Bizim ölümlü ve zayıf durumumuzun doğal sonucu o kadar feci ki, ona yakından baktığımızda göreceğimiz şey konusunda hiçbir şey bizi teselli edemez.”

Pascal.





İnsanlar, kendi sonlu ve zayıf durumlarına yakından bakmaktan, genellikle ‘alışkanlık’ ve ‘vakit geçirme’ gibi iki genel ağrı kesici vasıtasıyla sürekli kaçarlar. İnsan, sıçrayan topu kovalar veya kaçan bir hayvanın peşinden sürek avı yapar. Bu, peşinden koşulan top ve kovalamaca oyunu, ya sosyal entrika ve eğlence labirenti aracılığıyla gerçekleştirilir, ya da insanın kendisinden kaçmasını sağlayabildiği sürece başka herhangi bir şeyle…



Alışkanlığın içine iyice gömülerek eş, aile, arkadaş çevresi ve güncel sorunlara odaklanan insan, işinin sağladığı güvenlik içinde geçen günlerin muhasebesinden, her geçen günün hangi ideal, umut ve rüyalarını toprağa gömdüğünden ve yarınların nelere gebe olduğundan giderek daha çok bihaber hale gelerek, kısır ve dar görüşlü, robotumsu bir varlığa dönüşür.



Hem alışkanlık hem de vakit geçirme, işe yaradıkları sürece insanın ‘hiçliğini’, kimsesizliğini, yetersizliğini, güçsüzlüğünü ve boşluğunu kendisinden ustalıkla saklarlar. Ölümlü bir varoluşa sahip bir varlık olarak insanın varoluşunun en temel, özsel öğesi, onun varoluşunun olumsallığıdır. Bu olumsallık, insanı, her ân, hiç beklemediği bir şekilde hiçliğe fırlatabilir. Ölüm, randevu alarak gelen bir şey olmadığı gibi, başkalarının başına geldiğini izlediğimiz bir soyutlama da değildir; tam tersine o, zamanı geldiğinde her insanın yaşamaktan kaçınamayacağı bir deneyimdir. Ölümün düşünsel bir yolla kavranabilir bir şey olmamasının altında yatan neden de zaten budur: O, herhangi bir kavram ya da bir soyutlama olmayıp, zamanı geldiğinde bizzat yaşanacak bir ‘deneyim’dir…



Bizim, bugün içinde yaşadığımız evren, Platon ve Aristoteles’in ya da Ortaçağ dönemi düşünürlerinin sıkı, düzenli, belirlenmiş ve sonlu evreni değildir artık. Artık biz, evrenin hem son derece küçük, hem de son derece büyük bir yöne doğru genişlediğini biliyoruz. Aşağılara doğru gittiğimizde madde ve uzayı ayırarak çok alt düzeylerde inanılmaz ve çok küçük yaşam organizmalarının, dolayısıyla, küçüklükleri nedeniyle algımızın dışında kalan şeylerin varlığının farkındayız artık biz. Yukarıya, uzaya doğru yöneldiğimizde ise, enginliğiyle âdeta içinde kaybolduğumuz bir evrenle karşı karşıyayız.



İnsan evrende, son derece küçük olan ile sonsuz olan arasında, orta bir yerlerde bulunduğu için, hiçlikle kıyaslandığında her şey; her şeyle kıyaslandığında ise, bir hiçtir. İnsani durumun nihai gerçeği de işte budur: Onun ortalarda yer alan pozisyonu ve olumsallığı…



İnsanın bu nihai gerçeği ve pozisyonu, insan aklının ulaşmasının beklenebileceği noktanın en fazla nereye dek uzanabileceğine ilişkin mükemmel bir ipucu da sağlamaktadır: İki tarafından da hiçlikle kuşatılmış insan varoluşunun sonlu doğası, onun aklının ulaşabileceği noktanın sonsuz olabilmesine olanak tanımamaktadır.



“Önünden ve arkasından sonsuzluk tarafından yutulmuş olan hayatımın kısa süresini ve benim bilmediğim, onun da beni bilmediği sonsuz ve yoğun uzay tarafından yutulmuş olan ve şu ân işgal ettiğim küçücük yeri düşündüğümde korkuyorum, niye orada değil de burada, o zamanda değil de şimdi var olduğumdan dolayı, şaşkınlık içinde kalıyorum.”