2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 13 Toplam: 13

Felsefenin Başlangıç İlkeleri

Bilim ve Astronomi Kategorisi Felsefe Forum'u Forumunda Felsefenin Başlangıç İlkeleri Konusununun içerigi kısaca ->> ÜÇÜNCÜ BÖLÜM MATERYALİZMİN TARİHİ BURAYA kadar genel olarak materyalizmin ne olduğunu ve bütün materyalistler için ortak olan fikirlerin neler olduklarını ...

  1. #11
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    MATERYALİZMİN TARİHİ


    BURAYA kadar genel olarak materyalizmin ne olduğunu ve bütün materyalistler için ortak olan fikirlerin neler olduklarını inceledik. Şimdi de materyalizmin, çağdaş materyalizme varıncaya kadar, antikçağdan beri nasıl geliştiğini göreceğiz. Kısacası, materyalizmin tarihini, baştan sona kısaca gözden geçireceğiz.

    Burada olduğu gibi, birkaç sayfa içinde, materyalizmin tarihinin 2.000 yılını açıklamak gibi bir iddiamız yok; (sayfa 94) yalnızca okura yol gösterecek olan genel bilgileri vermek istiyoruz.

    Bu tarihi, kısaca da olsa, iyi incelemek için, şeylerin niçin böyle ortaya çıkmış olduklarını, her an görmekten kaçınılmamalıdır. Bu yöntemi uygulamamaktansa, bazı tarihsel adları anmadan atlayıp geçmek, daha iyidir. Ama okurlarımızın kafalarını bir sürü adla doldurmak istememekle birlikte, kendilerince azçok bilinen bellibaşlı materyalist filozofları tarih sırasına göre anmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

    Bu nedenle, işi basitleştirmek için, bu ilk sayfaları, konunun sırf tarihsel yanına ayıracağız, sonra, bu bölümün ikinci kısmında, materyalizmin evriminin niçin bilinen gelişme biçimini geçirmesi gerektiğini göreceğiz.


    I. BU TARİHİ ÖĞRENME ZORUNLULUĞU

    Burjuvazi, materyalizmin tarihini sevmez ve bunun içindir ki, burjuva kitaplarında öğretilen bu tarih, tamamen eksik ve her zaman yanlıştır. Bu tarihi tahrif için çeşitli yollar kullanılır:

    1. Büyük materyalist düşünürler bilmezlikten gelinemediğine göre, bu düşünürler, materyalist incelemeleri dışında ne yazmışlarsa onlardan sözedilerek anılır ve bunların materyalist filozoflar olduklarını söylemek unutulur.

    Liselerde ya da üniversitelerde okutulan felsefe tarihinde, böyle unutma olaylarına pek çok raslanır ve biz örnek olarak, Marx ve Engels'ten önce en büyük materyalist düşünür olan Diderot'yu anacağız.

    2. Tarih boyunca, tutarsız ya da bilmeksizin materyalist olan sayısız düşünür yaşamıştır. Yani onlar bazı yazılarında materyalist, bazı yazılarında ise idealist idiler, örneğin Descartes gibi.

    Oysa, burjuvazi tarafından yazılan tarih, bu düşünürlerin, (sayfa 95) yalnızca materyalizmi etkilemekle kalmamış, aynı zamanda bu felsefeden tam bir akımın doğmasını sağlayan materyalist düşüncelerini karanlıkta bırakmıştır.

    3. Sonra, eğer bazı düşünürleri gözlerden gizlemede bu iki tahrif yöntemi başarı sağlamazsa, bu düşünürler düpedüz hasıraltı edilir.

    İşte böylece, çağının büyük düşünürleri olan Holbach ve Helvetius "bilinmeden", 18. yüzyılın edebiyat ve felsefe tarihi öğretilir.

    Bu niçin böyledir? Çünkü materyalizmin tarihi, dünyanın sorunlarını anlamak ve bilmek için özellikle öğreticidir ve çünkü, materyalizmin gelişmesi, yönetici sınıfların ayrıcalıklarını destekleyen ideolojiler için uğursuz bir gelişmedir.

    Materyalizmin capcanlı ve her zaman hareket halinde bir şey olmasına karşın, burjuvazinin onu yirmi yüzyıldır değişmemiş, donup kalıplaşmış bir öğreti gibi sunmasının nedenleri bunlardır.

    "Nasıl idealizm bütün bir dizi gelişim evrelerinden geçmişse, materyalizm de geçmiştir. Materyalizm, doğa bilimleri alanında çağ açan her yeni buluş ile kaçınılmaz olarak biçimini değiştirmek zorundadır."[31]

    Özet olarak da olsa, materyalizmin tarihini incelemenin gereğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Bu incelemeyi yapmak için, 1 başlangıçtan (Yunan antikçağından) Marx ve Engels'e kadar; 2 Marx ve Engels'in materyalizminden günümüze kadar olan iki dönemi birbirinden ayırmalıyız. (Bu ikinci kısmı, diyalektik materyalizm ile birlikte inceleyeceğiz.)

    Birinci döneme, "marksizm-öncesi" (premarxiste) materyalizm diyoruz, ikincisine "marksist materyalizm" ya da "diyalektik materyalizm" diyoruz. (sayfa 96)


    II. MARKSİZM-ÖNCESİ MATERYALİZM

    1. Yunan antikçağı.

    Materyalizmin, her zaman bilimlere bağlı ve bilimlerle birlikte evrim gösteren ve ilerleyen bir öğreti olduğunu anımsayalım. Yunan antikçağında, İÖ 6. ve 5. yüzyıllarda, bilimler, "fizikçiler"le birlikte boy vermeye başladığı zaman, bu çağın (Thales, Anaksimenes, Heraklitos gibi) en iyi düşünür ve filozoflarını kendine çeken materyalist bir akım da ortaya çıkıyor. Bu ilk filozoflar, Engels'in dediği gibi, "ister istemez diyalektikçi" olacaklardır. Bunlar, her yerde hareket, her yerde değişiklik bulunması ve şeylerin birbirlerinden ayrı, tek başlarına değil, ama birbirleriyle sıkıca bağlı olduğu olgusuyla etkilendiler.

    "Diyalektiğin babası" denilen Heraklitos şöyle diyordu:

    "Hiçbir şey hareketsiz değildir; her şey akar; aynı ırmakta iki kez yıkanılamaz, çünkü ırmak ardarda gelen iki an içinde asla aynı ırmak değildir; bir andan ötekine değişmiştir; başka olmuştur."

    Heraklitos, ilk olarak, hareketi, değişmeyi açıklamaya çalışır ve şeylerin evriminin nedenlerini çelişkide görür.

    Bu ilk filozofların anlayışları doğruydu, ama gene de bu anlayışlar bırakıldı, çünkü bu anlayışları önsel (a priori) olarak formüle etmekle haksız bir duruma düşüyorlardı; bir başka deyişle, bu çağın bilimlerinin durumu, onların ileri sürdükleri fikirleri tanıtlamaya elverişli değildi. Öte yandan diyalektiğin açılıp gelişmesi için zorunlu olan toplumsal koşullar (bunların neler olduklarını daha ilerde göreceğiz), henüz gerçekleşmemişti.

    Ancak çok sonra, 19. yüzyıldadır ki, diyalektiğin doğruluğunu tanıtlamaya (toplumsal ve düşünme düzeyi bakımından) olanak veren koşullar gerçekleşeceklerdir.

    Başka Yunan düşünürlerinin de materyalist anlayışları (sayfa 97) oldu: Demokritos'un hocası olan Leucippos (İÖ 5. yüzyıl) daha o zaman, Demokritos'un teorisini kurduğu atomlar sorununu tartışıyordu.

    Demokritos'un öğretilisi Epiküros (İÖ 341-270), felsefesi ortaçağ kilisesi tarafından tamamen tahrif edilmiş olan çok büyük bir düşünürdür. Kilise, felsefi materyalizme karşı kini yüzünden, Epiküros'un öğretisini, son derece ahlaka aykırı ve bayağı tutkuları savunan bir öğreti olarak sunmuştur. Gerçekte ise, Epiküros, dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş bir kişi idi ve onun felsefesi, insan yaş*****, bilimsel (dolayısıyla dine karşı) bir temel kazandırmayı hedef alıyordu.

    Bütün bu filozoflar, felsefenin, insanlığın yazgısına bağlı olduğu bilincine sahiptiler ve biz, orada, daha şimdiden onlar tarafından, materyalizme karşı çıkan resmi teoriye bir muhalefet yürütüldüğünü saptıyoruz.

    Ama, antikçağ Yunanistan'ına büyük bir düşünür egemendir. Bu, daha çok idealist olan Aristoteles'tir. Etkisi çok büyük olmuştur. Bu nedenle, onu, özellikle anmamız gerekir. Aristoteles, o çağın, yeni bilimlerin yarattığı boşluklarla dolup taşan insan bilgilerinin bir envanterini hazırlamıştır. Evrensel bir kafaya sahip olarak bütün konular üzerinde sayısız kitaplar yazmıştır. Yalnızca idealist eğilimleri anılan, ama materyalist ve bilimsel yönleri üzerinde durulmayan Aristoteles, bilgisinin evrenselliği ile ortaçağın sonuna kadar, yani yirmi yüzyıl boyunca, felsefe anlayışları üzerinde çok etkili oldu.

    Demek ki, bu dönem boyunca, antikçağ geleneği izlendi ve ancak Aristoteles ile düşünüldü. Amansız bir baskı, başka türlü düşünenleri kasıp kavuruyordu. Ama her şeye karşın; ortaçağın sonlarına doğru, maddeyi yadsıyan idealistler ile maddi bir gerçeğin varolduğunu düşünenler arasında bir savaşım başladı.

    11. ve 12. yüzyıllarda, Fransa'da, özellikle İngiltere'de bu çekişme sürdü. (sayfa 98)

    Başlangıçta, materyalizmin geliştiği başlıca ülke, İngiltere'dir. Marx şöyle der:

    "Materyalizm, Büyük Britanya'nın gerçek çocuğudur."[32]

    Kısa bir süre sonra, materyalizm, Fransa'da açılıp gelişecektir. Kısacası, 15. ve 16. yüzyıllarda, iki akımın, İngiliz materyalizmi ile Fransız materyalizminin ortaya çıktığını görüyoruz ki, bu iki akımın birleşmesi, 18. yüzyıl materyalizminin gelişmesine çok büyük bir katkıda bulunacaktır.


    2. İngiliz materyalizmi.

    "İngiliz materyalizminin... gerçek atası Bacon'dır. Doğa deneyine dayanan bilim, onun gözünde gerçek bilimi oluşturur ve duyulur fizik, gerçek bilimin en soylu parçasıdır."[33]

    Bacon, bilimlerin incelenmesinde, deneysel yöntemin kurucusu olarak ün yapmıştır. Onun için önemli olan, bilimi, "doğanın büyük kitabı"nda okumaktır, ve bu, bilimin, Aristoteles'in birkaç yüzyıl önce bıraktığı kitaplarda arandığı bir çağda, özellikle ilginçtir.

    Örneğin fizik incelemesi yapmak için şöyle bir yol izleniyordu: Belirli bir konuda Aristoteles'in yazdığı parçalar alınıyordu; sonra, büyük bir tanrıbilimci olan Aquinolu Thomas'ın kitapları alınıyor ve Aquinolu Thomas'ın, Aristoteles'in parçaları üzerine yazdıkları okunuyordu. Profesör ise, kişisel bir yorum yapmıyor, hele ne düşündüğünü hiç söylemiyordu, ama Aristoteles'i ve Thomas'ı yineleyen üçüncü bir kitaba uyuyordu. İşte ortaçağın skolastik denilen bilimi bu idi: Bu, kitabi bir bilimdi, çünkü yalnızca kitaplarda inceleniyordu.

    İşte Bacon, "doğanın büyük kitabı"nı incelemeye çağrıda bulunarak, bu skolastiğe, bu donmuş öğrenime karşı çıkıyordu. (sayfa 99)

    Bu çağda, bir soru soruluyordu:

    Fikirlerimiz nereden geliyor? Bilgilerimiz nereden geliyor? Her birimizin fikirleri var, ev fikri gibi. Materyalistler, bize fikir, evler varolduğu için gelir derler. İdealistler ise, bize ev fikrini tanrının verdiğini düşünürler. Bacon da, fikrin yalnızca şeyler görüldüğü ya da şeylere dokunulduğu için varolduğunu söylüyor, ama bunu, henüz tanıtlayamıyordu.

    Fikirlerin deneyimden nasıl geldiğini tanıtlamaya ilk girişen Locke ( 1632-1704) olmuştur. Locke, bütün fikirlerin deneyimden geldiğini ve bize, fikirlerimizi yalnız deneyimin verdiğini gösterdi. İlk masa fikri, insana, daha masa olmadan önce gelmiştir, çünkü, o deneyiyle, daha önce de bir ağaç kütüğünü ya da bir taşı masa gibi kullanıyordu.

    İngiliz materyalizmi, Locke'un fikirleri ile, 18. yüzyılın ilk yarısında, Fransa'ya geçer; çünkü, bu felsefe, İngiltere'de özel bir biçimde gelişmekte iken, Fransa'da da materyalist bir akım oluşmaktaydı.


    3. Fransa'da materyalizm.


    Descartes'tan (1596-1650) başlayarak, Fransa'da da açıkça materyalist bir akımın doğuşuna yer verilebilir. Descartes'ın bu felsefe üzerinde büyük bir etkisi olmuştur, ama genellikle, ondan sözedilemez.

    Feodal ideolojinin, bilimlerin içinde bile capcanlı olduğu, gördüğümüz gibi skolastik bir biçimde inceleme yapıldığı bu çağda, Descartes, bu durumla savaşıma girişti.

    Dinsel anlayış, feodal ideolojinin içine işlemiştir. Bu bakımdan feodal ideoloji, kilisenin, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak, gerçeği tekelinde bulundurmasına dikkat eder. Buradan çıkan sonuç şudur ki, düşüncesini, kilise öğreniminin buyruğuna bağımlı kılmayan hiç kimse, herhangi bir doğru ileri süremez. Descartes, bu anlayışı topa tutuyor. Elbette ki, kiliseye, kilise olarak saldırmaz, ama yüreklilikle, (sayfa 100) her insanın, inansın ya da inanmasın, aklının ("doğal ışık"ın) deneyimiyle gerçeğe ulaşabileceğini öğretir.

    Descartes, Yöntem Üzerine Konuşmalar (Discours de la méthode) adlı kitabının daha başında, "Sağduyu, herkesin en iyi paylaştığı şeydir" diye açıklar. Bu nedenle, herkes bilim önünde eşit haklara sahiptir. Ve örneğin, o zamanın hekimliğinin güzel bir eleştirisini (Moliere'in Hastalık Hastası, Descartes'ın eleştirilerinin bir yankısıdır) yapıyordu, çünkü bilimin gerçek bir bilim olması için, tek "kanıtları" Aristoteles ve Aziz Thomas olan ve kendi zamanına kadar öğretilenin terkedilerek doğanın araştırılması üzerine kurulmuş gerçek bir bilim olmasını istiyordu.

    Descartes, 17. yüzyılın başında yaşıyordu; bunu izleyen yüzyılda, devrim patlak vermişti, bu nedenle denilebilir ki, o, yeni bir dünyaya, doğmakta olan dünyaya girmek üzere, kaybolmakta olan bir dünyadan çıkıyordu. Bu durum, Descartes'ı bir uzlaştırıcı yapar; o, materyalist bir bilim yaratmak ister, ama aynı zamanda da idealisttir, çünkü dini kurtarmak ister.

    Onun çağında, niçin yaşayan hayvanlar vardır? diye bir soru sorulduğu zaman, tanrıbilimin hazır yanıtlarına tamamen uygun olan, çünkü onları yaşatan bir ilke vardır, diye karşılık verilirdi. Descartes, tersine, hayvan yaşamı yasalarının yalnızca maddede bulunduğunu savunuyordu. Ayrıca, öteki makinelerin demirden ve tahtadan yapılmış olmaları gibi, hayvanların da etten, kastan yapılma makinelerden başka bir şey olmadıklarına inanıyor ve bunu iddia ediyordu. Hatta, ne bu makinelerin, ne de ötekilerin duyumları olmadıklarını düşünüyordu ve onun felsefesiyle övünen kişiler, Port-Royal manastırında, haftalarca süren incelemeleri sırasında köpeklere bir şey batırıldığı zaman, şöyle diyorlardı: "Doğa ne kadar iyi yapılmış, sanılır ki acı duyuyorlar!.."

    Materyalist Descartes'a göre hayvanlar, demek ki, (sayfa 101) birer makine idi. Ama insan, o başka, çünkü onun bir ruhu var, diyordu idealist Descartes...

    Descartes'ın geliştirdiği ve savunduğu fikirler, bir yandan açıkça materyalist olan bir felsefe akımı, beri yandan da idealist bir akım doğuracaktır.

    Karteziyen (dekartçı) materyalist kolu sürdürenler arasında, yalnızca La Mettrie (1709-1751) üzerinde duracağız. La Mettrie, bu makine-hayvan tezini alarak, onu insana kadar genişletir. Niçin insan da bir makine olmasın?.. O, insan ruhunun kendisini de fikirlerin mekanik bir biçimde hareket ettikleri bir mekanizma olarak görür.

    İşte bu dönemde, İngiliz materyalizmi, Locke'un fikirleri ile Fransa'ya girer. Bu iki akımın bileşiminden, daha gelişmiş bir materyalizm doğacaktır. Bu da şu olacaktır:


    4. 18. yüzyıl materyalizmi.


    Bu materyalizm, aynı zamanda alkışlanmaya değer yazarlar ve düşünce savaşçıları olmasını da bilen filozoflar tarafından savunuldu; bunlar, her zaman toplumsal kurumları ve dini eleştirdikleri, teoriyi pratiğe uyguladıkları ve iktidara karşı sürekli savaşım halinde oldukları için, zaman zaman Bastille ya da Vincennes zindanlarına atıldılar.

    Bunlar, çalışmalarını büyük Ansiklopedi'de topladılar ve orada materyalizmin yeni doğrultusunu saptadılar. Ayrıca, büyük bir etki yarattılar, çünkü, Engels'in de dediği gibi, bu felsefe, "bütün kültürlü gençliğin inancıydı".

    Bu, Fransız felsefe tarihinde de, Fransız özelliği taşıyan bir felsefenin gerçekten halka malolduğu tek çağ oldu.

    1713'te Langres'da doğan ve 1784'te Paris'te ölen Diderot, bütün bu harekete egemendir. Burjuva tarihinin söylemediği, ama her şeyden önce söylenmesi gereken şey, Diderot'nun, Marx ve Engels'ten önce, en büyük materyalist düşünür olduğudur. Lenin, Diderot'nun, çağdaş (diyalektik) (sayfa 102) materyalizmin sonuçlarına hemen hemen ulaştığını söyler.

    Diderot, gerçek bir militan olmuştur; her zaman kiliseye karşı, toplumsal duruma karşı savaşmış, zindanları tanımıştır. Çağdaş burjuvazi tarafından yazılan tarih, onu çoğu kez hasıraltı etmiştir. Diderot'nun materyalizm üzerindeki pek büyük etkisini anlamak için Diderot ile d'Alembert'in Diyalogları'nı, Rameau'nun Yeğen'ini, Kaderci Jacques'ı okumak gerekir.[34]

    19. yüzyılın ilk yarısında, tarihsel olaylar nedeniyle, materyalizmde bir gerileme görüyoruz. Bütün ülkelerin burjuvazisi, idealizm ve dinden yana büyük bir propagandaya başlıyor, çünkü, o, yalnızca ilerici (materyalist) fikirlerin yayılmasını istememekle kalmıyor, ayrıca iktidarı elinde tutabilmek için düşünürleri ve yığınları uyutmaya da gereksinme duyuyor.

    İşte o sırada, Almanya'da, Feuerbach'ın, bütün idealist filozofların ortasında, "materyalizmi, açıkça ve yeniden tahta çıkartarak"[35] materyalist inançlarını açıkladığını görüyoruz.

    Feuerbach, dinin eleştirisini kökünden geliştirerek, materyalizmin unutulmuş olan temellerini sağlıklı ve gününe uygun bir biçimde yeniden ele alıyor ve böylece çağının filozoflarını etkiliyor.

    19. yüzyılda, sayesinde bilimlerin çok büyük bir ilerleme kaydettiği, özellikle üç büyük buluşun yapıldığı döneme, canlı hücrenin, enerjinin dönüşümünün, evrimin (Darwin) bulunuşu[36] dönemine geliyoruz; bunlar, Feuerbach tarafından etkilenmiş olan Marx ve Engels'in, bize çağdaş ya da diyalektik materyalizmi vermek üzere, materyalizmi geliştirmelerine yolaçacaktır. (sayfa 103)

    Marx ve Engels'ten önceki materyalizmin tarihini, çok kısa olarak, görmüş bulunuyoruz. Marx ve Engels, kendilerinden önce gelen materyalistlerle, birçok ortak noktalarda aynı görüşte olmakla birlikte, aynı zamanda bu eski materyalistlerin yapıtlarında birçok kusur ve boşluk olduğunu düşünüyorlardı.

    Onların marksizm-öncesi materyalizmde yaptıkları değiştirmeleri anlamak için, bu kusur ve boşlukların neler olduğunu ve niçin böyle olduğunu araştırmak kesin olarak zorunludur.

    BAŞKA bir deyişle, materyalizmin ilerlemesine katkısı olan çeşitli düşünürleri bir bir saydıktan sonra, bu ilerlemenin nasıl ve hangi anlamda gerçekleştiğini ve neden şu ya da bu biçimde bir evrim gösterdiğini araştırmasaydık, materyalizmin tarihinin incelenmesi eksik kalırdı.

    Özellikle 18. yüzyıl materyalizmi ile ilgileniyoruz, çünkü bu materyalizm, materyalizm felsefesinin çeşitli akımlarının sonucu olmuştur.

    Şu halde, bu materyalizmin yanılgıları nelerdi, eksik yanları nelerdi, onları inceleyeceğiz; ama şeylere, hiçbir zaman tekyanlı bir anlayışla değil, tersine, bütün yönlerini ele alan bir anlayışla bakmamız gerektiğinden, bu materyalizmin erdemlerini, değerli yanlarının neler olduğunu da belirteceğiz.

    Başlangıcında diyalektik olan materyalizm, bu temeller üzerinde gelişmesini sürdüremedi. Bilimsel bilgilerin yetersizliği nedeniyle, diyalektik düşünme tarzı bırakılmak zorunda kalındı. Önce bilimleri yaratmak ve geliştirmek gerekiyordu. "Süreçleri incelemeden önce, şeyleri incelemek gerekiyordu"[37].

    Demek ki, materyalizm ile bilimler arasındaki sıkı birlik, bu felsefeye, daha sağlam ve bilimsel temeller üzerinde, (sayfa 104) yeniden diyalektik materyalizm haline, yani Marx ve Engels'in materyalizmi haline gelme olanağını sağlayacaktır.

    Öyleyse, materyalizmin doğum kaydını, bilimin doğum kaydı yanında bulacağız. Ama, biz materyalizmin nereden geldiğini her buluşumuzda, idealizmin nereden geldiğini de ortaya koyabileceğiz.


    III. İDEALİZM NEREDEN GELİR?

    İdealizm, tarih boyunca, eğer dinin yanıbaşında varolabilmiş, din tarafından hoşgörüyle karşılanmış ve onanmışsa, bu, aslında idealizmin dinden doğmasından ve dinden türemesindendir.

    Lenin, bu konuda öğrenmemiz gereken bir formül yazmıştır: "İdealizm, dinin arıtılmış ve inceltilmiş bir biçiminden başka bir şey değildir." Bu, ne demektir? Bu, idealizm, kendi anlayışlarını dinden çok daha esnek bir biçimde sunabilir demektir. Evrenin, karanlıklar üstünde yüzmekte olan bir ruh tarafından yaratılmış olduğunu, tanrının maddesiz olduğunu iddia etmek, sonra, birdenbire dinin yaptığı gibi, tanrının (kelam ile) konuştuğunu ve tanrının bir oğlu olduğunu (İsa) açıklamak, bunlar kabaca sunulmuş bir dizi fikirlerdir. İdealizm, dünyanın ancak bizim düşüncemizde, bizim ruhumuzda varolduğunu iddia etmekle, kendini daha üstü kapalı bir biçimde sunar. Aslında, biz biliyoruz ki, bu da öz olarak aynı anlama gelir, ama biçim olarak daha az kaba ve daha incedir. Bunun için idealizm, dinin inceltilmiş biçimidir.

    İdealizm daha da işlenmiş, daha da inceltilmiştir, çünkü idealist filozoflar, tartışmalarda, Berkeley'in diyalogları Philonoüs'ün zavallı Hylas'a yaptığı gibi, soruları önceden görüp önlemeyi ve tuzaklar kurmayı bilirler.

    Ama idealizm dinden gelir demek, sorunu kısaca geçiştirmek, ertelemektir, ve biz hemen kendimize sormalıyız, o halde: (sayfa 105)


    IV. DİN NEREDEN GELİR?


    Engels, bu konuda, bize çok açık bir yanıt vermiştir: "Din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur". (Sınırlı burada dar anlamındadır.)

    İlk insanlar için bu bilgisizlik iki kattır: doğayı bilmemek, kendi kendilerini bilmemek. İlkel insanların tarihini incelerken, sık sık bu ikili bilgisizliği düşünmek gerekir.

    Gene de ilerlemiş bir uygarlık saydığımız Yunan antikçağında, bu bilgisizlik, bize çocuksu görünür; örneğin, Aristoteles'in yeryüzünün hareketsiz olduğunu, evrenin merkezi olduğunu ve gezegenlerin yeryüzünün çevresinde döndüğünü düşündüğünü gördüğümüz zaman. (Aristoteles'e göre, bu gezegenler 46 taneydi, bunlar bir tavana çakılı çiviler gibi kımıldamadan ve bir bütün halinde, yeryüzünün çevresinde dönmekte idi...)

    Yunanlılar, su, toprak, hava ve ateş dedikleri ve artık ayrıştırılamayan dört öğenin varolduğunu düşünüyorlardı. Bütün bunların yanlış olduğunu biliyoruz, çünkü şimdi artık suyu, toprağı ve havayı kendi öğelerine ayırabiliyoruz ve ateşi de bu yukardakilerle aynı türden bir cisim saymıyoruz.

    Yunanlılar, bizzat insan hakkında da çok bilgisizdiler, çünkü organlarımızın görevlerini bilmiyorlardı ve örneğin yüreğin, cesaretin merkezi olduğunu sanıyorlardı.

    Daha o zamandan çok ilerlemiş saydığımız Yunan bilginlerinin bilgisizliği bu kadar büyük olduğuna göre, onlardan binlerce yıl önce yaşamış insanların bilgisizliği ne olur? İlkel insanların doğa ve kendileri hakkındaki anlayışları; bilgisizlik yüzünden gelişmemişti. Ama bu insanlar, herşeye karşın, eşyayı açıklamaya çalışıyordu. İlkel insanlar hakkında elimizde bulunan bütün belgeler, bize, düşlerin, bu insanların kafalarında, düşüncelerinde çok yer tuttuğunu söyler. Daha ilk bölümümüzde,[38] insanın bir "eş" varlığı (sayfa 106)olduğuna inanarak, bu düşler sorununu, nasıl çözümlemiş olduklarını gördük. Başlangıçta, bu eşe ayrıca maddi kıvamı olan bir tür saydam ve hafif bir beden atfediliyordu. İnsanda, ölümden sonra da yaşamını sürdüren maddesiz bir ilke, ruhsal bir ilke olduğu anlayışı, çok sonra doğmuştur. (Ruhsal, yani spiritüel sözcüğü, ruhtan, yani esprit'den gelir ki, esprit, Latince'de, soluk demektir; son nefes ile birlikte giden soluk esnasında, ruh (can, âme) çıkar ve yalnız "ikinci"nin varlığı sürer gider.) Öyleyse, düşünceyi ve düşü açıklayan ruhtur.

    Ortaçağda, insanların, ruh üzerine garip anlayışları vardı. Yağlı bir bedende ince bir ruh, ince bir bedende ise büyük bir ruh olduğu düşünülüyordu. Bunun içindir ki, bu çağda, çileciler (zahitler, ascètes), büyük bir ruhları olsun diye, ruha büyük bir barınak yapmak için sık sık uzun süren oruç tutuyorlardı.

    İlkel insanlar, önce saydam eş biçiminde ve sonra ruh biçiminde, insanın ölümünden sonra da yaşadığı ruhsal ilkeyi benimseyerek, tanrıları yarattılar.

    İlkin insandan daha güçlü, gene de maddi bir biçimde bulunan varlıklara inanırken, buradan yavaş yavaş bizimkinden üstün bir ruh biçiminde tanrıların varlığına inanmaya vardılar. Böylece, Yunan antikçağında olduğu gibi, her birinin belirli bir görevi olan birleşik birçok tanrı yarattıktan sonra, buradan tek tanrı anlayışına ulaştılar. İşte o zaman, günümüzdeki tektanrıcı din[39] yaratılmış oldu. Böylece açıkça görüyoruz ki, dinin kökeni, bugünkü biçimiyle bile, bilgisizlik olmuştur.

    Demek ki, idealizm, insanın sınırlı, dar anlayışlarından, bilgisizliğinden doğuyor; oysa materyalizm, tersine, bu sınırların geriye itilmesinden, geriletilmesinden doğar.

    Felsefe tarihi boyunca, idealizm ile materyalizm (sayfa 107) arasındaki bu sürekli savaşıma tanık olacağız. Materyalizm bilgisizliğin, sınırlarını geriletmek ister, ve bu, materyalizmin zaferlerinden biri, erdemlerinden biri olacaktır. İdealizm ve onu besleyen din, tersine, bilgisizliğin sürdürülmesi için, yığınların bu bilgisizliğinden, onlara baskıyı, ekonomik ve toplumsal sömürüyü kabul ettirmede yararlanmak için bütün çabaları harcar.


    V. MARKSİZM-ÖNCESİ MATERYALİZMİN DEĞERLERİ

    Yunanlılarda, embriyon halinde bir bilim oluşur oluşmaz, materyalizmin de doğduğunu gördük. Bilim geliştiği zaman, materyalizm de gelişir ilkesini izleyerek, tarih boyunca şunları saptıyoruz:

    1. Ortaçağda bilimlerde zayıf bir gelişme, materyalizmde bir duraklama.

    2. 17. ve 18. yüzyıllarda bilimlerde çok büyük bir gelişmeye uygun düşen materyalizmde büyük bir gelişme. 18. yüzyıl Fransız materyalizmi, bilimlerdeki gelişmenin dolaysız sonucudur..

    3. 19. yüzyılda sayısız büyük buluşlara tanık oluyoruz ve materyalizm, Marx ve Engels ile büyük bir değişikliğe uğruyor.

    4. Bugün, bilimler ve aynı zamanda da materyalizm büyük bir hızla ilerlemektedir. En iyi bilginlerin, çalışmalarında, diyalektik materyalizmi uyguladıkları görülmektedir.

    Demek ki, idealizm ile materyalizmin kökenleri tamı t***** birbirine karşıdır; ve biz, yüzyıllar boyunca, bu iki felsefe arasında, yalnızca akademik olmayan ve zamanımızda da devam eden bir savaşım olduğunu görüyoruz.

    İnsanlık tarihinin içinde geçen bu savaşım, bilim ile bilgisizlik arasındaki savaşımdır, iki akım arasındaki savaşımdır. Biri, insanlığı bilgisizliğe doğru çeker, onu bu (sayfa 108) bilgisizlik içinde tutar; öteki, tersine, bilgisizliğin yerine bilimi koyarak insanları özgür kılmaya, kurtarmaya yönelir.

    Bu savaşım, engizisyon döneminde olduğu gibi, zaman zaman, çetin biçimler almıştır. Engizisyon için, başka birçok örnek arasında, Galilei örneğini alabiliriz. Galilei dünyanın döndüğünü ileri sürer. Bu, İncil'le ve Aristoteles ile çelişen yeni bir bilgidir: eğer dünya dönüyorsa, demek ki evrenin merkezi değildir, kısaca evren içinde bir noktadır, öyleyse yapmamız gereken şey, düşüncelerimizin sınırlarını genişletmek olmalıdır. Acaba Galilei'nin bu buluşu karşısında ne yapılıyor?

    İnsanlığı bilgisizlik içinde tutmak için dinsel bir mahkeme kurulur ve Galilei pişman olmaya zorlanır.[40] İşte, bilgisizlik ile bilim arasındaki savaşıma bir örnek.

    Şu halde, bu çağın filozoflarını ve bilginlerini, bilgisizliğin bilime karşı savaşımı içindeki yerlerine bakarak yargılamalıyız; ve göreceğiz ki, onlar, bilimi savunurken, kendileri de, bilmeden materyalizmi savunmaktaydılar. Bunun gibi, Descartes da bize, düşünceleriyle, materyalizmi ileri götürebilmiş olan fikirler vermiştir.

    Ayrıca, bu savaşımın, tarih boyunca, yalnızca teorik bir savaşım değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir savaşım olduğunu da iyi görmek gerekir. Egemen sınıflar, bu savaşta her zaman bilgisizlikten yanadırlar. Bilim devrimcidir ve insanlığın kurtuluşuna katkıda bulunur.

    Burjuvazinin durumu ilginçtir. 18. yüzyılda burjuvazi, feodal sınıfın egemenliği altındadır ve o sıralarda bilimden yanadır; bilgisizliğe karşı bir savaşım yürütür ve bize Ansiklopedi'yi[41] verir. 20. yüzyılda burjuvazi egemen sınıftır ve bilgisizlikle bilim arasındaki bu savaşımda, o, eskisinden (sayfa 109) çok daha büyük bir vahşetle bilgisizlikten yanadır (hitlerciliği inceleyiniz).

    Şu halde görüyoruz ki, marksizm-öncesi materyalizm, önemli bir rol oynamıştır ve tarihsel önemi çok büyük olmuştur. Marksizm-öncesi materyalizm, bu bilgisizlikle bilim arasındaki savaşım boyunca, dine, yani bilgisizliğe karşı olabilen genel bir dünya anlayışı geliştirebilmiştir. Ve gene materyalizmin bu evrimi, materyalizm çalışmalarının bu ardarda sıralanışı iledir ki, diyalektik materyalizmin meydana çıkabilmesi için gerekli koşullar gerçekleşebilmiştir.


    VI. MARKSİZM-ÖNCESİ MATERYALİZMİN KUSURLARI


    Materyalizmin evrimini anlamak ve kusurlarını ve boşluklarını iyi görebilmek için, bilimle materyalizmin birbirine bağlı olduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir.

    Başlangıçta, materyalizm, bilimlere göre daha öndeydi, ve onun içindir ki, bu felsefe, kendisini hemen kabul ettiremedi. Diyalektik materyalizmin haklı olduğunu tanıtlamak için, bilimleri kurmak ve geliştirmek gerekiyordu, ama bu yirmi yüzyıldan fazla bir zaman almıştı. Bu uzun dönem içinde materyalizm, bilimlerden, özellikle de bilimsel düşünüşten ve aynı zamanda en çok gelişmiş özel bilimlerden etkilendi.

    Bunun içindir ki, "geçtiğimiz yüzyılın (yani 18. yüzyılın) materyalizmi her şeyden çok mekanikçi idi, çünkü bu çağda, bütün doğa bilimleri arasında yalnız mekanik ve henüz ancak -yeryüzündeki ve gökyüzündeki- katı cisimlerin mekaniği, kısaca yerçekimi mekaniği belli bir olgunlaşma durumuna ulaşmıştı. Kimya henüz çocuksu, filojistik biçimiyle vardı. Biyoloji henüz kundaktan çıkmamıştı; bitkisel ve hayvansal organizmalar ancak kabaca incelenebilmişti ve ancak salt mekanik nedenlerle açıklanıyorlardı; Descartes için hayvan nasıl bir makine ise, 18. yüzyılın materyalistlerine göre de insan öyle bir makineydi."[42] (sayfa 110)

    "Hıristiyan ortağın kış uykusu" döneminden sonra, bilimlerin uzun ve yavaş evriminden çıkmış olan materyalizm, işte bu durumdaydı.

    Dünyayı büyük bir mekanizma olarak kabul eden bu dönemin büyük yanılgısı, her şeyden, mekanik denilen bu bilimin yasalarına göre sonuç çıkarmak olmuştur. Hareket, basit bir mekanik hareket sayılarak, aynı olayların da durmadan yenilenmesi gerektiği düşünülüyordu. Şeylerin makine yanı görülüyor, ama yaşayan yanı görülmüyordu. Onun için bu materyalizme mekanik (ya da mekanikçi) materyalizm denir.

    Bir örnek verelim: Bu materyalistler, düşünceyi nasıl açıklıyorlardı? Şöyle: "Nasıl karaciğer safrayı salgılarsa, beyin de düşünceyi salgılar! Bu dar bir düşünüştür!" Marx'ın materyalizmi, tersine, bir dizi açıklık getirir. Düşüncelerimiz yalnızca beyinden gelmez. Fikirlerimizin, düşüncelerimizin niçin şöyle değil de böyle olduğunu anlamaya çalışmamız gerekir; o zaman, bizim fikirlerimizi, toplumun, çevrenin vb. belirlediğinin farkına varırız. Mekanikçi materyalizm, düşünceyi basit bir mekanik olay olarak kabul eder. Oysa düşünce, daha üstün bir şeydir. "Mekanik yasaların da elbette ki işlediği, etkili olduğu. ama daha üst sıradan yasalarca daha geri plana atıldıkları kimyasal ve organik yapıdaki olaylara da yalnız tek başına mekaniğin uygulanması, klasik Fransız materyalizminin özgül, ama o dönem için kaçınılmaz darlıklarından biridir."[43]

    İşte 18. yüzyıl materyalizminin birinci büyük yanlışı. Bu yanılgının sonuçları şunlardı ki, o, genel olarak tarihi, yani tarihsel gelişmenin bakış açısını, süreci bilmiyordu; bu materyalizm, dünyanın evrim göstermediğini, düzenli aralıklarla birbirine benzer durumların yeniden ortaya çıktığını düşünüyordu ve insanın ve hayvanların evrimi diye (sayfa 111) bir şeyi de aklından geçirmiyordu.

    "Bu materyalizmin ikinci özgül darlığı, evreni bir süreç olarak, kesintisiz tarihsel gelişme yolunda bir madde olarak kavramadaki yetersizliğidir. Bu, o çağda doğa bilimlerinin ulaşmış oldukları düzeye ve bu doğa bilimlerine bağlı olan metafizik,[44] yani anti-diyalektik felsefe tarzına uygun düşüyordu. Doğanın, aralıksız sürüp giden bir hareket içinde olduğu biliniyordu. Ama, çağın fikirlerine göre, bu hareket, gene aynı şekilde aralıksız sürüp giden bir çember çiziyordu ve bu yüzden de hiç ilerlemiyordu; daima aynı sonuçları veriyordu."[45]

    İşte bu materyalizmin ikinci yanlışı.

    Üçüncü yanılgısı, kendi düşüncelerine fazla dalması, içine kapanmasıdır; bu materyalizm, insan eyleminin dünyadaki ve toplumdaki rolünü yeteri kadar görmüyordu. Marx'ın materyalizmi, dünyayı yalnız açıklamakla yetinmememizi, aynı zamanda, onu değiştirmemiz gerektiğini de öğretir. İnsan, tarihte, dünyayı değişikliğe uğratabilecek etkin bir öğedir.

    Rus komünistlerinin eylemi, yalnızca devrimi hazırlamak, yapmak ve başarıya ulaştırmak yeteneğinin değil, aynı zamanda, 1918'den beri, büyük güçlüklerin ortasında sosyalizmi kurmak yeteneğinin de canlı bir örneğidir.

    Marksizm-öncesi materyalizm, bu insan eylemi anlayışının bilincinde değildi. O çağda, insan ortamın[46] bir ürünüdür diye düşünülüyordu; oysa Marx bize öğretiyor ki, ortam, insanın bir ürünüdür ve öyleyse insan da, başlangıçta verilen bazı koşullar altında, kendi öz etkinliğinin ürünüdür. İnsan nasıl ortamın etkisine uğrarsa, kendisi de ortamı, toplumu değiştirebilir; öyleyse, buna göre, kendisini de değiştirebilir. (sayfa 112)

    Demek ki, 18. yüzyılın materyalizmi, fazlaca düşüncelerine dalıp kalıyordu, çünkü her şeyin bir tarihsel gelişmesi olduğunu bilmiyordu. Ama bu, o zaman için kaçınılmaz bir şeydi; çünkü bilimsel bilgiler, dünyayı ve şeyleri eski düşünme yönteminden, yani metafizikten başka bir yöntem kullanarak kavrayabilmek için yeteri kadar ileri gitmemişti. (sayfa 113)

    halkcephesi.net
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  2. #12
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    ÜÇÜNCÜ KISIM

    METAFİZİĞİN İNCELENMESİ

    TEK BÖLÜM
    METAFİZİK YÖNTEM NEDİR?


    BİLİYORUZ Kİ, 18. yüzyıl materyalistlerinin yanlışları, onların düşünü; biçimlerinden, onların, "metafizik yöntem" dediğimiz özel araştırma yöntemlerinden gelmektedir. Öyleyse, (sayfa 117) metafizik yöntem, özel bir dünya anlayışını anlatır, ve belirtmemiz gerekir ki, nasıl marksist materyalizmi, marksizm-öncesi materyalizmin karşısına koyuyorsak, diyalektik materyalizmi de metafizik materyalizmin karşısına koyuyoruz.

    Bunun için, daha sonra, karşıtı, diyalektik materyalizmi incelemek için şimdi bu "metafizik" yöntemin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir.

    I. BU YÖNTEMİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

    Burada "Hegel'in 'metafizik' yöntem dediği... eski araştırma ve düşünme yöntemini"[47] inceleyeceğiz.

    Hemen basit bir gözlemle işe başlayalım. İnsanların çoğuna, hangisi daha doğal gelir: hareket mi, hareketsizlik mi? Onlara göre şeylerin olağan (normal) durumu nedir: durgunluk mu, değişkenlik mi?

    Genellikle, hareketten önce durgunluğun varolduğu ve bir şeyin harekete başlayabilmesi için önce durgunluk halinde bulunduğu düşünülür.

    Kutsal kitap da, bize, tanrı tarafından yaratılmış olan evrenden önce, hareketsiz sonsuzluğun, yani durgunluğun varolduğunu söylüyor.

    İşte sık sık kullandığımız bazı sözcükler: durgunluk ve hareketsizlik, hareket ve değişme. Ama bu son iki sözcük, eş anlamlı değillerdir.

    Hareket, sözcüğün dar anlamında, yer değiştirmedir. Örnek: düşen bir taş, yürüyen bir tren hareket halindedir.

    Değişme, sözcüğün tam anlamıyla, bir biçimden başka bir biçime geçmektir. Yapraklarını döken bir ağaç, biçim değiştirmiştir. Ama değişiklik aynı zamanda bir durumdan başka bir duruma geçiştir. Örnek: hava solunulamaz hale gelmiş; bu değişmedir.

    Şu halde, hareket, yer değiştirme anl***** gelir; (sayfa 118) değişme, değişiklik ise, biçim ya da durum değiştirmek demektir. Anlam karışıklığını önlemek için bu ayrıma saygı göstereceğiz (diyalektiği incelediğimiz zaman bu sözcüklerin anlamlarını yeniden görmemiz gerekecek).

    Görmüş bulunuyoruz ki, genel bir biçimde, hareket ve değişmenin durgunluktan daha az olağan olduğu düşünülür, ve biz, şeyleri, değişmesiz ve durgun saymayı yeğ tutarız.

    Örnek: Biz, bir çift sarı ayakkabı aldık, bir zaman sonra, birçok onarımdan (pençe, topuk değiştirme, birçok yamadan) sonra, biz, gene de "sarı ayakkabılarımı giyeceğim" diyoruz, onların artık o aynı ayakkabılar olmadıklarını hiç hesaba katmıyoruz. Onlar, bizim için, hep şu zaman, bu fiyata satın aldığımız sarı ayakkabılardır. Ayakkabılarınızda sonradan meydana gelen değişmeyi dikkate almıyoruz. Onlar daima aynıdırlar, onlar özdeştirler. Biz, yalnız özdeşliği gördüğümüz için, sanki önemli bir şey olmamış gibi, değişikliği önemsemiyoruz. İşte bu da:


    1. Metafizik yöntemin birinci temel özelliği: Özdeşlik ilkesi.

    Bu olaylar karşısında hareketsizliği harekete, özdeşliği değişmeye tercih etmekten ibarettir.

    Bu tercih, metafizik yönteminin birinci temel özelliğini oluşturur ve bütün bir dünya anlayışından ileri gelir. Evren dondurulmuş gibi düşünülür, diyecektir Engels. Doğa için, toplum ve insan için de aynı şey düşünülecek. Onun için sık sık "güneşin altında yeni olan bir şey yok" diye iddia edilir. Bu, evren hareketsiz ve özdeş kalmış olduğundan, sonsuzdan beri, hiçbir değişme olmamıştır demektir. Bununla, aynı zamanda, dönem dönem aynı olaylara dönüldüğü de anlatılır. Tanrı, balıkları, kuşları, memelileri vb. oluşturarak dünyayı yarattı ve o zamandan beri hiçbir şey değişmedi, dünya kımıldamadı. Gene denir ki, "insanlar hep aynıdır", sanki insanlar sonsuzdan beri değişmedi. (sayfa 119)

    Her gün kullanılan bu deyimler bizim içimizde ta derinlere kadar kök salmış olan bir anlayışın yansısıdırlar ve burjuvazi bu yanlıştan sonuna kadar yararlanır.

    Sosyalizm eleştirilirken, çok sevdikleri kanıtlardan birini, insan bencildir, onu zor altında tutmak için savaşımcı bir baskı zorunludur, yoksa karışıklık egemen olurdu kanıtını öne sürerler. Bu da, gene, insanın her zaman için değişmez bir doğası olduğunu düşünen bu metafizik anlayışın sonucudur.

    Elbette, birdenbire komünist bir düzende yaşama olanağına sahip olsaydık, yani ürünler, herkesin emeğine göre değil de gereksinmesine göre üleştirilmeye hemen kalkışılsaydı, besbelli ki, gereksinmesinden fazlasına sahip olma heveslerini karşılamak isteyenlerin saldırısına uğrayacak ve böyle bir toplum yönetilemeyecekti. Bu böyle olmakla birlikte, gene de komünist toplum yukarda belirtildiği gibidir ve bu da akla-uygundur. Ama içimizde kök salmış metafizik bir anlayış yüzündendir ki, göreli olarak, geleceğin insanının, uzak bir gelecekte de bugünün insanına benzer bir biçimde yaşayacağını tasarlıyoruz.

    Bu bakımdan, sosyalist ya da komünist toplumun yaşanabilir bir toplum olmadığı, çünkü insanın bencil olduğu ifade edilirken, toplum değiştiği zaman insanın da değişeceği unutuluyor.

    Sovyetler Birliği üzerine, her gün birtakım eleştiriler işitilir. Bu eleştiriler, onları dile getirenlerin şeyleri kavramadaki güçsüzlüklerini gözlerimizin önüne sermektedir. Bu onların metafizik bir dünya anlayışına sahip olmalarından, şeyleri metafizik bir biçimde anlamalarından ileri gelir.

    Verebileceğimiz birçok örnekten yalnızca şunu ele alalım: Bize diyorlar ki, "Sovyetler Birliği'nde, bir işçi, ürettiklerinin toplam değerine karşılık olmayan bir ücret almaktadır; demek ki bir artı-değer vardır, yani onun ücretinden bir miktar alınmaktadır. Öyleyse çalınmaktadır. (sayfa 120) Fransa'da da durum aynıdır, işçiler sömürülüyor; şu halde bir Sovyet işçisi ile bir Fransız işçisi arasında fark yoktur."

    Metafizik anlayış bu örneğin neresindedir? Bu anlayış, burada, iki tip toplum olduğunun dikkate alınmamasında, iki toplum arasındaki ayrılıkların hesaba katılmamasındadır. Burada ve orada, her iki ülkede, artı-değerin varolduğunu sanmak da, insanın ve makinenin artık Fransa'daki ile aynı ekonomik ve toplumsal anlamı olmayan SSCB'de ortaya çıkan değişmeleri dikkate almaksızın, metafizik bir biçimde düşünmek demektir. Oysa, bizim ülkemizde, emeğini sömürmek için insan ve makine (patronun hizmetinde) üretmek için vardır. SSCB'de ise, insan, kendi emeğinin meyvesinden yararlanmak için ve makine (insanın hizmetinde) üretmek için vardır. Fransa'da artı-değer patrona gider, SSCB'de ise sosyalist devlete, yani sömürücü olmayan ortaklığa gider. Şeyler değişmiştir.

    Şu halde; bu örnekte görüyoruz ki, yargılama yanlışları, iyi niyetli olanlarda, metafizik bir düşünce yönteminden, özellikle bu yöntemin birinci temel özelliğinin, yani değişmeye değer vermemek, hareketsizliği seçmek ya da kısaca, özdeşliği sonsuzlaştırmaya yönelik olmak biçiminde kendini gösteren temel özelliğin uygulanmasından ileri gelmektedir.

    Peki ama nedir bu özdeşlik? Diyelim ki, 1 Ocak 1935'te tamamlanan bir evin yapılışını gördük. 1 Ocak 1936'da ve bunu izleyen diğer yıllarda, bu evin, özdeş bir ev olduğunu söyleyeceğiz, çünkü hep iki katlıdır, ön yüzünde hep yirmi penceresi ve iki kapısı vb. vardır, çünkü o hep aynı kalıyor, değişmiyor, farklı değildir. Demek ki, özdeş olmak, aynı kalmaktır, başka olmamaktır. Ama gene de bu ev değişmiştir! O yalnızca ilk bakışta, yüzeysel olarak, aynı kalıyor. Şeyleri daha yakından gören mimar ya da duvarcı ustası, evin yapılışından bir hafta sonra artık onun aynı ev olmadığını iyi bilir: şurada burada küçük bir çatlak oluşmuştur, şurada bir taş oynamıştır, ötede rengi solmuştur vb.. Şu halde (sayfa 121) şeyler, ancak "kaba olarak" düşünüldüklerinde, özdeş gibi görünürler. Ayrıntılarıyla tahlil edildiklerinde, durmadan değiştikleri (anlaşılır).

    Öyleyse, metafizik yöntemin birinci temel özelliğinin, pratik sonuçları nelerdir?

    Biz, şeylerde özdeşlik görmeyi, yani onları aynı kalmış görmeyi daha çok sevdiğimiz için, örneğin şöyle diyoruz: !Yaşam yaşamdır ve ölüm ölümdür!. İddia ediyoruz ki, yaşam (aynı) yaşam olarak kalıyor, ölüm de aynı ölüm olarak kalıyor; her şey bunun gibi.

    Şeyleri kendi özdeşi içinde düşünmeye alıştığımız için, onları birbirlerinden ayırıyoruz. "Bir sandalye, bir sandalyedir" demek, doğal bir gerçeği belirtmektir, ama bu, özdeşlik üzerine parmak basmak ve aynı zamanda, bu bir sandalye değildir, bir başka şeydir, demektir.

    Bunu söylemek o kadar doğal bir şeydir ki, onun altını çizerek belirtmek, çocukça görünür. Aynı türden fikirlerle şöyle diyeceğiz: "At, attır ve at olmayan bir başka şeydir". Şu halde sandalyeyi bir yana, atı bir yana ayırıyoruz ve her şey için aynı şeyi yapıyoruz. Böylece, şeyleri kesinlikle birbirinden ayırarak, ayırdediyoruz, ve dünyayı ayırdedilmiş şeylerin bir koleksiyonu haline dönüştürüyoruz, bu da:


    2. Metafizik yöntemin. ikinci temel özelliği: Şeylerden ayırma (tecrit).

    Şimdi söylediklerimiz bize öyle doğal görünür ki, bunu söylemek de ne oluyor diye kendi kendine sorabilir insan. Göreceğiz ki, her şeye karşın bunu söylemek zorunlu idi, çünkü bu düşünüş tarzı, bizi şeyleri belli bir açıdan görmeye götürür.

    Ve gene bu yöntemin ikinci temel özelliğini de, pratik sonuçlarıyla değerlendireceğiz.

    Günlük yaşamda, hayvanları ele alır ve onlar hakkında, varlıkları birbirinden ayırarak düşünürsek, başka başka cinslerden (sayfa 122) ve türlerden olan varlıklar arasında ortak olan şeyleri görmeyiz. Bir at, bir attır ve bir inek, bir inektir. Onlar arasında hiçbir ilişki yoktur.

    Bu, hayvanları, kesin olarak birbirlerinden ayırarak sınıflandıran ve onlar arasında hiçbir ilişki görmeyen eski zoolojinin bakış açısıdır. Bu da, gene metafizik yöntemin uygulanmasının sonuçlarından biridir.

    Bir başka örnek olarak şunu alabiliriz: Burjuvazi, bilimin bilim olarak, felsefenin felsefe olarak, siyasetin de siyaset olarak kalmasını ister; ve kuşkusuz, üçü arasında, ortak hiçbir şey, kesin olarak herhangi bir ilişki yoktur.

    Böyle bir uslamlamanın pratik sonucu şudur: Bilgin, bilgin olarak kalmalıdır, bilimi felsefeye, siyasete karıştırmamalıdır. Bir filozof için de, bir siyaset adamı için de durum aynı olacaktır.

    İyi niyetli bir insan böyle düşündüğü zaman, bir metafizikçi olarak uslamlama yürütüyor denilebilir. İngiliz yazarı Wells, birkaç yıl önce, artık hayatta bulunmayan, büyük yazar Maksim Gorki'yi ziyaret etmek üzere Sovyetler Birliği'ne gitti. Gorki'ye, siyasetle uğraşmayacak bir edebiyatçılar kulübü kurmayı önerdi, çünkü, onun kafasında, edebiyat edebiyattı ve siyaset siyasetti. Gorki ve arkadaşlarının gülmeye başladığını gören Wells üzülmüş. Ne var ki, Wells, yazarı, toplumun dışında yaşayan bir adam olarak görüyor ve öyle kavrıyordu; oysa Gorki ve arkadaşları, yaşamın böyle olmadığını, gerçekte, her şeyin -istense de, istenmese de- birbirine bağlı olduğunu biliyorlardı.

    Günlük yaşamın pratiği içinde, şeyleri sınıflandırmaya, birbirlerinden ayırmaya, onları yalnız kendileri için görmeye ve incelemeye çalışıyoruz. Marksist olmayanlar, genellikle devleti toplumdan ayırarak, toplum biçiminden bağımsız olarak görürler. Böyle düşünmek, devleti toplumdan yalıtmak, onu gerçekte olan ilişkilerinden ayırmak demektir.

    İnsanı öteki insanlardan, çevresinden, toplumdan yalıtıp ondan sözedildiğinde de, aynı yanlış yapılır. Makinenin de, üretimde bulunduğu toplumdan (sayfa 123) yalıtılarak kendisi için makine olarak düşünülmesi, şu yanlış anlayışa benzer: "Paris'te makine, Moskova'da makine; burada da, orda da artı-değer, hiçbir fark yok, tıpatıp aynı şeyler".

    Bununla birlikte, bu sürekli okunan ve okuyanların benimsedikleri bir düşünüş tarzıdır, çünkü, alışılagelen ve genel olan bakış açısı, şeyleri böler, (birbirinden) ayırır. Bu metafizik yöntemin alışılmış bir temel özelliğidir.


    3. Üçüncü temel özellik: Sonsuz ve aşılmaz bölmeler.

    Şeyleri, değişmeyen ve hareketsiz olarak düşünmeyi tercih ettikten sonra, biz, onları sınıflandırdık, onlardan kataloglar yaptık, böylelikle de, onlar arasında, birbirleriyle olabilecek ilişkilerini bize unutturan bölmeler yarattık.

    Bu biçimde görmek ve karara varmak, bizi, bu bölmelerin bir zaman varoldu mu, her zaman varolduklarını (bir at, bir attır) ve mutlak, aşılmaz ve sonsuz olduklarını sanmaya götürür. İşte metafizik yöntemin üçüncü temel özelliği.

    Ama bu yöntemden sözettiğimiz zaman dikkat etmemiz gerekir; çünkü biz marksistler, kapitalist toplumda, iki sınıfın, burjuvazi ile proletaryanın varolduğunu söylediğimiz, bölmeler yaptığımız zaman, bizim de, metafizik görüşle gerdeğe girdiğimiz sanılabilir. Ancak, yalnızca bölmeler yapmış olmakla, metafizikçi olunmaz, bu bölmeleri yapış biçimiyle, bu bölmeler arasında bulunan farkları ve ilişkileri yerleştiriş tarzıyla metafizikçi olunur.

    Biz, toplumda iki sınıf var dediğimiz zaman, burjuvazi, örneğin, hemen zenginler ve yoksullar var diye düşünür. Ve kuşkusuz, bize "Her zaman zenginler ve yoksullar olmuştur" diyecektir.

    "Her zaman olmuştur" ve "her zaman olacaktır", işte bu, metafizik bir düşünüş tarzıdır. Şeyler, birbirlerinden bağımsız olarak her zaman için sınıflandırılır, onların arasına (sayfa 124) aşılmaz bölmeler, duvarlar konur.

    Burjuvazi ile proletaryanın varlığının gerçek olduğunu göstermek yerine, toplum, zenginler ve yoksullar olarak bölünür, burjuvazi-proletarya bölmesi kabul edilse bile, bu sınıflar, karşılıklı ilişkileri, yani sınıf savaşımı dışında düşünülür. Şeyler arasına kesin engeller yerleştiren bu üçüncü temel özelliğin pratik sonuçları nelerdir? Buna göre, bir at ve inek arasında herhangi bir akrabalık bağı olamaz. Bizi kuşatan her şey için ve bütün bilimler için de aynı şey olacak. Daha ilerde bunun doğru olup olmadığını göreceğiz; ama şimdi, tanımlamış bulunduğumuz bu üç ayrı temel özelliğin sonuçlarının neler olduğunu araştırmak gerekiyor; bu da:


    4. Dördüncü temel özellik: Karşıtların karşı karşıya konması.

    Şimdi bütün bu söylediklerimizden şu çıkıyor: "Yaşam, yaşamdır ve ölüm, ölümdür" dediğimiz zaman, yaşam ve ölüm arasında hiçbir ortak yan olmadığını iddia ediyoruz. Yaşamı ve ölümü; her birini, kendileri için görerek, aralarında varolabilecek ilişkileri görmeksizin, onları, birbirlerinden ayrı olarak sınıflandırıyoruz. Bu koşullar içinde, yaşamını yitirmiş olan bir adam, ölü bir şey sayılmalıdır, çünkü yaşam ile ölüm, karşılıklı olarak birbirlerini dıştaladıklarına göre, bu insanın, aynı zamanda, hem canlı, hem de ölü olması olanaksızdır.

    Şeyleri birbirinden ayrı, kesin olarak birbirinden farklı sayarak, onları, birbirleriyle karşı karşıya tutmuş oluruz.

    İşte, bu karşıtları birbirine karşı tutan, karşıt iki şeyin aynı zamanda varolmayacağını iddia eden metafizik yöntemin dördüncü temel özelliği.

    Gerçekte, bu yaşam ve ölüm örneğinde, üçüncü bir olanak olamaz. Birbirinden ayırdığımız bu iki olanaktan birini seçmemiz kesenkes gereklidir. Kabul ediyoruz ki, üçüncü bir olanak bir çelişki olacaktır, ve bu çelişki bir saçmalıktır, (sayfa 125) o halde, olanaksız bir şeydir.

    Metafizik yöntemin dördüncü özelliği, öyleyse çelişki korkusudur.

    Bu düşünüş tarzının pratik sonuçları şöyledir: Örneğin, demokrasi ve diktatörlükten sözedildiğinde, metafizik görüş, ister ki, toplum, bu ikisi arasında bir seçim yapsın, çünkü demokrasi demokrasidir, diktatörlük de diktatörlüktür. Demokrasi, diktatörlük değildir, ve diktatörlük, demokrasi değildir. Seçmemiz gerekir, yoksa bir çelişki; bir saçmalık, bir olanaksızlıkla karşı karşıya kalırız.

    Marksist tutum, büsbütün başkadır.

    Bizler, tersine, proletarya diktatörlüğünün, örneğin, aynı zamanda, hem yığınların diktatörlüğü ve hem de sömürülen yığınlar için demokrasi olduğunu düşünürüz.

    Biz, yaşamın, canlı varlıkların yaşamının, ancak hücreler arasında sonsuz bir savaşım olduğu için, ancak sürekli olarak bir kısım hücreler öldükleri ve başka hücreler onların yerlerini aldıkları için olabildiğini düşünürüz. Bu biçimde, yaşam, kendi içinde ölümü de içerir. Biz, metafiziğin düşündüğü gibi, ölümün öylesine tam, eksiksiz ve yaşamdan ayrı olmadığını düşünürüz; çünkü bazı hücreler belirli bir süre yaşamaya devam ettiğine ve bu ölüden başka yaşamlar doğacağına göre, bir ölü üzerinde bütün yaşam tamamen yok olmamıştır.



    II. ÖZET

    Şu halde görüyoruz ki, metafizik yöntemin çeşitli temel özellikleri, bizi, şeyleri belirli bir açıdan anlamaya zorlar ve belirli bir biçimde düşünmeye sürükler. Daha ilerde, inceleyeceğimiz ve genellikle karşılaşılan görme, düşünme, inceleme, tahlil tarzı biçimine çok uygun düştüğünü gösterdiğimiz bu tahlil tarzının, belirli bir "mantığı" olduğunu saptayacağız. (sayfa 126)

    Konumuzu özetlememizi sağlayacak sıralamaya şöyle başlanabilir:

    1. Şeyler, hareketsizlikleri, özdeşlikleri içinde görülür.

    2. Şeyler, birbirlerinden ayrılırlar ve karşılıklı ilişkilerinden sıyrılırlar.

    3. Şeyler arasına, sonsuz bölmeler, aşılmaz duvarlar çekilir.

    4. Birbirine karşıt iki şeyin, aynı zamanda varolamayacakları iddia olunarak, karşıtlar, birbirine karşı konur.

    Genel özelliklerin her birinin pratik sonuçlarını incelerken, bunlardan hiçbirinin gerçeğe uygun düşmediğini gördük.

    Acaba dünya, bu anlayışa uygun mudur? Acaba, doğada, şeyler değişmez ve hareketsiz midir? Hayır. Biz her şeyin değiştiğini saptıyoruz ve hareket halinde olduğunu görüyoruz. O halde, bu anlayış, şeylerin kendileriyle bağdaşmaz. Elbette ki, haklı olan doğadır ve yanlış olan bu anlayıştır.

    Daha en başta, felsefe, evreni, insanı, doğayı vb. açıklamak ister, diye tanımlamıştık. Bilimler özel sorunları inceler, felsefe ise, yukarda söylediğimiz gibi, bilimleri birleştiren ve derinleştiren daha genel sorunları inceler.

    Oysa, bütün sorunlara, uygulanan eski metafizik düşünüş yöntemi de, evreni, insanı ve doğayı tamamıyla özel bir biçimde ele alan bir felsefe anlayışıdır.

    "Metafizikçi için, şeyler ve onların düşüncedeki yansıları olan kavramlar, biri ötekinden sonra ve öteki olmaksızın dikkate alınacak değişmez, eğilip bükülmez, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. Metafizikçi orta terimler olmaksızın, yalnızca anti-tezler aracıyla düşünür: evet evet, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya var, ya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem de bir başkası olamaz. Olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dıştalarlar; neden ve sonuç da aynı derecede sert bir biçimde birbirlerine karşı gelirler."[48]

    Demek ki metafizik anlayış "evreni, donmuş şeyler kümesi gibi" (sayfa 127) düşünür. Bu düşünüş biçimini iyice kavramak için, onun, doğayı, toplumu, düşünceyi nasıl anladığını, nasıl tasarladığını inceleyeceğiz.



    III. METAFİZİK DOĞA ANLAYIŞI

    Metafızik, doğayı, kesin olarak saptanmış şeyler topluluğu olarak kabul eder.

    Ama şeylere bakışın iki biçimi vardır.

    Düşünüşün birinci tarzı, dünyayı, kesin olarak, hareketsiz kabul eder ve hareketin, bizim duyularımızın bir yanılsaması olduğuna inanır. Eğer görünürde olan hareketi çıkarırsak, doğa kımıldamaz.

    Bu teori, Elealılar denilen bir Yunan felsefe okulu tarafından savunuldu. Bu dargörüşlü anlayış, gerçekle öylesine çelişik bir anlayıştır ki, zamanımızda artık tutulmamaktadır.

    Doğayı donmuş şeyler kümesi olarak düşünüşün ikinci tarzı, çok daha ustacadır. Doğanın hareketsiz olduğu söylenmez, pekala kımıldadığı, ama bu hareketin mekanik bir yer değiştirme olduğu iddia edilir. Burada, birinci düşünüş tarzı ortadan kalkar; artık hareket yadsınmaz ve bu, metafizik bir anlayış değilmiş gibi görünür. Bu anlayışa "mekanikçi" anlayış (ya da "mekanikçilik" ) denir.

    Bu anlayış, pek sık işlenen ve 17. ve 18. yüzyıl materyalistlerinde rasladığımız bir yanlıştır. Gördük ki, bunlar doğayı, hareketsiz saymıyorlar, hareket halinde sayıyorlar, ne var ki, onlara göre, bu hareket bayağı bir mekanik değişme, yer değiştirmedir.

    Onlar, güneş sistemini tamamen kabul ederler (yer yuvarlağı, güneşin çevresinde döner), ama bu hareketin salt mekanik bir hareket, yani bir yer değiştirme olduğunu düşünürler ve bu hareketi yalnızca bu yönüyle, bu görünümüyle (sayfa 128) dikkate alırlar.

    Ama şeyler böylesine yalın değildir. Yer yuvarlağının dönmesi, elbette ki mekanik bir harekettir, ama yer yuvarlağı bir yandan dönerken, bir yandan da bazı etkilere uğrar, örneğin soğur. Öyleyse yalnız bir yer değiştirme yoktur, meydana gelen başka değişiklikler de vardır.

    Demek ki, "mekanikçi" denilen bu anlayışın temel özelliğini belirleyen şey, yalnız mekanik hareketin dikkate alınmasıdır.

    Dünya durmaksızın dönüyorsa da ona hiçbir şey olmaz; dünya yer değiştirir, yuvarlağın kendisi değişmez; kendi kendisiyle özdeş kalır. Bizden önce olduğu gibi, bizden sonra da dönmeye devam eder, daima ve daima döner. Böylece her şey, sanki hiçbir şey olmamış gibi sürer gider. Öyleyse görüyoruz ki, hareketi kabul etmek, ama onu salt bir mekanik hareket olarak kabul etmek, metafizik bir anlayıştır, çünkü bu hareketin tarihi [yani başı ve sonu -ç.] yoktur.

    Parçaları kusursuz olan ve aşınmaz bir malzemeden yapılmış bir saat, hiçbir değişime uğramadan sonsuza kadar işleyecektir ve böyle bir saatin bir tarihi olmayacaktır. Böyle bir dünya anlayışına Descartes'ta sık sık raslanır. O, bütün fizik ve fizyoloji yasalarını mekaniğe indirgemeye çalışır. Kimyaya ilişkin hiçbir fikri yoktur (kan dolaşımı açıklamasına bakınız), ve onun, şeylere ilişkin mekanikçi anlayışı, 18. yüzyıl materyalistlerinin de anlayışı olacaktır.

    (Salt olarak daha az mekanikçi olan ve diyalektik anlayışı sezinleyen Diderot'yu bunlardan ayrı tutacağız.)

    18. yüzyıl materyalistlerinin temel özelliklerini belirleyen şey, onların, doğayı, bir saat mekanizması gibi kabul etmeleridir.

    Eğer gerçekten böyle olsaydı, şeyler, hiç iz bırakmadan aynı noktaya dönüp gelirlerdi ve doğa, kendi kendine özdeş kalırdı. Bu da metafizik yöntemin birinci özelliğidir. (sayfa 129)


    IV. METAFİZİK TOPLUM ANLAYIŞI

    Metafizik anlayış, toplumda, hiçbir şeyin değişmemesini ister. Ama, bu istek, genellikle, böyle sunulmuyor. Örneğin, üretimde hammaddelerden mamul nesneler üretilmesinde olduğu gibi, siyasette hükümetlerin birbirini izlemesinde olduğu gibi, değişiklikler olduğu kabul edilir. İnsanlar, bütün bunları bilirler. Ama kapitalist rejimi, kesin, sonsuz sayarlar ve hatta bazan bir makine ile karşılaştırırlar.

    İşte böyle zaman zaman ekonomi makinesinin bozulmasından sözedilir, ama makineyi kaybetmemek için, onun onarılması istenir. Bu ekonomi makinesinin, otomatik bir aygıt gibi, bazılarına kar payları, bazılarına da yoksulluk dağıtmayı sürdürebilmesi istenir.

    Gene, burjuva parlamenter rejimi olan siyaset makinesinden sözedilir, ve bazan solda, bazan sağda olsa da, ondan yalnızca bir şey, kapitalizmin ayrıcalıklarını korumak için işlemesi istenir.

    İşte toplumu bu biçimde düşünmek de, mekanikçi, metafizik bir anlayıştır.

    Bağrında bütün bu çarkların işlediği ve böylece işleyişini sürdürdüğü bu toplum olanaklı olsaydı, hiçbir iz bırakmayacaktı; sonuç olarak, o halde, tarih içinde geçmişi ve geleceği olmayacaktı.

    Gene bütün evren için, özellikle toplum için geçerli olan, çok önemli bir mekanikçi anlayış vardır ki, bu tarih daima yinelenir formülü ile, düzenli bir gidiş ve aynı olaylara devirli biçimde dönüp gelme fikrini yaymaktan ibarettir.

    Bu anlayışların çok yaygın olduğunu belirtmek gerekir. Toplum içinde bulunan ve varlığı saptanan hareket ve değişme, gerçekten yadsınmaz, ama hareketin kendisi, yalın bir mekanizmaya çevrilerek, tahrif edilir. (sayfa 130)



    V. METAFİZİK DÜŞÜNCE ANLAYIŞI

    Çevremizde, alışılan düşünce anlayışı nedir?

    Biz sanırız ki, insan düşüncesinin başı sonu yoktur ve olmamıştır. Şeyler değişse bile, bizim uslamlama biçimimizin, yüz yıl önce yaşayan insanın uslamlama biçimi ile özdeş olduğuna inanırız. Duygularımızın eski Yunanlıların duyguları ile aynı olduğunu, iyiliğin ve aşkın her zaman varolduğunu düşünürüz. Böylece "sonsuz aşk"tan sözederiz. İnsan duygularının değişmediği inancı, çok yaygındır.

    Bu yüzden, örneğin bireysel ve bencil zenginleşmeye dayanmayan başka bir toplumun varolamayacağı söylenir ve yazılır. Gene "insanların istekleri, her zaman aynıdır" sözünün sık sık duyulması da bunun içindir.

    Çoğu kez böyle düşünürüz. Birçokları daha sık böyle düşünür. Metafizik anlayışın, diğer bütün şeylerde olduğu gibi, düşüncenin hareketi içine işlemesine de karışmayız. Çünkü bizim eğitimimizin temelinde bu yöntem, "bu düşünce biçimi, bize ilk bakışta son derece usayatkın görünüyorsa bunun nedeni bu düşünce biçiminin sağduyu denilen şeyin düşünce biçimi olmasıdır"[49].

    Bundan çıkan sonuca göre, bu metafizik görüş ve düşünüş biçimi, yalnızca bir dünya anlayışı değil, aynı zamanda, düşünmek için tutulan bir yol, bir yöntemdir.

    Oysa, her ne kadar metafizik düşünüşleri reddetmek, göreli olarak kolaysa da, buna karşılık, metafizik düşünüş yönteminden kaçınmak çok daha güçtür. Bu konuya bir açıklık getirmeliyiz: Evreni görüş biçimimize bir anlayış, açıklamaları arayış biçimimize bir yöntem diyoruz.

    Örnekler:

    a) Toplumda gördüğümüz değişiklikler, yalnızca dış görünüşlerdir, daha önce de varolanı yinelerler. İşte bir "anlayış". (sayfa 131)

    b) Toplum tarihinde daha önceden yeralmış bir şey, "güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur" sonucunu çıkarmak için araştırılırsa, işte bu, bir "yöntem"dir.

    Ve biz saptıyoruz ki, yöntemi, anlayış esinler ve belirler. Çok açıktır ki, anlayış tarafından bir kez esinlenen yöntem bu kez anlayışı yöneterek, ona yol göstererek, onun üzerinde etkili olur.

    Metafizik anlayışın ne olduğunu gördük; şimdi de onun araştırma yöntemini göreceğiz. Buna mantık denir.

    VI. MANTIK NEDİR?

    "Mantık"ın iyi düşünme sanatı olduğu söylenir. Gerçeğe uygun bir biçimde düşünmek demek, mantığın kurallarına göre düşünmektir.

    Bu kurallar nelerdir? Başlıca şu üç büyük kural vardır:

    1. Özdeşlik ilkesi: Daha önce de gördüğümüz gibi, bu, bir şeyin kendi kendisine özdeş olduğunu, değişmediğini kabul eden kuraldır (at, attır).

    2. Çelişmezlik ilkesi: Bir şey, aynı zamanda, hem kendisi, hem de karşıtı olamaz. Seçmek gerekir (yaşam, hem yaşam ve hem de ölüm olamaz).

    3. Üçüncünün olanaksızlığı ilkesi - ya da üçüncü durumun olanaksızlığı: Bu demektir ki, çelişik iki olabilirlik arasında, bir üçüncünün yeri yoktur. Yaşam ile ölüm arasında seçim yapmak gerekir. Üçüncü bir olanak yoktur.

    Şu halde, mantıklı olmak iyi düşünmek demektir, iyi düşünmek ise bu üç kuralı uygulamayı unutmamak demektir.

    Daha önce incelediğimiz ve metafizik anlayıştan gelen ilkelerden, bunu biliyoruz.

    O halde, mantık ile metafizik sıkı sıkıya birbirine bağlıdır; mantık, her şeyi çok belirli bir biçimde sınıflandırma yolunu tutan, bu bakımdan bizi, şeyleri kendi kendileriyle (sayfa 132) özdeş görmeye zorlayan, ve sonra bizi, seçmek, evet ya da hayır demek zorunda bırakan ve sonuç olarak, iki durum arasında, örneğin yaşam ile ölüm arasında, üçüncü bir olanağı kabul etmeyen bir düşünüş yöntemi, bir alettir.

    "Bütün insanlar ölümlüdür; bu arkadaş da bir insandır; öyleyse o da ölümlüdür" dendiği zaman, bu, tasım (kıyas, syllogisme) denilen şeydir (bu, mantıklı düşünüşün tipik biçimidir). Biz, böyle düşünmüş olmakla, arkadaşın yerini belirlemiş olduk, bir sınıflandırma yaptık.

    Bir insanla ya da bir şeyle karşılaştığımız zaman, "Onu nasıl sınıflandırmak (nereye koymak) gerekir?" diye kendi kendimize sormak, bizim zihinsel eğilimimizdir. Aklımıza, bu sorundan başka bir şey gelmez. Biz, şeyleri, çeşitli boyutlarda, çemberler ya da kutular gibi düşünürüz, ve aklımız, bu çemberleri ya da kutuları, belli bir sıraya göre birbiri içine sokmaya çalışır.

    Yukarıdaki örneğimizde, ilkin bütün ölümlüleri içine alan bir çember, sonra bütün insanları içine alan daha küçük bir çember; ve daha sonra da yalnız bu arkadaşı içine alan bir çember gösteriyoruz.

    Eğer bu çemberleri sınıflandırmak istersek, belli bir "mantık"a göre, bu çemberleri birbiri içine sokacağız.

    Demek ki, metafizik anlayış, mantık ve tasımla yapılmıştır. Bir tasım üç önermelik bir gruptur; ilk iki önermeye, önceden gönderilmiş anlamında öncüller denir; üçüncü önerme vargıdır. Başka bir örnek: "Sovyetler Birliği'nde; son anayasadan önce proletarya diktatörlüğü vardı. Diktatörlük, diktatörlüktür. SSCB'de de diktatörlüktür. Öyleyse SSCB ile, diktatörlüğün ülkeleri İtalya ve Almanya arasında hiçbir fark yoktur".

    Burada, diktatörlüğün kimin için ve kimin üzerinde işlediğine bakılmıyor, aynı biçimde, burjuva demokrasisi övüldüğünde de, bu demokrasinin kimin çıkarına işlediği söylenmiyor. (sayfa 133)

    Böylece, şeyleri ve toplumsal dünyayı, ayrı ayrı çemberlerle bölünmüş ve bu çemberleri birbiri içine girmiş gibi düşünmeye, sorunları bu biçimde koymaya varılır.

    Kuşkusuz bunlar, teorik sorunlardır, ama pratikte de bir davranış biçimine götürürler. Bunun gibi, örneğin, mutsuz 1919 Almanyası örneğini söyleyebiliriz. Almanya'da sosyal-demokrasi, davranışı ile kapitalizmin varlığını sürdürüp gitmesine izin vereceğini ve naziliğe de vesile olacağını göremeden, demokrasiyi korumak için, proletarya diktatörlüğünü öldürdü.

    Hayvanların da, bitkilerin de bir evrimi olduğu bilininceye kadar, zooloji ve biyoloji de şeyleri ayrı ayrı görür ve incelerdi. eskiden, bütün varlıklar, şeyler, nasıl ise, her zaman öyle oldukları düşünülerek sınıflandırılıyordu.

    "Ve gerçekten, geçen yüzyılın sonuna dek, doğabilim, her şeyden çok olguları toplayan bir bilim, bir tamamlanmış şeyler bilimi oldu."[50]

    Ama bu konuyu tamamlamamız için şunu da görmemiz gerekir:

    VII. "METAFİZİK" SÖZCÜĞÜNÜN AÇIKLAMASI

    Felsefede metafizik denilen önemli bir bölüm vardır. Ama metafizik, ancak, tanrı ve ruhla uğraştığı için, burjuva felsefesinde böyle bir önem taşır. Onda her şey sonsuzdur. Tanrı, sonsuzdur, değişmez, kendi kendisiyle özdeş kalır; ruh da öyle. İyi de, kötü de vb. hep aynıdır, bütün bunlar, açıkça belirlenmiş, kesin ve sonsuzdur. Demek ki, felsefenin metafizik denilen bu bölümünde, şeyler, donmuş bir topluluk olarak görülürler ve her şeyi karşı karşıya koyma yoluyla, ruh maddeye karşı, iyi kötüye karşı vb. konarak, yani karşıtlar arasındaki birbirine karşı olma durumuyla uslamlama yürütülür. (sayfa 134)

    Bu uslamlama, bu düşünüş biçimine, bu anlayışa, "metafizik" denir. Çünkü bu anlayış, tanrı gibi, iyilik, ruh, kötülük vb. gibi fizik dışında bulunan şeyleri ve fikirleri işler. Metafizik, Yunanca "ötesinde" demek olan meta ve dünya olaylarının bilimi demek olan fizik sözlerinden gelir. Demek ki metafizik, dünyanın ötesinde yeralan şeylerle uğraşır.

    Ayrıca, bu anlayış, tarihsel bir raslantı sonucu da, "metafizik" diye adlandırılır. Mantığı ilk inceleyen (ki hala kullanılmaktadır) Aristoteles, çok şeyler yazdı. Ölümünden sonra, öğretilileri, onun yazılarını sınıflandırdılar; bir katalog yaptılar ve sonra, Fizik diye başlık atılmış bir yazı ile ruh sorunlarını işleyen başlıksız bir yazısını buldular. Ve o yazıyı, fizikten sonra anl***** gelen Yunanca Metafizik sözü ile sınıflandırdılar.

    Sonuç olarak, incelediğimiz üç terim arasında bulunan bağ üzerinde önemle duralım:

    Metafizik, mekanikçilik, mantık. Bu üç bilgi kolu, her zaman birlikte görünürler ve hep birbirlerini gerektirirler. Bir sistem oluştururlar ki, biri olmadan öteki anlaşılamaz.

    halkcephesi.net
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  3. #13
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    DÖRDÜNCÜ KISIM
    DİYALEKTİĞİN İNCELENMESİ

    BİRİNCİ BÖLÜM
    DİYALEKTİĞİN İNCELENMESİNE GİRİŞ


    I. HAZIRLAYICI UYARILAR

    Diyalektikten, bazan, gizemli bir şey gibi sözedilir ve o, karmaşık herhangi bir şey gibi gösterilir. Diyalektik iyi bilinmediği için, ondan gelişigüzel sözedildiği de olur. Bütün bunlar, cansıkıcıdır ve sakınılması gereken yanlışlara neden olurlar.

    Sözcüğün kaynak anl***** bakıldığında, "diyalektik" terimi, yalnızca tartışma sanatı demektir, ve uzun uzun tartışan insan için kullanıldığında da bu anlam anlaşılır; ve (sayfa 139) gene sözün anlamı genişletilerek, iyi konuşan bir insan için de diyalektikçi (diyalektisyen) denir.

    Biz, diyalektiği, bu anlamda incelemeyeceğiz. Diyalektik sözü, felsefi bakış açısından başka bir anlam kazanmıştır. Felsefi anlamda diyalektik, sanılanın tersine, herkesin erişebileceği, apaçık ve gizemsiz bir şeydir.

    Ama, diyalektik herkesçe anlaşılabilirse de, gene de bazı güçlükleri vardır; işte bu güçlüklerin nedenini bilmemiz gerekir.

    El işlerinden bazıları basit, bazıları pek karmaşıktır. Örneğin, ambalaj sandıkları yapmak, basit bir iştir. Tersine, bir telsiz aygıtını monte etmek, parmaklarda çok daha ustalık, duyarlık ve kıvraklık isteyen bir iştir.

    Ellerimiz ve parmaklarımız, bizim için iş aletleridir. Ama düşünce de bir iş aletidir. Nasıl parmaklarımız her zaman irice, titizlik isteyen bir iş yapmıyorlarsa, beynimiz için de durum aynıdır.

    İnsan emeğinin tarihinde, insan, başlangıcında ancak kaba işleri yapmayı biliyordu. Bilimlerdeki ilerleme, daha belirli, daha kesin işlerin yapılabilmesine yolaçtı.

    Düşünce tarihi için de tam aynı şey olmuştur. Metafizik, parmaklarımız gibi, ancak kaba hareketleri yapabilme yeteneğinde bir düşünce yöntemidir (örneğin metafiziğin sandıklarını çivilemek ya da çekmecelerini çekmek gibi).

    Diyalektik, bu yöntemden ayrılır, çünkü çok daha büyük bir açıklık, incelik sağlar. Ve diyalektik, büyük bir açıklığa, inceliğe sahip bir düşünce yönteminden başka bir şey değildir.

    Düşüncenin evrimi de, tıpkı, el işinin evrimi gibi olmuştur. Bunun öyküsü de aynıdır, bu evrimde de hiçbir sır yoktur, her şey apaçıktır.

    Güçlükler şuradan gelmektedir: 26 yaşına kadar sandık çiviliyoruz ve sonra, birdenbire, bizi, monte etmek üzere telsiz aygıtının önüne koyuyorlar. Elbette çok güçlük çekeceğiz. (sayfa 140) Elbette ki, ellerimiz hantal, parmaklarımız beceriksiz olacaktır. Ancak zamanla yavaş yavaş kıvraklaşabilecek ve bu işi gerçekleştirebileceğiz. Başlangıçta bize çok güç görünen; sonra çok basit gelecektir.

    Diyalektik için de aynı şey. Eski metafizik düşünce yönteminin ağırlığıyla kafamız karmakarışık iken, diyalektik yöntemin kıvraklığını, inceliğini kavramamız gerekiyor. Ama göreceğiz ki, bunda da gene hiçbir sır, hiçbir karışıklık yoktur.

    II. DİYALEKTİK YÖNTEM NEREDEN DOĞMUŞTUR?

    Biz biliyoruz ki, metafizik, dünyayı donmuş şeyler kümesi olarak kabul eder, oysa, doğaya baktığımızda, tersine, her şeyin kımıldadığını, her şeyin değiştiğini görürüz. Düşünce için de aynı şeyi saptarız. O halde, bu saptamadan, metafizik ile gerçek arasında bir uyumsuzluk bulunduğu sonucu çıkar. Bunun için, yalın bir biçimde tanımlamak ve öz bir fikir vermek için denilebilir ki: "metafizik" diyen "hareketsizlik" demektedir, "diyalektik" diyen de "hareket" demektedir.

    Bizi kuşatan her şeyde bulunan hareket ve değişme, diyalektiğin temelinde yatan şeylerdir.

    "Doğayı, insan tarihini ya da kendi öz kafa etkinliğimizi düşüncenin incelemesi altına koyduğumuz zaman, bize ilk görünen şey, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmadığı, ama her şeyin hareket ettiği, değiştiği, olduğu ve yokolduğu sonsuz ve karşılıklı ilişkiler ve etkiler yumağı tablosudur."[51]

    Engels'in bu çok açık metninden sonra, diyalektik bakış açısından, her şeyin değiştiğini, hiçbir şeyin olduğu yerde kalmadığını, hiçbir şeyin nasıl ise öyle devam etmediğini, ve bu bakımdan bu görüşün gerçekle tam bir uyum içinde (sayfa 141) bulunduğunu görüyoruz. Hiçbir şey, bulunduğu yerde durmaz, bize hareketsiz görünse bile kımıldar; yerin, güneşin çevresindeki hareketiyle birlikte kımıldar, yerin kendi ekseni üzerindeki hareketiyle birlikte kımıldar. Metafizikte özdeşlik ilkesi, bir şeyin kendi kendisi olarak kalmasını ister. Oysa biz, tersine, hiçbir şeyin olduğu gibi kalmadığını görüyoruz.

    Hep aynı kalıyormuşuz gibi bir izlenimimiz vardır bizim, bununla birlikte, Engels bize "aynılar, farklıdırlar" diyor. Siz, özdeş olduğumuzu düşünüyoruz, ama daha bunu düşünürken biz değiştik bile. Çocuktuk, adam olduk, ve bu adam, fiziksel olarak, hiçbir zaman aynı kalmaz; günbegün yaşlanır.

    Demek ki, Elealıların savundukları gibi, hareket aldatıcı görünüş değildir; mademki, gerçekte, her şey kımıldar ve değişir, aldatıcı görünüş hareketsizliktir.

    Tarih de bize, şeylerin oldukları gibi durmadıklarını tanıtlıyor. Toplum hiçbir zaman hareketsiz değildir. İlkçağda, ilkin köleci toplum varoldu, ondan sonra feodal toplum geldi, onu da kapitalist toplum izledi. Bu toplumların incelenmesi, bize, yeni bir toplumun doğmasına yolaçan öğelerin, bu toplumların bağrında sürekli olarak ve yavaş yavaş, gözle görülmeksizin geliştiklerini gösteriyor. Bunun gibi, kapitalist toplum da, her gün değişmektedir ve SSCB'de artık varolmaktan çıkmıştır. Çünkü hiçbir toplum hareketsiz kalmaz, Sovyetler Birliği'nde kurulan sosyalist toplum da, bir gün, ortadan kalkmak durumundadır. Daha şimdiden gözle görülebilecek biçimde değişmektedir. Onun için, metafizikçiler, orada ne olup bittiğini anlamıyorlar. Hala kapitalist baskının etkisi altındaki insanların duyguları ile, tümüyle dönüşmüş bir toplumu yargılamaya devam ediyorlar.

    Bizim duygularımız da değişir, ki biz bunu pek az hesaba katıyoruz. Bir sempatiden başka bir şey olmayan şeyin bir aşka dönüştüğünü, sonra da bazan bir kin haline geldiğini görürüz. (sayfa 142)

    Her yerde, doğada, tarihte, düşüncede gördüğümüz şey, değişme ve harekettir. İşte diyalektik, bu saptama ile başlar.

    Yunanlılar, her yanda değişmeyle ve hareketle karşılaşılması olgusundan etkilendiler. Daha önce gördük ki, "diyalektiğin babası" denilen Heraklitos, bize, ilk olarak, diyalektik bir dünya anlayışı getirmiştir, yani dünyayı hareket halinde ve donmamış olarak tanımlamıştır. Heraklitos'un görüş tarzı, bir yöntem haline gelebilir.

    Ama bu diyalektik yöntem, ancak çok zaman sonra kabul edilebilmiştir. Diyalektiğin, niçin bu kadar uzun zaman metafizik yöntemin baskısı altında kaldığını görmemiz gerekir.

    III. DİYALEKTİK, UZUN ZAMAN, NİÇİN METAFİZİK
    YÖNTEMİN BASKISI ALTINDA KALDI?


    Diyalektik anlayışın, tarihte, çok erkenden doğmuş olduğunu, ama insanların bilgilerinin yetersizliğinin, metafizik yöntemin gelişmesine ve diyalektiğin önüne geçmesine olanak sağladığını görmüştük.

    Burada, insanların büyük bilgisizliğinden doğan idealizm ile diyalektiğin yeterince tanınmamasından doğan metafizik anlayış arasında, bir paralellik kurabiliriz.

    Bu, niçin ve nasıl olanaklı olabilirdi?

    İnsanlar, doğayı incelemeye tam bir bilgisizlik içinde başladılar. Saptadıkları olayları incelemek için, onları sınıflandırmaya başlıyorlar. Ama sınıflandırma tarzı, bir düşünüş alışkanlığı yaratıyor. Kategoriler yaparak ve bunları birbirlerinden ayırarak, aklımız, böyle ayırmalar yapmaya alışıyor ve biz, burada, metafizik yöntemin ilk özelliğini buluyoruz. Şu halde, metafizik, bilimlerin gelişmesinde yetersizlikten çıkıyor. Daha 150 yıl önce, bilimler birbirlerinden ayrılarak inceleniyordu. Örneğin, kimya, fizik, biyoloji, kendi başlarına, ayrı ayrı inceleniyordu ve aralarında hiçbir ilişki (sayfa 143) görülmüyordu. Bu yöntem, bilimlerin kendi içinde de uygulanıyordu. Fizik, sesi, ısıyı, manyetiği, elektriği inceliyordu ve bu çeşitli olaylar arasında hiçbir ilişki olmadığı düşünülüyordu; her biri, ayrı bölümlerde inceleniyordu.

    İşte burada da metafiziğin, şeyler arasındaki ilişkilerin tanınmamasını, aralarında ortak bir şey bulunmamasını kabul eden ikinci temel özelliğini çok iyi görüyoruz.

    Aynı şekilde, şeyleri durgunluk halinde kavramak, hareket halinde kavramaktan çok daha kolaydır. Örnek olarak fotoğrafçılığı alalım: Görürüz ki, ilkin, şeyler kendi hareketsizlikleri içinde (bu fotoğraftır), sonra, ancak zamanla, hareketleri içinde (bu da, sinemadır) saptanmaya çalışılır. Pekala! Fotoğraf ve sinemanın imgesi, bilimlerin ve insan zihninin gelişmesinin bir imgesidir. Şeyleri, hareket içinde incelemeden önce, durgun halleriyle inceliyoruz.

    Peki niçin? Çünkü, bilinmiyordu. Öğrenmek için de en kolay bakış açısı seçildi; çünkü hareketsiz şeyler, kavranması ve incelenmesi daha kolay şeylerdir. Kuşkusuz, şeyleri durgunluk halinde inceleme, diyalektik düşüncenin zorunlu bir anıdır - ama yalnız bir an, eksik, parçalı ve oluş halindeki şeylerin incelenmesiyle bütünleşmesi gereken bir andır.

    Bu anlayışı, örneğin, biyolojide, zoolojinin ve botaniğin incelenmesinde görüyoruz. Çünkü bunlar iyi bilinmiyorlardı; önceleri, hayvanlar, soy ve tür biçiminde sınıflandırıldı ve aralarında ortak hiçbir şey bulunmadığı ve bu durumun her zaman böyle olmuş olduğu düşünülüyordu (metafiziğin üçüncü temel özelliği). "Saptanımcılık" (fixisme) denilen (ve "evrimcilik"in tersine, örneğin, hayvan türlerinin bugün ne iseler her zaman öyle olduklarını ve hiçbir evrim göstermediklerini iddia eden) teori buradan gelir; demek ki bu, metafizik bir teoridir ve insanların bilgisizliğinden ileri gelmektedir. (sayfa 144)

    IV. 18. YÜZYIL MATERYALİZMİ NİÇİN METAFİZİKTİ?

    Mekanikçiliğin 18. yüzyıl materyalizminde çok büyük bir rol oynadığını ve bu materyalizme çok kez "mekanikçi materyalizm" dendiğini biliyoruz. Neden böyle oldu? Çünkü materyalist anlayış, bütün bilimlerin gelişmesine bağlıdır ve bilimler arasında ilk gelişmiş olan da mekanik bilimidir. Günlük dilde mekanik makinelerin incelenmesi, bilimsel dilde ise yer değiştirme olarak hareketin incelenmesidir. Mekanik ilk gelişen bilim olmuşsa, bu mekanik hareketin, en basit hareket olmasındandır. Ağaç üzerinde, rüzgarda sallanan bir elmanın hareketini incelemek, olgunlaşmakta olan bir elmanın içinde oluşan değişmeyi incelemekten çok daha kolaydır. Rüzgarın elma üzerinde etkisi, elmanın olgunlaşmasından çok daha kolaylıkla incelenebilir. Ama bu inceleme "kısmidir" ve böyle bir inceleme metafiziğe kapı açar.

    Eski Yunanlılar, her ne kadar her şeyin hareket olduğunu gözledilerse de, bu gözlemlerinden yararlanamadılar, çünkü bilgileri yetersizdi. O halde şeyler ve olaylar gözleniyor, sınıflandırılıyor, yer değiştirmenin incelenmesi ile yetiniliyor, bundan da mekanik ortaya çıkıyor; ve bilim alanlarındaki bilgilerin yetersizliği, metafizik anlayışı doğuruyor.

    Materyalizmin, her zaman bilimler üzerinde kurulu olduğunu biliyoruz. Bu çağda, bütün bilimler arasında en çok gelişmiş olan bilim, mekanikti.

    "Bunun için, diyecektir Engels, 18. yüzyıl materyalizminin metafizik, mekanikçi bir materyalizm olması kaçınılmazdı, çünkü bilimler de öyleydi."

    Şu halde diyeceğiz ki, bu metafizik, mekanikçi materyalizm, materyalistti, çünkü felsefenin temel sorusunu, birinci etken maddedir diye yanıtlıyordu; ama aynı zamanda metafizikti; çünkü, evreni, donmuş, kalıplaşmış ve mekanik şeyler kümesi sayıyordu, çünkü her şeyi mekanik aralığından görüyor ve inceliyordu. (sayfa 145)

    Bir gün gelecek, araştırmaların birikimiyle, bilimlerin de hareketsiz olmadıkları saptanacak. Kimyayı, fizikten ya da biyolojiden ayırdıktan sonra; tek başlarına birini ya da ötekini incelemenin olanaksız hale geldiğinin farkına varılacaktır. Örneğin, biyoloji alanına giren sindirimi, kimya olmadan incelemek, olanaksızdır. 19. yüzyıla doğru, bilimlerin birbirlerine bağlı oldukları anlaşılacak ve bunu, bilimler içindeki metafizik anlayışta bir geri çekilme izleyecektir, çünkü doğa hakkında daha derinleştirilmiş bilgilere sahip olunacaktır. O zamana kadar, fizik olayları ayrı ayrı incelenmişti; ama şimdi, bütün bu olayların aynı nitelikte olduğu kabul edilmek zorunda kalınıyor. Böylece, önce ayrı ayrı incelenen elektrik ve manyetik, bugün bir tek bilim: elektro-manyetik olarak birleştirilmiştir.

    Ses ve ısı olayları incelenirken, aynı şekilde, her ikisinin de, aynı nitelikte bir olaydan çıkmış olduğunun farkına varıldı.

    Bir çekiçle vurulurken bir ses elde edilir ve bir ısı oluşturulur. Isıyı oluşturan harekettir. Ve biz biliyoruz ki, ses, havanın titreşimleridir; titreşimler ise, onlar da harekettir. İşte yapısı (doğası) aynı iki olay.

    Biyolojide, giderek daha inceden inceye, titizlikle sınıflandırma yaparak, öyle türler bulunmuştur ki, bunları, artık ne bitkisel, ne de hayvansal olarak sınıflandırma olanağı yoktur. Ve incelemeler her gün daha ileri götürülerek, hayvanların, her zaman aynı olmadıkları sonucuna varılıyor. Olgular, saptanımcılığı ve metafizik zihniyeti mahkum etmiştir.

    Materyalizmin diyalektik olmasını sağlayan şimdi görmüş olduğumuz bu dönüşüm, 19. yüzyılda oluşmuştur. Diyalektik, gelişimleri sırasında, metafizik anlayıştan vazgeçen bilimlerin öz ereğidir. Materyalizm dönüşebildi, çünkü bilimler değişti. Metafizik bilimlere, metafizik materyalizm uygun düşüyordu; ve yeni bilimlere, yeni bir materyalizm, yani diyalektik materyalizm uygun düşüyor. (sayfa 146)

    V. DİYALEKTİK MATERYALİZM NASIL DOĞDU:
    HEGEL VE MARX


    Metafizik materyalizmden diyalektik materyalizme bu dönüşme nasıl oldu diye sorarsak, genellikle şöyle yanıtlanır:

    1. 18. yüzyılın metafizik materyalizmi vardı.

    2. Bilimler değişti.

    3. Bu arada Marx ve Engels geldi; onlar metafizik materyalizmi ikiye böldüler, metafiziği attılar, materyalizme diyalektiği ekleyerek alıkoydular.

    Şeyleri bu biçimde sunma eğilimi, şeyleri bir şema haline getirerek basitleştirmemizi isteyen metafizik yöntemden ileri gelir. Oysa biz, tersine, sürekli olarak, gerçeğin olgularının hiçbir zaman şemalaştırılmaması gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Olgular, bize göründüklerinden ve bizim düşündüğümüzden daha karmaşıktırlar. Onun için metafizik materyalizmin diyalektik materyalizme dönüşmesi, o kadar basit olmadı.

    Diyalektik, gerçekte, bilimlerde meydana gelen değişmeyi anlamasını bilen idealist Alman filozofu Hegel (1770-1831) tarafından geliştirildi. Heraklitos'un eski fikrini yeniden ele alarak, bilimsel ilerlemelerin de yardımıyla, evrende, her şeyin hareket ettiğini ve değiştiğini, hiçbir şeyin ayrı, tek başına olmadığını, her şeyin her şeye bağlı bulunduğunu saptadı ve böylece diyalektiği yarattı. Hegel'den dolayı, bugün, dünyanın diyalektik hareketinden sözediyoruz. Hegel'in başta sezinlediği şey, düşüncenin hareketidir ve Hegel, buna, doğal olarak, diyalektik adını vermiştir.

    Ama Hegel idealisttir. Yani ruha birinci derecede önem verir, bu yüzden de, o, özel bir hareket ve değişme anlayışı yaratır. Ruhun değişmelerinin, maddedeki değişmelerin nedeni olduğunu düşünür. Hegel'e göre, evren, maddeleşmiş fikirdir (idée'dir) ve evrenden önce, ilkin ruh vardır ve ruh, (sayfa 147) evreni bulur. Özet olarak, Hegel, ruhun ve evrenin aralıksız değişme halinde olduğunu saptar, ama bundan maddedeki değişmeleri, ruhun değişikliklerinin belirlediği sonucunu çıkarır.

    Örnek: Mucidin bir fikri vardır, fikrini gerçekleştirir, işte bu maddeleşmiş fikir, maddede değişiklikler yaratır.

    Demek ki Hegel, pekala diyalektikçidir, ama diyalektiği idealizme bağımlı kılar.

    Ve işte bunun üzerine Hegel'in öğretilileri olan, ama materyalist öğretilileri olan ve materyalist olduklarına göre maddeye birinci önemi veren Marx (1818-1883) ve Engels (1820-1895), Hegel'in diyalektiğinin doğru ama tersine olumlamalar verdiğini düşünürler. Engels bu konuda şöyle diyecektir: Diyalektik, Hegel ile, tepesi üzerinde duruyordu, onu ayakları üzerine oturtmak gerekti . Marx ve Engels, Hegel'in tanımladığı bu düşüncenin hareketinin başlangıç nedenini, maddi gerçeğe geçirdiler ve Hegel'den aynı terimi alarak, buna, doğal olarak, diyalektik dediler.

    Onlar, Hegel'in düşüncenin ve evrenin aralıksız değişme halinde olduğunu söylemekte haklı olduğunu, ama fikirlerdeki değişmelerin şeylerdeki değişmeleri belirlediklerini iddia etmekle yanıldığını düşünürler. Tersine, bize fikirleri şeyler verir ve fikirler, şeyler değiştikleri için değişirler.

    Eskiden posta arabasıyla yolculuk edilirdi. Bugün trenle yolculuk ediyoruz; bizim trenle yolculuk etme gibi bir fikrimiz olduğu için değil, bu yolculuk aracı varolduğu için yapıyoruz. Bizim fikirlerimiz değişmiştir, çünkü şeyler değişmiştir.

    Şu halde, "Marx ve Engels'in elinde, bir yanda 18. yüzyıl Fransız materyalizminden gelen materyalizm, öte yanda da Hegel'in diyalektiği vardı, ve onlara, artık bu ikisini birbirine bağlamaktan başka bir şey kalmıyordu" demekten kaçınmak gerekir:

    Bu, şeylerin daha karmaşık olduklarını unutan dargörüşlü, (sayfa 148) şematik bir anlayış olur; bu, metafizik bir anlayıştır.

    Marx ve Engels, kuşkusuz, diyalektiği Hegel'den alacaklar, ama onu değiştireceklerdir. Materyalizm için de aynı şeyi yapacaklar ve bize, diyalektik materyalizmi vereceklerdir. (sayfa 149)

    halkcephesi.net
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

Benzer Konular

  1. Siyasal felsefenin doğuşu
    mopsy Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 27-04-2010, 10:22 PM
  2. Felsefenin tanımı
    İnci Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 23-11-2009, 04:30 AM
  3. Felsefenin Önemine Dair
    SOSYALİST Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 09-04-2009, 06:43 PM
  4. Başlangıç
    blueice Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 5
    Son mesaj: 13-03-2009, 02:40 AM
  5. TC ve Felsefenin Tarihsel Gelisimi
    evrensel-insan Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-12-2008, 12:11 AM
Yukarı Çık