Sözünü ettiğimiz eleştiriyi çok eski zamanlardaki bir örnek ile açalım. Bu örnek Hint felsefesinden olacak. Eski bir Hint dini olan "Brahma" dininin kuralları "veda" denilen kitaplarda toplanmıştır. Veda'lar, farklı zamanlarda yazılmış olan çeşitli eserlerden oluşan bir çeşit ansiklopedidir.

Bu din kitabının daha eskiye ait bölümleri birtakım ilâhilerden ve beyitlerden oluşur. Daha yeni bölümleri ise bu ilâhi ve beyitlerin felsefi yorum ve açıklamalarıdır. Fakat "Rigveda" denilen en eski bölümlerinde bile bazı felsefi düşüncelere rastlanır.

Söz gelişi bu en eski bölümlerde bulunan ünlü bir beyitte "Tanrılar ve insanlar henüz yokken bu evrende acaba ne vardı?" sorusu sorulur. Beyiti yazan, Tanrıların varlığından hiçbir zaman kuşkulanmaz, fakat Tanrıları evrenin bir parçası olarak kabullenir ve onları evrenin yapısına dahil eder.

Tanrıların da içinde bulunduğu bu evrenin elbette bir başlangıcı olacaktır. Acaba ilk sebep nedir? Bu soruyu Rigveda'nın yazarı, açık olmayan bulanık birtakım fikirler öne sürerek, şöyle cevaplar:

"Evren var olmazdan önce ne var olan ve ne de yok olan., yani varlık ile yokluk arasında bir şeyin bulunması gerekir. Bu ne var ve ne de yok olun şeyin yaratıcı bir güç olması gerekir." Yazar bu gücü doğanın yaratıcı gücü ile karşılaştırdıktan sonra beyit şöyle son bulur: "Herhalde evrenin ne olduğunu bilen bir kimse vardır. Yoksa, bunu bilen biri yok mu?.."

Bu türden düşünceleri ilk felsefî açıklamalar olarak benimseyebiliriz. Bunlar felsefe alanındaki ilk adımlar, ilk denemelerdir. Bu sorular ile evrenin başlangıcı problemine bir biçimde cevap aranmış oluyor. Görüldüğü gibi bu türden konular üzerinde düşünmeye başlayan insana artık dinin kuralları yetmemektedir. İnsan bunları eleştirmek, bunların dışına çıkmak gereksinimi duyar.

İlk kez Veda'larda belirsiz ve bulanık bir biçimde ortaya çıkan bu anlayış, ilk felsefe anlayışıdır. Felsefi düşünce her yerde dinin inanç ve mit'lerinden, tıpkı Veda'larda karşılaşıldığı biçimde, ayrılmaya başlar.

"Felsefî düşünce nerede ve ne zaman başlamıştır?" sorusunun cevabı ancak şu olabilir: İnsan nerede kendi düşüncesiyle dinsel inançlara karsı bir reaksiyon göstermiş ve inancın dışına çıkmak gereksinimi duymuşsa, o anda orada felsefî düşünce, saf ve gerçek anlamda, başlamış olur.

Hint felsefesiyle ilgili bu örneklemeyi yeterli saymalıyız. Gerçi Hint felsefesi çok dikkat çekicidir. Hint felsefesi hiçbir zaman kendisini dinden tam anlamıyla soyutlayamamıştır. Bunun içindir ki Hint felsefesi, özellikle bir rahip felsefesi olarak kalmıştır. Kendisini dinden tamamen soyutlayarak bilimsel bir biçimde gelişen felsefe, eski Yunan felsefesidir.
alıntı