genç çifte dönüyor, işte sevilmesi gereken şey. Bir an beyaz saçlı beyi seyrediyor. Sonra bana bakıyor. Yüzünde sessiz bir sorgunun belirdiğini görüyorum. Başımla ‘hayır” der gibi bir hareket yapıyorum. Bana acır gibi bir hali var.

    “Şu arkanızda iki genç var ya, onları seviyormusunuz siz?”

    Delikanlı ile genç kadına bakıp düşünüyor. “Onları tanımadığımı söyletmek istiyorsunuz bana” diyor kuşkulu bir tavırla. “Evet efendim, onları tanımıyorum ama zaten sevgi gerçek bir tanıyış değildir.” diye ekliyor ukalaca ve gülerek.

    “Peki sevdiğiniz nedir?”

    “Genç olduklarını görüyorum, onlarda sevdiğim gençliktir. Başka şeylerde var tabii.”

    Sözünü kesip kulak kabartıyor. “Söylediklerimi anlıyor musunuz?”

    Hemde nasıl. Çevresindeki yakınlıktan yüreklenen delikanlı, kendi takımının geçen yıl Le Havre klüplerinden birine karşı kazandığı futbol maçını yüksek sesle anlatıyor.

    Sözüme devam ediyorum. “Sırtınız onlara dönük olduğu için söylediklerini anlamıyorsunuz. Kadının saçlarının rengini söyleyebilirmisiniz peki?”

    Şaşırıyor: Doğrusu… (gençlere bakıp kendini topluyor” Siyah!

    “Gördünüz mü?”

    “Efendim?”

    “Orada oturan iki insanı sevmediğinizi gördünüz mi şimdi? Sokakta görseniz tanımazsınız onları. Çünkü onlar sizin için birer imge sadece. Şu anda duygulanışınızın konusu onlar değil. Siz insanın gençliği, erkeğin ve kadının aşkı, insan sesi üzerinde duygulanıyordunuz.”

    “Peki bunlar yok mu?”

    “Hayır bunların hiçbiri yok, ne gençlik, ne olgunluk, ne ihtiyarlık, ne de ölüm. Ardınızda oturan ve su içen ihtiyar adam gibi. Onda sevdiğiniz şey olgun adam olduğunu sanıyorum. Çöküşüne doğru cesaretle ilerleyen ve kendinş kapıp koyvermek istemediği için özentiyle giyinen olgun adam, değil mi?”

    “Ta kendisi” diyor cesaretle.

    “Bu adamın godoşun biri olduğunu fark etmiyor musunuz?”

    Gülüyor, aklımı kaçırdığımı düşünüyor, beyaz saçlarla çerçevelenmiş güzel yüze şöyle bir göz atıyor. “Sizin söylediğiniz anlamı taşıdığını kabul edelim, ama nasıl oluyor da bu insan hakkında yüzüne bakarak yargıya varıyorsunuz? Kim bir insanı bu kadar kısa sürede, yüzüne bakarak tanıyabilir?” diyor.

    Autodidacte’yi biraz pişmanlık duyarak seyrediyorum. Bir başka insana, insanlar için duyduğu sevgiyi açıklayabileceği bu yemeği hayal ederek sevinmişti. Konuşmak fırsatını o kadar az buluyor ki! Oysa ben bu zevkini berbat ettim. Aslında o da benim kadar, herkes kadar yalnız, ama yalnızlığının farkında değil. Tüm insanlar gibi, onun da gözü kapalı, o da tüm insanlar gibi bunu kabullenmek istemiyor. Birdenbire salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir bulantı kaplıyor. Çıkmaki herhangi bir yere gitmek istiyorum, ama benim bir yerim yok, ben bir fazlalığım. Yaman bir bulantı, hemen yerimden kalkıyorum, elimdeki bıçağı tabağın üzerine atıyorum, tabak tınlamaya başlıyor. İnsanlar yemeklerini bırakmış bana bakıyorlar, yine de belleklerine kazınsın diye, çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.

    “Hoşçakalın..”

Benzer Konular

  1. Bulantı:Hamilelik mi, Apandisit mi?
    mopsy Tarafından Sağlık Bilgileri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-03-2012, 10:00 AM
  2. Gebelikte Bulantı Kusma
    Nil@y Tarafından Gebelik Hamilelik Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 14-02-2007, 06:29 AM
Yukarı Çık