Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 Toplam: 3

Konu: Bergsonizm

  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Bergsonizm

    Merhaba!

    Bergsonculuk (Bergsonizm): Bergson bir dönem Avrupa’nın eğitimli insanlarının gözünde yegane filozoftu.
    Özellikle 1. Dünya savaşı öncesinde Yaratıcı Evrim adlı kitabının yayımlanması ile birlikte çok popüler oldu. 1920 ve 1930’larda tüm Avrupa’da Bergson etkileri görüldü. Bergson’un Collège de France’ta yaptığı konuşmalar Paris’in elit tabakası tarafından haftalık sosyal bir aktivite olarak görülmüş, mekan dolup taşmıştı.
    1. Dünya savaşı öncesinde başlıca eserleri ingilizceye, almanca, polonya dili ve rusçaya çevrilmişti. Bir kaçı da başka başka dillere çevrildi. Fransa’nın edebi kitlesi bu yeni felsefeyi ya yüceltiyordu ya da tutkulu bir şekilde ona saldırıyordu.
    1914’te başlıca eserleri Katolik kilisesine ait resmi daire tarafından yasaklanan kitaplar listesine alındı. Bu işlem Katolik olmayan yazarlara pek uygulanmazdı ve Fransız Katolik okumuşları arasında Bergson’un etkisinin ne kadar muhteşem, Kilisenin görüşüne göre ise ne kadar kötü olduğunu gösteriyordu.
    Ancak bu parlama çok fazla sürmedi. Bergson, örneğin çağdaşı Husserl gibi, ününü pek fazla devam ettiremedi. Bergsonculuk (Bergsonizm) felsefe tarihinde neredeyse dipnotlara indirgendi ve özellikle vitalizm ya da rasyonalizm konularında kendisini gösterebildi.
    Bergson özellikle Yaratıcı Evrim’den sonra birçok saldırıya maruz kaldı.

    Bu saldırılar genel olarak rasyonalistlerden ve Katolik Thomistlerinden geldi. Rasyonalistlere göre Bergson’un felsefesi, analitik aklın alçaltılması, bilimin incelikleri yerine yarı mistik görüşlerin hakim olması idi. Diğer taraftan, Katolik Thomistler Bergson’un felsefesini panteist ve nominalist olarak yorumlayarak bu felsefeye saldırdılar ve Bergson’u Katolik modernizmin büyük dostu olarak gördüler.
    Fransız rasyonalistleri arasında Bergson’a en çok karşı çıkan Julien Benda, Thomistler arasında Jacques Maritain oldu. Bergson’un entellektüalizm-karşıtı görüşünü yayması ve aklı alçaltması konusunda rasyonalistler ve Thomistler aynı görüşü paylaştılar.

    Fransa’da Bergsonculuğun en ünlü temsilcisi E. Le Roy’dır. Bergson’dan önce Duhem, Poincaré ve Milhaud’un etkisi altında kalmıştır. Bir yandan bilimin eleştirisi öte yandan dini felsefe ile ilgilenmiştir. Bergson ve Ravaisson’dan kaynaklanan spiritüalist pozitivizme ilgi duydu. Ona göre bütün evren tam bir evrimsel gelişme yani parçasız bir tarihtir. Ona göre evrimin son halkası insana ulaşan ruhsal evreni meydana getirir. Bu yaratıcı evrimde bütün mekanist ve eski pozitivist açıklamalar yadsınmış ve onun yerine doğanın dinamik evrimi görüşü benimsenmiştir.
    Le Roy, “Zekanın Evrimi” adlı eserinde yeryüzünün tarihinde iki önemli olguya işaret edilmektedir. Bunlar: maddenin yaşamsallaşması ve yaşamın insanlaşmasıdır. Evrim aynı zamanda hem yaratıcı, hem süreklidir. Le Roy’nın metafizik antropolojisinin başlıca karakteri transformizm ile yaratıcı evrimi uzlaştırmaktı. “Sezgisel Düşünce” adlı eserinde sezginin antientellektüel değil, fakat transentellektüel bir yeti olduğunu göstermeye çalışır. Ona göre de, mutlak bilgiye ancak sezgi ile ulaşılabilir. Mutlak’ın bilgisi dışarıdan bir gözlem ile değil, içinden kavranarak elde edilir.

    Bergsonculuğun Fransa’daki bir diğer önemli temsilcisi de Katolik Felsefesi ile Bergsonculuğu birleştiren Jacques Chevalier’dir. Descartes, Pascal ve Bergson üzerine önemli eserler vermiştir. O da Bergson gibi Ravaisson ve Boutroux’yu izleyerek alışkanlık kavramını irdeler. Bergsonculuğun en belirgin etkisi “Alışkanlık” adlı eserinde görülür. Burada metafizik ile pozitif bilimler arasında birlik kurmak ve felsefenin konusunu olgularla tanımlamak, özetle bilim karşısında ruhun varlığını sınamak amaçlanır. Bütün Bergsoncular gibi J. Chevalier de hayatın mekanist algılanışına ve özellikle de Lamarkçılığa şiddetle karşı çıkarak hayatı açıklayan yine yalnız hayattır der. Alışkanlığın yada kalıtımın yararlı ve zorunlu adaptasyonları meydana getiremeyeceğini savunur.
    “Ruh Hayatı” adlı eserinde o da Bergson gibi, hayatın maddeden çıkarılamayacağını, bunların farklı yönlerde gelişen süreçler olduğunu ifade eder. Ayrıca insanla diğer canlılar arasında bir derece farkı değil, mahiyet farkı olduğunu söyler. İnsanla beraber evrende yeni bir sıçrama, yeni bir yaratış meydana gelmiştir. Ona göre de insan ruhunu tam olarak mutlak’a ulaştıran araç ahlaki ve dini deneyimdir. İnsan bu deneyimlerde sonsuz karşısındaki hiçliğini, sınırlılığını, göreliliğini görerek buradan sınırsıza, mutlaka ve sonsuza ulaşır.

    Bunların dışında Fransa’da; Bergson ve Durkheim’ı uzlaştırmaya çalışan J. Wilbois ve Charles Blondel’de, öte yandan Gabriel Marcel ve Belçikalı psikolog G. Dwelshauvers’de de Bergsonculuğun etkilerini görmek olanaklıdır.

    devam edecek....................

    Bergsonculuk [Arşiv] - AvrasyaForum

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Bergson ardında kendi görüşlerinin gelişebileceği bir ‘okul’ bırakmadı. Hayranları, savunucuları oldu ancak gerçek anlamda takipçileri olmadı; birçok insana ilham verdi ancak onlara ileri araştırma için hazır herhangi bir araç vermedi.
    Bergson felsefesinin etkileri açısından bakacak olursak Whitehead’in metafiziğinin, devamlılık ile yeniliği uzlaştırma açısından Bergson’dan ilham almış olduğu söylenebilir.
    Teilhard de Chardin’in felsefesinde Tanrı’nın başlangıç enerjisinin kaynağı olarak evrimsel bir kozmoloji içerisinde yer alması bir tür Bergson metafiziği etkisiydi.
    Georges Sorel, politik felsefesinde Marksist tarihsel determinizmle mücadele etmek için Bergson kategorilerini kullandı.
    Fransız varoluşçu felsefe de Bergson’un mirasıydı. Sartre’ın ve Merleau-Ponty’nin dönemi Bergson’un eserlerine oldukça aşinaydı. Hiçbiri ‘Bergsoncu’ değildi ancak fikirlerinin hiçbiri Bergson’un miras bıraktığı fikirler olmaksızın tam anlamıyla anlaşılamazdı.
    Emmanuel Lévinas Bergson’u, kendi düşüncesini başlangıçta oldukça etkilemiş bir filozof olarak gösterdi ve Bergson’un zamansallık konusuna verdiği önemin Fransa’da Heideggerci fenomenolojinin ortaya çıkmasında toprağı hazırlamış olduğunu söyledi.
    Sartre’ın ben’e ait tözselliği reddetmesi ve zamanı bilincin bir fiili olarak tasvir etmesinin Bergsoncu olduğu söylenebilir.
    Merleau-Ponty bir eserinde Bergsoncu bir okul olmamasına rağmen Bergson’un itibarının dönemin büyükleri arasında çok fazla olduğunu söylüyordu. Ancak Ponty, Bergson’u özellikle zaman ve mekan kavramları konusunda eleştirdi. Ona göre mekan da, Bergson’un iddiasının aksine, tıpkı zaman gibi otantik olarak tasarlanabilirdi. Zaman kavramı ile ilgili olarak ta Ponty şöyle söylüyordu: “Zaman, kartopu gibi kendi üzerinde yuvarlansa da mekansallaşmış zamanda yayılsa da ardışık bir ‘şimdi’ olarak kalmaya devam eder. Dolayısıyla Bergson, ‘şimdiki anlar’ dizisini yalnızca sıkıştırabilir veya genişletebilir; asla zamanın üç boyutu aracılığıyla oluşturulan yegane devinime ulaşamaz.”

    Edebiyatta Bergsonculuğun en güzel izleri Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde (A la Recherche du Temps Perdu) adlı eserinde görülür. Paul Souday, Proust için “romansı psikolojinin Bergson’u” demiştir. Proust’un fikirleri özellikle Bilincin Doğrudan Doğruya Verileri Üzerine Deneme ve Madde ve Hafıza’daki temel kavramların bir tür deneysel gelişim oluşturmasıyla ortaya çıkmıştır. Floris Delattre, Proust’un sanatını Bergsoncu temaların gerçek bir orkestrası olarak görmüştür. Proust’un kesin olarak yönlendirilmesinde Bergson felsefesi önemli rol oynar. Proust bu felsefeden yola çıkarak içsel gerçekliği derinleştirme, onunla doğrudan bir dokunuş sağlama, içten bir içgözlem aracılığıyla ve özgürlük bilinci içerisinde ben’in bilgisini izleme ve böylelikle çağdaş romancıların severek kullandıkları kavramsal psikolojiden uzaklaşma yolunu seçmiştir.
    Proust’un romanı iki temel Bergsoncu temanın somut bir uygulamasıdır: Bunlardan bir tanesi gerçekliğin kumaşı olarak kavranan gerçek süre (durée réelle)dir, diğeri ise bütünsel ve kendiliğinden olan hafıza (mémoire spontanée)dır. Bergson, Yaratıcı Evrim’de şöyle demiştir: “Matematikçinin üzerinde işlem yaptığı dünya her anda ölüp yeniden doğan bir dünyadır. Ancak böyle kavranan bir zaman içerisinde evrimi yani yaşamın ayırdedici özelliğini nasıl tasarlayabiliriz? Evrim şimdi aracılığıyla geçmişin gerçek sürerliği, bir birleştirme çizgisi olan süre anl***** gelir.”
    Bu alıntı Robert de Billy’nin iddia etmiş olduğu üzere Bergson’un, Proust’un genel kavramları üzerine olan etkisinin kuvvetle altını çizer. Proust’un Bergsoncu-karşıtı denilebilecek tarafında ise Proust’a özgü olan ve eserini karartan tüm kötümser unsurlar ortaya çıkar. Bu tarafta kimi zaman çok çirkin olabilen bir maddesellik hakimdir. Dünyevi yaşamın acı tablosu, hayal kırıklıkları, aldatmalar ve yenilgiler Proust’un eserinin kendine ait özellikleridir.

    devam edecek..........

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Bergson’dan oldukça etkilenmiş ve Bergson felsefesinin temel kavramlarını ele alarak bunları kendi felsefesine göre dönüştürmüş olan en önemli filozof Gilles Deleuze’dür.

    Deleuze’e göre Bergson, Lucretius, Spinoza, Hume ya da Nietzsche gibi felsefe tarihinin bir parçası olarak görülen ancak bir şekilde bundan kısmen ya da bütünüyle kurtulmuş filozoflar gibi karşı-felsefe tarihinin bir parçasını oluşturuyodu.

    Bergson’un eserlerinin büyük ölçüde Deleuze’ün kendi kavramlarını oluşturmasına malzeme olmuş olduğu söylenebilir. Deleuze ve Bergson arasındaki yakın ilgi, Gillian Rose gibi bazı yazarların ortaya çıkan felsefeyi “yeni Bergsonculuk” olarak adlandırmalarına yol açmıştır. Ancak Deleuze yalnızca Bergson’dan değil birçok yazardan ödünç aldığı kavramları dönüştürerek herhangi bir tanesine tam anlamıyla sadık kalmamıştır. Yine de Deleuze ile Bergson’un ortak önemli sorunsalları olduğunu söyleyebiliriz.
    Bu sorunsallar arasında özellikle “devinim” ve “zaman” gösterilebilir. Bergson’un Yaratıcı Evrim’inde işlenen devinimden yola çıkarak Deleuze sinema ile düşünce arasındaki ilişkiyi kurmaya çalışmıştır. Bergson’a göre devinim-imge/görüntü (l’image mouvemant/mouvement-image), basit olarak ifade edecek olursak devinimin imgesi anl***** gelir.

    Soyut zamanı anlatan bilimsel zaman anlayışı, durağan imgelerle birlikte ele alındığında asla gerçek devinimi yaratamaz çünkü gerçek devinim kesintisiz akış içerisindedir yani parçalara ayrılamaz ve durdurulamaz. Bergson’a göre sinema sahta imgeler yaratır.
    Oysa ki Deleuze’e göre Bergson’un sahte imge dediği şey filmin teknik özelliği ile ilgilidir ve izleyici aslında filmi seyrederken gerçek devinim-imgeyi deneyimlemektedir. Deleuze yine Bergson’un görüşlerinden yola çıkarak imgeler bütününü görünen herşey olarak tanımlar. Bu tanıma göre de sinema ile gerçeklik örtüşür ve Deleuze yaşamın kendisini bir üst-sinema (meta-cinema) olarak tanımlar.
    Ona göre nesnel evren, devinim-imgelerin makineleşmiş (machinisme) biraradalığıdır. Şöyle der Deleuze: “Bergson şaşılacak kadar kendi zamanının ötesinde: Evren kendi içinde bir sinemadır, bir üst-sinema.”

    Deleuze, Bergsonculuk (Bergsonisme) adlı kitabında da Bergson’un felsefesinin önemli safhalarını ortaya koyduğunu düşündüğü süre, hafıza ve élan vital (hayat hamlesi/yaşam atılımı/yaşamsal atılım/) kavramları arasındaki ilişkiyi ve bu kavramların Bergson felsefesi içerisinde ne tür bir ilerlemeye karşılık geldiklerini belirlemeye çalışır. Bergson’un Bilincin Doğrudan Doğruya Verileri Üzerine Deneme adlı eserinde bahsedilen bilinç halleri ile Yaratıcı Evrim’deki yeni bir evrim anlayışı arasındaki bağı ‘devamlı çokluk’ (continuous/virtual multiplicity) olarak göstermeye çalışır. Bu tür Bergsoncu kavramları kullanarak Deleuze’ün bir ‘ayrım felsefesi’ (philosophy of difference) olarak kavranılan bütün bir yaşam felsefesi kurmayı amaçlamış olduğunu söyleyebiliriz.

Yukarı Çık