Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Görülen Kentler

Bilim ve Astronomi Kategorisi Felsefe Forum'u Forumunda Görülen Kentler Konusununun içerigi kısaca ->> MERHABA Güven Turan’ın Bir Gezgin Olarak Portresi Nazmi Ağıl Tabiat Manzaraları, İnsan İzleri adlı eserinde Tony Tanner, “Bir ev inşa ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Görülen Kentler

    MERHABA

    Güven Turan’ın Bir Gezgin Olarak Portresi Nazmi Ağıl

    Tabiat Manzaraları, İnsan İzleri adlı eserinde Tony Tanner, “Bir ev inşa etmek benin bir uzantısıdır” diyor. Tek ev için geçerli olan bu değerlendirme binlerce evden oluşan bir kent için daha da geçerlidir. Modern insanın kendini kırsal bölgelerle değil de kentlerle özdeşleştirmesinin nedeni bu olmalı, Graeme Shaukland’ın kente insani terimlerle yaklaşıp, eski binaları olmayan kentlerin kişilikten yoksun olduklarını belirtmesinin de. Kahramanı bir kasaba olan meşhur Paterson adlı uzun şiirinde William Carlos Williams ise daha kestirmeden gider ve “Her insan kendi içinde bir kenttir” ifadesini kullanır. Söz konusu kişi bir entelektüelse bu özdeşleşme daha da kaçınılmaz hale gelir. George Simmel’in dediği gibi, çünkü metropol akla hitap eder. Kırsal alanlarda hayatın ritmi yavaştır, düzenlidir ve insan güvenle ve yeterli bir ölçüde duygularıyla tepki verebilir. Oysa bir kentte –o bir metropolde der– insanın maruz kaldığı sayısız uyaran onu aklıyla tepki vermeye zorlar. Heideger de bunun böyle olduğu görüşündedir, çünkü İngilizcedeki inşa etmek (build) sözcüğü Almanca “bauen”den gelir ki bu da “bin” yani “(var) olmak” fiilinden başkası değildir.

    Aynı yaklaşımı benimseyen Güven Turan, İz Sürmek’te “Kent / gövdedir / kapanır kendine” saptamasını yapar. Ama aslında, bu keşfe daha önce Görülen Kentler adlıkitabında varmış gibidir. Çünkü bu kitabın konusu, ziyaret edilen kentler aracılığıyla, bir benin yaratılması sürecidir ve bu bakımdan Wordsworth’ün şair olarak zihinsel gelişimini anlattığı “Prelüd” adlı çok uzun (ama kendisi de epey uzun bir ömür sürmüştür) özyaşamsal şiirine benzer. Doğal olarak, ilk şiir Turan’ın doğum yeri olan Gerze’den başlar, ardından “adını / nüfus cüzdanında taşıdığı” kent olan Sinop gelir. Onu da üniversiteyi okuduğu ve askerlik görevini yaptığı Ankara izler. İlginç bir şekilde, doğduğu ve erişkinliğe hazırlandığı kentlerden hemen sonra Mısır’dan, onu ölümle tanıştıran bazı kentler alır sırayı. Aşağıdaki dizeler “bu uçsuz bucaksız nekropolis” olarak tanımlanan “Sakkara”dan: “Ölüm / Seversin bir aşk / gibi gövdeni / sana tanıtan / ve hiçbir zaman / bu kadar içten yaşamadın / ölümü.”

    Fakat bu dizelerde anılan ölüm sevgisi bir ölüm arzusunu beslemez, şair ölümü sever, çünkü ölüm bedene işaret etmesi dolayısıyla, hayatı da imlemektedir. Yoksa neden “ölülerin Teb’ine inat / Lüksor’u sevdin” desin. Kentlerin bu şekilde sıralanışı, hayatının ilk yıllarını yaşadığı kentlerden hemen sonra ölüm kentlerine geçmesi daha geniş bir genellemeyi imlemek içindir: Hayat kısadır ve ölüm her şeyi örter. Zaten Mısır seyahatinin ardından şairin hayatı ölümden sürekli bir kaçışa dönüşecektir, bir kentten öbürüne gerçek bir yolculuğa. Bu kaçış sırasında kentlere sığınması anlaşılabilir bir durum, çünkü “civilization” uygarlık kelimesi kent demek olan “civitas,” kökünden gelir (“medeniyet”in yine kent anlamındaki “medine”den gelmesi gibi) ve insanın günümüze kadar uzanan var oluşuna tanıklık eden yapıtlara, yani kültürel mirasa en çok buralarda rastlanabilir. Bu mirasın özümsenmesi şairin ölüme karşı zaferi anl***** gelecektir, çünkü bütün kültür eserleri insan soyunun kaçınılmaz sona karşı koyma çabasının bir sonucudur. Haliyle, gittiği her yerde, Turan’ın ilgisini, en çok, geçmişi geleceğe bağlayan müzeler çeker. Hatta onun kentlere duyduğu ilgi neredeyse tamamen müzeler hatırınadır: “senin doğal ortamın müzeler / kentler yerine onları yazsan da olur.” (“Frankfurt”) Müze kapalıysa kent sanki başına yıkılır: “Birden o korku / şu senin en çok da / İtalya’da yaşadığın, / kapalı müzeler korkusu… / Pazartesi. Müze tatilde…” (“İznik”)

    Belli ki bu sadece uzamda değil zamanda da bir yolculuktur ve çağlardan aşağıya doğru yapılacak dikey yolculuğun kapılarını aralayan kalıntılarıyla müzeler doğru başlangıç noktalarıdır. Fakat nedense, bu yolculuk zamanın içinde olduğu kadar zamana karşı bir yolculuktur da, şairin gözlemlediği gibi çünkü, “zaman hızla geçiyor / tarihin ağırlığına inat.” (“İznik”) Onu sürekli olarak havaalanlarında, tren istasyonlarında ve otobüs terminallerinde, soluk soluğa görmemize şaşmamalı öyleyse, ne de bazı kentlerde valizini açmaya değmeyecek kadar kısa kalmasına. Telaş içindedir, çünkü hedefinde yıkıcı zamandan evvel varıp şiire dönüştürmesi gereken bir kent vardır daima. Bunu yapamadığında hayıflanır, kendini suçlar: “her kent adı / görülen bir kent olarak / geçmeyecekse bu kitapta / şu senin muhteşem tembelliğinden.” (“Antalya”) Yazma güçlüğü çektiğinde acı duyar: “On beş yıl boyunca / her yaz gittiğin bu kenti yazmakta / neden zorlanıyorsun böyle” (“Datça”) Bazen, rahatsız edici bir saplantı halini alır yazmak: “Yaz ve kurtul / işte / nedir ki yazmak.” (“Washington D. C.”) Aklının bir köşesine yapışıp kalmasından hoşlanmaz herhangi bir kentin: “Müzedeki kalıntılar / bahçedeki taşlar / daha fazla şey söyleyebilirdi / bir sanat tarihçisine / bir arkeoloğa / sen geçmiş bir yaşamın / yaş***** / vurup geçecek şeyler peşindesin, / daha fazla oyalanmıyorsun.” (“İznik”)

    Bu göçebe tavrın temelinde yine, kültürel mirasın zamanın insafına terk edilmiş halini, ölümün her yerde kendini hatırlattığını görmekten duyduğu rahatsızlık olmalı: “Sen buraya bir şeylerden kaçarak / geldin / bulduğun / yitirilmiş bir savaş alanı” (“İstanbul”) Ona Bursa’da da rahat yoktur, “aynı yıkıntı duygusu / aynı yitiriş,” sınırların ötesinde, uzaklarda da: “Ne Eschenheimer Turm ne Römer / ne Goethe’nin evi / her şey yıkıntı.” (“Frankfurt”) Bilir ki, “Yıkım nerede başlarsa / başlasın yayılır ve sürer.” (“İznik”) İznik müzesi önünde, iki öğretmenin konuşmalarına tanık olur, insanların neden müzelere gittiklerini anlayamadıklarından söz etmektedirler. Böyle, tarihin önemini takdir edemeyen insanları “Döküntüler önünde / dolanıp duran / kimliksiz kalabalık” (“Sakkara”) olarak niteler ve bu kalabalığın bir parçası olmayı asla istemez. Gerçek bir modernist gibi, Yeats, Eliot, ya da Beyatlı ve Tanpınar gibi, kendini kültürel tarihin içine batırıp yeni bir kimlikle yeniden doğmak arzusundadır. Bu arzusunu Antalya’dayken ifade etmiştir zaten: “kim sabah sabah aramadı / kimliğini”.

    Bu sadece kendini değil, tüm insanlığı temsil eden bir kimlik olmalıdır. Onu sürekli açık alanlarda, geçiş noktalarında görmemizin nedeni belki de budur, ana yurduna kök salıp orada yeşermek yerine, yolculuklarla örülmüş, tüm yeryüzüne dağılmış, daha evrensel bir kimlik arayışı. Gılgamış gibi uygarlığın derinliklerine dalacak, tüm insanlık adına ölümsüzlüğün peşine düşecektir. Orfeus’un zor görevini üstlenmiştir: Ölümün çaldıklarını insanlığa geri kazandırmak, yaratıcı eylemin itici gücü bu değil mi? Demek ki onun şiiri de gördüğü kayıpları telafi etme gayretini taşıyacaktır. Ya da şair Teb kentinin duvarlarını müziğiyle ören Amfion’a özenir: “Sen de bir kent kurmak, / sevdiğin kadının adını / vermek istemez miydin / bir kente / sadece bunun için bile / çıkardın bu yolculuğa” (“İznik”)

    Gelgeç bir sevda değildir bu, çünkü daha sonra, İz Sürmek’te debahsedecektir“Yeni bir defter alıp / geçmişi bir kez daha / düzenlemek”ten. Gezdiği kentleri sıcağı sıcağına değil, yıllar sonra hatırladıklarıyla, yeniden anlatma güdüsü geçmişi daha özgürce biçimlendirme isteğiyle ilintili olmalı. Kentlere, kültürel, tarihsel ve coğrafi yönlerini göz önüne alarak hak ettikleri uzunlukta değil de, ona verdikleri esin oranında değinişine bakılırsa, Turan, özgürlüğünün tadını epey çıkarmış görünüyor. Seçim tamamen kişisel: İznik’e sayfalar ayrılmışken İstanbul’un neden sadece birkaç dokunuşla geçiştirildiğini sormuyoruz biz de. Şairi sık sık haritasını açarken görüyoruz. Bu onun da, şiirler oluştukça, şahsi kent haritalarını oluşturduğu anl***** gelebilir. Harvey Molotch’un şu sözleri böyle bir çabayı anlamamıza yardım edebilir: “Kent haritaları insanların gidecekleri yere götürmek için yapılır ama harita yapımcıları kentler arasındaki pek çok farkı görmezden geldiklerinden aslında umulandan daha az işe yararlar. ‘Standart beden’ yaklaşımı kent haritaları için iyi bir şey değildir.”

    Kısaca, Turan’ın kitabı dünya haritalarında tanımlanan sınırların, hatta gerçekliğin bir reddidir. Onun derdi şiirin harcıyla, kültür dünyasına ait varlıklardan kentler kurmak. Zor iş, yukarı taşınan taşlar yuvarlanıp indikçe yeniden. “Viyana”da sorar bu yüzden, “Yıkım / hızla tüketmiyor muydu / kitaplarla, müzikle, resimle, / düşle kurduğun dünyaları / yıllar yılı.”

    Burada kitabın başlığına geri dönmekte yarar var. Görülen Kentler adı belli ki Calvino’nun Görünmez Kentler’ine bir nazire. Turan’ın kentleri sadece görünen değil, üstelik, bizzat görülmüş kentler. Zaman zaman müzelerde içi daralsa da: “Çabuk çıktın / müzenin tozlu salonlarından / karanlıktan başka / ne gördün,” (“Viyana”) ve bilse de:

    “Hiçbir kent / vermez sevgisini / bir sevgiliyle dolaşmadan / içinde / öpüşmeden kuytularında,” (“İzmir”) onun kentleri yaşamaktan ziyade görülecek, bir müzedeki gibi korunmuş bir sergi. Bu onun, bir kez yaratılmış güzellikleri hoyrat zamanın elinden uzak tutan kitaplara duyduğu sevgiyi açıklar, hatta kitapların gerçekliğini hayatınkine tercih etmesini de. “O kutsal gizem”i bulamamanın verdiği hayal kırıklığı içinde şöyle der: “Ah evde olmalıydın / açmalıydın kitaplarını / gerçeklik sahte.” İşte onu Den Haag’da görüyoruz, “önce bir kitapçı sonra / bir lokanta” sorarken resepsiyonda, böylece, önceliğini belli ederek. İngiltere’de devasa bir kütüphaneye dönüştürülmüş bir kasaba olan Hay-on-Wye’da rahat eder en çok, “Bıraksalar / yaşarım şu çiftlikte... / Kitaplarım, plaklarım, CD’lerim, videolarım ve / bilgisayarımla burada yüz yıl yaşarım” diyecek kadar.

    Az önce söylediğimizi bir parça değiştirerek yinelersek, Turan’ın kentleri yaşanacak yerler değil, okunacak kitaplardır. Victor Hugo da aynısını söylemişti yıllarca önce. “Mimari de tüm öteki yazılar gibi doğdu. Önce ABC biçimindeydi. Bir taş dikiliyor, bu, bir harf oluyordu… Sonra kelimeler geldi, üst üste konmuş taşlar… Bazen geniş bir alanda bir sürü taş bir araya geliyordu, bir cümle... Nihayet kitaplar yapıldı...” Daha sonra Hugo matbaayla birlikte mimarinin eski parlaklığını kaybettiği tespitinde bulunur. Harflerle kurulan kentler taşlarla kurulanlardan daha çekicidirler de ondan, hani şu meşhur hikâyede Çinli ustaların yaptıkları resme tutulan aynadaki görüntünün aslından çok daha etkileyici görünmesi gibi. Güven Turan da kentlere ayna tutuyor, şiirleri birer kent okuma denemesi. Kevin Lynch kentlerin de – “Benim oğlum bina okur,” alaysamasını boşa çıkararak- tanınabilir sembollerden oluşan okunabilir metinler olduğundan söz etmez mi?

    Bir sorun var yalnız: Bu okuma sırasında Turan’ın dikkatli turist gözü satırlar arasında gezinirken, satır aralarında gizli o sinsi çürümeyi de, kaçınılmaz olarak, odağına alıyor. Oysa bütün macerası mutlak sonun işareti olan bu çürümeden kaçmak üzerine kuruluydu. Hem mekânda hem zamanda bir yolculuğa çıkmış, kalıcı kültür yapıtlarını arayıp onlardaki ölümsüz ruhla özdeşleşmek istemişti, tıpkı “Bizans’a Yolculuk” adlı şirinde Yeats’in imparatorlara geçmişi, şimdiyi ve geleceği şakıyan bir altın kuşa dönüşmek istemesi gibi. Her bir şiirin ölümden çalınmış bir zaman dilimi demek olduğu düşünülürse, neredeyse başarır bunu. Ve okudukça fark ederiz ki, kentler değil şairin hayatının geçtiği yollar / yıllardır bir kitaba dönüşen. Ama yollar hep düz bir hat izlemez ve çoğu zaman üst üste biner. İşte Turan da Sydney, New York ve Bombay’a kadar gittikten sonra dönüp dolaşıp kendini yeniden Samsun’da bulur, yaklaşık olarak, başladığı yerde. “Yaklaşık olarak” ifadesi önemli, çünkü eğer Gerze’ye dönmüş olsa, Keats’in “iyi şekillenmiş vazo” imgesinde olduğu gibi, bir çember tamamlanacaktır. Bu tam örtüşmeme hali ise, bir şeyler eksik kalmış demek. Hiç gidilmeyen Venedik’in Görülen Kentler’de yer almasının nedeni bu olsa gerek. “Gitmedin / bu kente / Başkaları ya bir / panayır / ya da ölüm buldu.”


    Hani şair, Yeats’in kusursuz bir sanat yapıtına dönüşmek hayalini paylaşıyordu? Öyleydi belki ama, gezip dolaşmaları en mükemmel insan ürünlerinin bile yıkımdan kurtulamadığını gösterip durdu ona, bu arzunun İrlandalı ustanın bir vehminden ibaret olduğunu. Çünkü aslolan yaratma sürecidir. İşte bu yüzden, Güven Turan Venedik’e hiç gitmeyecek, çünkü daha nice şiirleri yazmasını sağlayacak olan bu eksik halka, çünkü mutlak ölümsüzlük yok, sadece hissi var ve bu his yazdıkça duyulabilir ancak...

    Kaynakça:
    Steve Pile & Nigel Thrift, ed., city a-z. Londra: Routhledge, 2000.
    Cogito. Kent ve Kültürü. İstanbul: YKY.

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye kirmizigül - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Nerden
    Istanbul, Turkey, Turkey
    Mesaj
    3.148
    Blog Mesajları
    22
    Rep Gücü
    18820
    emeginize saglik paylasim icin tesekkürler.

Benzer Konular

  1. En yaşanabilir kentler
    mopsy Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 10-09-2010, 03:27 PM
  2. En Çok Görülen 10 Kabus!
    dogangunes Tarafından Rüya tabirleri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 19-11-2009, 07:57 PM
  3. En yaşanabilir kentler sıralamasında ilk üç iliniz hangisi?
    İnci Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 02-07-2009, 07:14 PM
  4. Bayanlarda sık görülen hastalıklar!
    Nil@y Tarafından Kadın Sağlığı (jinekoloji) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 17-04-2009, 07:56 PM
  5. ÇOCUKLARDA EN SIK GÖRÜLEN GÖZ RAHATSIZLIKLARI
    pandura Tarafından Çocuk Sağlığı Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-08-2007, 12:29 PM
Yukarı Çık