Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 Toplam: 1
  1. #1
    Üyecik sophos - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    3
    Rep Gücü
    757

    Pencil Savaş felsefesi

    SAVAŞ FELSEFESİ


    Savaş´ın korkunç gerçekliği, insan´ın savaşa ister istemez gelip dayanacağını ortadan kaldıramaz. “Savaş” kavramının en genel ansiklopedi maddelerinden en spesifik birikime kadar uzanan anlamı, elbette, onun bu dünyadaki inkar edilemez mazisinden geliyor.


    Savaşların masabaşında kazanılmadığını anlamak zor değil. Özellikle de, ABD´nin biraz da “hazıra konmuş” gibi görünen 2. Dünya savaşı zaferi ardından gelen yıllar boyunca savaş yapı ve mekaniklerindeki inkâr edilemez yükselişi, başlı başına bir mesai alanı olup çıkmıştır. Ve bu iş, 3. cü dünyanın üç-beş “kışla ya da kampüs memuru”na havale edilemez.


    Fakat, ortadaki potansiyel savaş yapısının büyük ve sofistike gerçekliği, “savaşın felsefî kökleri”ni gözardı etmeye de hizmet edemez.


    Meselâ, 1945´te Dünya Savaşı´nın, belli bir taraf cephesinden kazanılmış olması ardından gelen ve on yıllar boyunca sürdürülmüş propaganda baskısı, bu savaşın felsefî dinamiklerini örtbas edemezdi ve edememiştir.


    “Yenilmek”, fikir sürecinde en samimi tenkidleri dahi getirebilir fakat elbette düşünmeyi durduramaz... :


    “Orgazm/torun torba/bebek ...ku kokusu koklama hümanizmleri”, 1945´te insan´ı satmışlardır...


    İnsan´ın bu gezegende nerelere indiği belirsiz idealizmi, bu şekilde, inkâr edilemez ve ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Buradaki açık sonuç, dünyadaki Homo Sapiens populasyonunun, henüz, insan´ın çok gerisinde olduğu ve geri olmayı alenen tercih ettiğidir. Yani, “ölmemek adına” aşağılanmaktan ibaret bir geleceğe razı olmuşlardır...


    Bugün batı dünyasındaki “Savaş Yapısı” elbette bu irade ve onun karmaşık jeo-politik “alan razı/veren razı” zeminine hizmet eder durumda. Yani, savaş teknolojilerine meraklı biri, dev konsorsiyumlardan spesifik küçük şirketlere kadar sayısız ABD ya da Avrupa yapılarının sayfalarına gözatarken, meselâ, laser mesafe ölçerli bir el dürbününden, yeni nesil kıtalar arası –denizaltıdan atılır- balistik füzelere kadar bütün bir savaş yığınağının hangi amaçlara dönük halde olduğunu, elbette, gözardı etmemelidir.


    ABD´nin o paso cumhuriyetçi emekli general/gazi takımı, hiç olmazsa “savaş´ın teknik yüzü”nü biliyorlar. Yani onlar, ömürleri, kışla/orduevi/lojman yatak odası arasında mekik dokumakla geçip, düşman olarak da, kendilerine -kanları çekilmek suretiyle- bu refahı sunan halklarını gören birtakım 3. Dünya geri zekalıları (ya da şeytanları) değildir...


    Aynı şekilde, 3. Dünya şartlarında -tuhaf birtakım mecburiyetlerden dolayı- taktik subaylıktan komuta kademesine getirilmek zorunda kalınmış biri de, bataklık coğrafyada gerilla çarpışmalarından kazandığı yerel tecrübelerini stratejik alanda kolayca kullanamayacaktır. Çünkü o zaten yerel sahada bir piyon olarak kullanılmıştır. Hatta onun stratejik düzeye terfi ettirilmesi büyük hata olur...


    Yine de ABD´nin artık komik kalan general gazilerinden hangisine sorulsa –mesela- 2. Dünya savaşını bütün hatlarıyla ortaya dökebilir. Ve o, pırpırları artırıp parlatmaya dönük kuru bir ezberden ibaret de değildir.


    Kâh bir nükleer denizaltı, kâh bir uçak gemisi veya yeni nesil bir hava önleme uçağı, ya da aşağıda dilime dolamaya çalışacağım üzere, bir “yeni nesil ana muharebe tankı (MBT)”...


    Çok daha önemlisi ise, “savaş´ın kendisi”. Yani, adına “Modern Savaş Sahası” denen şey ve orada insan´ın konumu.

    .....................


    Malum orta ve hatta yüksek eğitim müfredatında “2. Dünya Savaşı”nın herhalde hiç konu edilmiyor olması, bende daima hayretle karışık şüphe ile yeralmıştır.


    Öyle ki, 2. Dünya Savaşı hakkında Türkçe adam gibi kaynak yoktur. Tek istisna, 1975 tarihli ve Meydan Yayınları tarafından -tercüme edilerek- yayınlanmış “2. Dünya Savaşı Ansiklopedisi”dir.


    Aksi takdirde, korkunç çöküşün tavana kadar çıkıp insan´ı boğduğu şu 3. Dünya çiftliğinde, SS Teşkilatı, Wehrmacht Karargahı, cepheler ve çok daha önemlisi, stratejiler/harekatlar hakkında elde “Türkçe” demeyi hakeden adam gibi bir kaynak hiç olmayacaktı...


    70´lerdeki çocuklukları veya herşeye rağmen “geleceğin pix´leri” olarak şekillendiril-me-miş araştırmacı nesiller için bugün İnternet var.


    İnternet kimilerine hâlâ profesyonel bir alem olarak görünmeyebilir. Fakat internete –hele ki böyle bir 3. Dünya çiftliğinden- fazla da haksızlık etmemek gerekir. Meselâ 2. Dünya Savaşını anlamaya –acizane- çabalamış biri olarak sadece 2-3 yılda 3500 kadar pdf´e ulaştım. Fazla böbürlenmenin de alemi yok. Çünkü çok değil, 5 adet adam gibi torrent indiren, bu sayının yarısını rahatlıkla aşabilir. Önemli olan, -çok geç de olsa- “aradığına ulaşabilmiş olmanın sevinci”...

    .......................


    “Savaş Felsefesi” de diğer -ana başlıklarda olduğu gibi- hayatın toprağına sondajı kaçınılmazlaştırır:


    Şahsî sondajlarımda –elbette kendi felsefî hedeflerim doğrultusundaki- bu analize dair “ölçek kademeleri” şu şekilde katmanlanıp konumlandı:


    1- 2. Dünya savaşı

    2- Doğu Cephesi Harekatları

    3- Doğu Cephesi harekatlarının 3. Aşaması: Kursk Muharebeleri

    ve nihayet

    4- Kursk´un alt fakat milat detayı: Prokhorovka Zırhlı Meydan (!) Muharebesi...


    Saçma gelebilir fakat, bu 3. Dünya çiftliğinde geçmiş bir ömrün altında Alman Tank gücünün Prokhorovka´da yenilgiye uğratılmış olmaları bulunmakta. “Kahpe ....” şeklinde saçma sıfatlamalar türetmenin anlamı yok. Çünkü savaşta herşey olabilir. Bunun böyle olduğunu kazananı da kaybedeni de bilir...


    Prokhorovka, bugün dahi, tank savaşlarının en önemli günü olarak kabul ediliyor.


    Fakat burada karmaşık birtakım değişkenler ve “kum havuzu oyunları (şimdilerde “RedFlag Oyunları)” aramak gerekmediğine inanıyorum. Prokhorovka Tank Muharebesinin kaybedilmiş olmasının iki sebebi var:


    1- Rusların “çarpışan oto” taktikleri.

    2- “Modern savaş meydanında tank muharebelerinin ana şartı olan hava desteği”nde Goering´in (yani, Alman Hava Ordusunun) yetersiz kalmış olması...


    (Sağda solda ilk olarak denk gelinen “yakıt / petrol yetmezliği” izahı bana pek yetmiyor).


    Bu “çarpışan oto” olayı, bir “savaşçı”nın savaş sahasında karşılacağı adiliklerin hasıdır (her ne kadar savaşta herşeyin mübah olduğunu kabul ediyor isem de...).


    İşin üçyüzü şuydu: Alman tanklarının miktar/adet azlığı ortada idi. Buna, muharebenin -hangi akla hizmet- tankların gövde temas düzeyinde birbirlerine girmesi de eklenince, Ruslar işin kolayını “tankları çarptırmak”ta bulmuş oldular. Yani, bir Rus tankı, burnunun dibinde olan Alman Tankına gelip çarpıyordu. Böylelikle zaten mekanik hassasiyet halinde olan ana savaş makinası, doğrudan safdışı kalmış oluyordu. Fakat bütün Alman Tankları safdışı olduğunda dahi, mutlak üstünlüğe yetecek kadar Rus Tankı hala çalışır durumdaydı. Ruslar Prokhorovka Zırhlı Savaşını böyle kazandılar.


    “Hayatın torun torba sürüleri”, önce, savaş sahasına tüfek/süngü salıverecekleri erat imal eder. Bu kadarı ile kalınırsa (!) onu tasfiye etmek elbette zor değildir. Fakat, buna “bize bu kadarı yetiyor” standartlarında da olsa bir “tank imalatı” eklenmiş ise, işte o zaman “savaşın ana stratejisi”nin “uzaktan imha” olacağı çok net bir şekilde anlaşılır.


    Hitler, bunu anlamakta çok geç kalmıştı. Çünkü Hitler, her ne kadar “hayat batağı ile savaşa savaşa” hayatın tepesini ele geçirmeyi başarmış ise de (ki bu, insan´ın bu gezegendeki en büyük başarısıdır), geçmiş olduğu aşamalardaki tecrübelerini hakimiyet zamanlarında o derece kolay unutmamalıydı: “-Çok sayıda- evler, “-çok sayıda- aileler”, “-çok sayıda- memurlar”. “-çok sayıda....” vs vs. karşısında duyduğu insanî kin ve nefretlerinden gelen gücü terketmemeliydi...


    Unutmuştur. Unutmamış olsaydı, tanklarını, “hayatın ilahî kantitatif üstünlüğü”nün kucağına atmazdı...


    Ve elbette “zaman”...


    “Blitzkrieg”, yani “Yıldırım Harekatı” konsepti “zaman”ı hayatın elinden almaya dönüktü. Fakat Alman Zırhlı ordusu, Rusya´da “uzun zaman” kalmaktan kurtulamadı...


    Bu stratejik hatadan şu taktik dersi çıkarıyorum: “Yıldırım” gibi hızlı olmak, yani, “zaman”ı ele geçirmek dahi, hayatın “çokluk/çoklaşmak” üstünlüğü önünde daima bir ayağı çukurda -mesela, çamurda (!)- kalacaktır: Çamura batılır ve zaman kaybedilir.


    Böylelikle çokluk, çemberi kurar...


    Prokhorovka, insan kaderinin dünyadaki miladını arayanların önünde “bıçak sırtı” gibi durup duruyor. Üstelik binyıllar öncesinde de değil, sadece birkaç avuç dolusu on yıl öncesinde...


    Hitler, “hayatla savaş”ın esasını “uzaktan imha”nın teşkil ettiğini, o çok çok böbürlendiği ve bir o kadar da tuhaf kaçan süngü savaşlarının, “hayatın larvaları” önünde hiçbir anlamı olmayacağını (her ne kadar o aşağılık yaratıklar buna “mertlik” deseler de) nasıl oldu da görmezden gelebildi?


    V2´ler niçin ne kadar da geç kalmıştı?


    Hitler´in yanında lafazanlar ve çete reisi kılıklı yağdanlıklar yerine “Albert Speer” gibi üç-beş insan daha olsaydı hiçbirşey öyle olmayacaktı...

    ...............


    Ve bugün...


    ABD merkezli Batı Dünyası, hakiki stretejilerini kurabilmek yolunda 1945 yularından kurtulabilecek mi, kurtulamayacak mı? Bu kritik sorunun cevaplanması ve zararın neresinden dönülürse kâr sayılacağını, artık o Amerikalı emekli general takımı dahi herhalde yeterince anlamışlardır (Aslında Patton bunu daha zaferin ilk gününde bal gibi anlamış olmalı. Sezinliyordu. Fakat düşmanın Ruslardan ibaret olduğunu sanıyordu. Halbuki, Ruslar, düşmanın kendisi değil, düşmanın sadece bir tezahürüydü).


    ABD, hayatın şablonları ve bunların çok uzun bir süreçte yapılanmış hakim mekaniklerine kadar bir dizi kurgunun etkisindedir.


    İki olay dikkat çekici:


    1- 80´lerin başlarında populer olan “Uzaktan İmha” projesi (Yıldız Savaşları Projesi olarak bilinir)nin -Siyonizmin dengelerine ters düşmesinden dolayı- durdurulması.


    2- Siyonizmin dengelerine tam oturduğu için (altın/dolar/altın/elmas arsızlıklarını doyurmak adına), 1996´da Çin belasını Dünya Ticaret Örgütü´ne dahil etmek...


    “Siyonist Kapitalizm” (ki, Marksist İktisat skolastikleri, taş gibi gerçeği ifade eden bu mefhumu hiç dile getirmezler. Çünkü “siyonist kapitalizm”, “yaratım/üretim ve ona dönük bir sermaye yönetimi” ile alakası dahi olmayan bir şeydir)...


    Siyonist Kapitalizmin ABD´nin de içinde olduğu dünya tarlasını bir tornado gibi hortumlayacağını anlamak için mutlaka filozof olmak gerekmiyordu.


    Bu iki olay, felsefî/ideolojik zeminin tesbit edilemediği durumda uygulamaların da anlamının olamayacağını anlatıyor.


    Yani, Yıldız Savaşları Projesi –siyonistlerin soğuk savaş dengelerine rağmen- gerçekleştirilmiş olsaydı, bunun hiçbir anlamı olmayacaktı. Çünkü proje –yine- yanlış ellerde olacaktı...


    Zaten, Berlin Duvarı da zaferle filan değil, siyonist çıkarlar öyle gerektirdiği için yıkılmıştır. Ancak bu gibi 3. Dünya çiftliklerinde hâlâ varolan marksist müdavimler, Gorbaçov´u yumurta yağmuruna tutarlarken bunun farkında bile değillerdi. Çünkü onlar, Marksizmin, siyonistler tarafından salak doğu halklarına giydirilmiş bir kolhoz gömleği olduğunu görebilmek için gerekli kavrayışa hiçbir zaman ulaşamadılar...


    ABD, 1945´te siyonizmin arabasına daha da sıkı şekilde bağladığı yularından kurtulmadığı müddetçe, mesela yarın öbür gün California Valiliği´ne (Schwarzeneger´in yerine) bir Çin Komunist Memuru´nun –malumların menfaatleri doğrultusunda- oturması tehlikesi kapıda bekliyor olacak...


    Uzman ABD emekli general takımı, bu zemin gerçekleri hakkında acaba ne düşünüyor?

    (Yine, taktik sahanın bataklıklarında cebelleşmeleriyle böbürlenen zavallıların kalın kafalılıklarına dönmüş bulunuyoruz).

    .................


    Taktik düzeyde şöyle bir hatıratım var (esprite):


    Bendeniz, günün birinde Pasifik Okyanusu ortalarında bir yerde konumlu olan “Paşababa Adaları”nda kısa dönem çavuş olarak askerlik yapar-kene, bir şey dikkatimi çekti: Kara Ordusunda “Tank” yoktu (“tanklarımız” dedikleri hurdalar hariç).


    Bu ordunun niçin “Yeni Nesil Ana Muharebe Tankı” yok? diye sorduğumda,


    - Ollûm, bura zaten dünyadan kopuk bi ada. Yani “stratejik ortaklarımız”dan bize zarar gelmez. Bizim tek tehditimiz ada reayasıdır. Stratejik ortaklarımızın hibeleri olan şu pek kıymetli ..... 1´ler reaya ayaklanmaya kalktığında ihtiyacımızı görüyor.


    demişti. (Aslında –kelime ve kavramları kullanmak suretiyle- bu kadarını dahi söyleyebilen birileri yoktu. Ortada duran gümüş sırtlı bir gorilin konuşmasını beklemenin alemi yok. Bendeniz, tipik bir idealist olarak, “bu kadarı bize yetiyor” vecizesini iyi bilirim).


    “Bir ordu tank´a niçin ihtiyaç duymaz / kara ordusunun mostralık şartı karşısında “tank açığı”na nasıl olur da katlanılır ?” sorusunu uzun zaman düşünmüşümdür.


    Para vs hikaye. Sonuçta bilincimde ancak şu izahate ulaşabildim:


    - ABD Tank Savaş Düzeninde tanklar muharebe sahasına –asgari- 4´lü gruplar halinde gönderilir (Tank Teams). Burada –paşababa ordusu bakımından- anahtar gerçek, bu tanklardan sadece komuta tankına “subay” komuta ediyor olmasıdır. Diğer 3 tank´a ise –ABD Askeri Talimnamelerine göre- erbaşlar (yani, er´in başları) (!) komuta etmektedir.


    İşte “Paşababa 3. Dünya ordusu”nda adrese teslim kahraman F-16´lar duruyor-kene “Yeni Nesil Ana Muharebe Tankları”na ihtiyaç duyulmuyor olmasının sebebi (!), modern savaş sahasına dönük ABD Tank Talimnamelerindeki düzenin 3. Dünya paşa aristokrasisinin raconuna uymuyor olmasıdır...


    Yani,


    - Paşababalardan torpilli kahraman teğmen/yüzbaşılar var-kene “sefil erat” mı tanklara kumandanlık edecek? gerçeği...


    Bu yüzden, paşababa adalarında o yıl –hiç savaş görmemiş- torpilli pilot populasyonunda gayri ihtiyarî bir artış mı oldu, derhal emir çıkarılır, trink muz parası bastırılıp stratejik ortaktan F-16 ya da helikopter satın alınır.

    Fakat Tank mı...?


    - Yok yahu, daha neler... Erata tankı teslim edelim de –meselâ köyünden o ay para gelmediğinde (ya da kınalı sözlüsü posta koyduğunda)- gelip kinetik enerjili mermilerle tugay/tümen karargâhını kafamıza mı indirsin?


    Diğer taraftan enaz bunun kadar önemli bir sebep olarak, “ABD Tank Savaşı Talimnameleri” de ihlal edilemeyeceğine göre...


    Aksi takdirde (yani, bütün tanklara kahraman ve torpilli teğmenler oturtulabilseydi), paşababalar 1000 adet cillop gibi MBT için 100billion $´ı adamın “anasını ağlatıp” doğurttururlardı...


    Kısacası, yeni nesil ana muharebe tanklarıyla –acizane- ilk olarak ilgilendiğim 80´lerin başlarından bugüne, Paşababa ordusunun -bu saiklerle- yeni nesil ana muharebe tanklarına ihtiyaç duymamakta olduğunu anlamış bulunuyorum ( Hatta Rusların Brejnevli Kızıl Meydan pozlamaları zamanlarında şimdinin sünepe Suriyesi´nin 5000 (!) kadar tankı var-kene dahi)...


    Böyle bir anlayış, insanda “savaş felsefesi”ne çok garip bir yön ve hal veriyor.


    İşte “İnsan´ın Kaderi”nde bıçak sırtı teşkil ettiğine iyiden iyiye inanır olduğum Prohorovka´ya bu egzistansiyel şartlar altından bakıyorum...


    Niçin? Elbette şu derin hakikat için: Prokhorovka´da kaybedilmemiş olunsaydı, bu rezil 3. Dünya komedileri asla olamayacaktı...

    ........................


    1945 sonrası dünyası, “Hitler´in Ruslara (hatta genel olarak bütün etrafına) niçin saldırdığını” bu kafayla asla çözümleyemez (Hazar Petrolü vs. sebep değil, felsefî sebeplerin/stratejilerin ideolojik/doktriner sonuçları; savaş ise, bu sonuçların taktik uygulamalarıdır).


    Bir düşünce amatörü olarak, diğer bütün savaşları/Savaşlar Tarihini hayatın tipik hırgürleri olarak es geçebilirim (İskender, Kadeş, Napolyon vs umurumda bile olmaz. Hatta onlardan nefret ederim).


    Fakat “2. Dünya Savaşı”, kökünden farklı bir yer ve anlama sahiptir. Çünkü 2. Dünya Savaşını anlayabilmek için “insan´ın safında olmak” ve böylelikle de işte o,


    “Savaş Felsefesi”ne ulaşabilmek gerekiyor.


    Bu, insan´ın savaşmak zorunda olduğunun izahatıdır...


    İnsan´ın yaratılışında bu akid var. İnsan dünyaya bunun için gönderiliyor (doğurtuluyor).


    Önemli olan, onun, düşmanını net olarak teşhis edip, dökümleyebilmesi.


    (Aslında kendi kendime içine düşeceğim kuyuyu hazırladığımın farkındayım: Hayatın bataklığında debelenen bir taktik yerlisi / felsefe eratı için hangi ideoloji?)


    .....................


    ( Sizlere bu yazıları gönderen “ekipdışı” bendenizin şahsının bu 3. Dünya tezgahında hangi konumda bulunduğunu hiç önemsemeyin. Bendeniz, “bu da kim yahu?” olayını iplemem. Bendeniz büyük biri olduğum iddiasında değilim. Zaten IP´lerin ortada olduğunu bilerek yazıyoruz. Kaldı ki, zaten Felsefe, “hayat´ın büyüklerini” esas alamaz. Hep diyorum ya, “felsefe” yazan yerde ekibin karakterini umursamam. Benim için, felsefe´nin anlamından gelen karakteri önemlidir. O ise, “ekip tarafından” belirlenemeyecek kadar üstündür).


    “Masum dünya halkları (!)” 1945´te, “insan”ı paşa paşa satmışlardı.


    Fakat o masum dünya halkları, malum-u hakimlerin, onları da pekala satabileceğini görecekler.


    İmha edilmeyip –dolar tomarları, elmas kasaları, altın külçeleri ve hisse senedi portföylerinin alabildiğine kalınlaştırılması adına- ekilmiş tarlalardaki hıyarlar, zamanı gelip olgunlaştıklarında satılmaz da ne yapılır?


    İnsan´ı hayata satanlar –hayat ve onun David kralları tarafından- pazarda işte böyle satılırlar...


    Bu büyük satışı ifade eden “İktisadî kriz” lâfı ne kadar da masum görünüyor...


    -Kahrolası halk düşmanı kapitalist, emek sınıfını sömürerek Amerikan Emperyalizmine uşaklık ediyor... (esprite)

    ........................


    Savaş, hayatın hiç olmazsa hıyar tarlasını altedebilmiş olsaydı, insan ideolojisi bu kadar sefil halde kalmazdı...


    Ne de olsa, mesela, “pist tahrip bombası” denen silahlar vardır ya...


    Halbuki çıkma kanatlı uçaklar, bunların çıkıntı kanatlarına bağlanan ve “bomba” denen şeyler. Şimdi şu halde bütün bunlar ne kadar da komik kalıyor.


    “Daha o günlere zaman var” derler ya. Halbuki –yukarıda geçen kimi paragraflardan da anlaşılacağı üzere-, o, aylak duvar saatlerinin değil, acılı bir kronometrenin zamanıdır...


    Kronometre bu şekilde çalıştığı müddetçe olacak olan şey ortada: Hayat sürüleri, David Krallarının onlara sunduğu yataklarda çiftleşip çoğalmaya devam edecekler. Şablon, -özellikle de şu gibi 3. Dünya çiftliklerinde- tipik bir yerel/sosyal gelenek andavallık akıntısında yaşanmaya devam edilecek.


    (Felsefe böylesine aşağılık bir süreci hiç kabul eder mi, ona yağdanlık/yalakalık durumuna düşer mi?)


    Böylelikle, bindikleri dalın kesilmesinden korkan Homo Sapiens populasyonu, dünya ağacının devrilmesini –yaşayarak- tecrübe edecek...


    Savaş, “çark´a çomak sokmak”tan ibaret birşey değil. Bunun çok ötesinde, elbette, o lanetlenmişlik çarkını toptan yoketmeyi hedefleyen bir insan tasarrufu...


    (Bu yazıyı, şu 3. Dünya çiftliğinin süprüntü gazetelerindeki torpilli yazar ya da süprüntü üniversitelerindeki karı/koca kampüs farelerine “beleş fikriyat” olarak hediye ediyorum)

    FELSEFE EKİBİ / METİN FE.
    Konu sophos tarafından (05-12-2009 Saat 04:25 PM ) değiştirilmiştir.

Benzer Konular

  1. Su Felsefesi
    İnci Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-02-2015, 04:21 PM
  2. Yorum: 0
    Son mesaj: 30-10-2014, 08:32 PM
  3. Din Felsefesi..
    dogangunes Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 31-08-2010, 02:06 PM
  4. Aşk Felsefesi.
    Eftelya Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 13-01-2009, 03:38 PM
  5. 18. Yüzyil Felsefesi( Aydinlanma Felsefesi )
    Bay X Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-05-2007, 10:20 PM
Yukarı Çık