Merhaba



...Vasiyet !
“ Düşman savunduğumuz hatları geçdikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın, etimi kuşlar ve itler çeke çeke yesinler. Fakat, savunma hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu yere gömeceksiniz ve gelecek nesiller üzerime bir abide dikecekler “

Pasamiza Allah cc dan Rahmet diliyorum!

MEHMED ŞÜKRÜ PAŞA ( 1857 - 1916 )

Mehmed Şükrü Paşa 1857 yılında Erzurum’da doğmuştur. Babası Mustafa Bey de Osmanlı’nın gözde subaylarından birisiydi. Erzurum’ da Ayabakan ailesi mensubu Kolağası ( Kıdemli Yüzbaşı ) Mustafa Bey’in eşi, Mehmed Şükrü Paşa’nın annesi ise Muhsine Hanım’dır. Şükrü Paşa’nın askerliğe merakı babasından ileri gelmekteydi. Ona olan hayranlığı onu da asker ocağına itecek, Erzincan Askeri İdadisi’ndeki günleri böylelikle başlayacaktı. Babasını bu yıllarda kaybetmesi ise onda derin bir yıkıma yol açar. Fakat annesinin yeniden evlenmesi onda yıkımdan öte, çevresine yabancılaşma, küskünlük, doğduğu çevreden uzaklaşma hisleri yaratacaktır. İstanbul’a gelip Sütlüce Topçu Okulu’na girmesi ola ki bu sebeptendir.

Harbiye’den mezun olurken tarih 1879 yılını göstermektedir ve rütbesi Topçu Teğmeni’dir. Mehmed Şükrü Paşa matematik ve fenni ilimlerdeki başarısı ile daha harbiye yıllarında dikkat çekmişti. Avrupa’daki askerlik üzerine gelişmeleri öğrenmek üzere Almanya’ya gönderilen subaylar arasına onun ismini de yazdıran Serasker Saip Paşa olur. Postdam Garnizonu’nda 4 yılı aşkın bir süre eğitim görür ve 1883 yılında Kıdemli Yüzbaşı rütbesine yükselir.

İstanbul’a döndükten sonra edindiği tecrübeleri ordunun çeşitli birimlerinde eğitmen olarak yeni öğrencilere aktaracak, 1887 yılında binbaşılığa yükselecektir. Bu yıl aynı zamanda kendisi gibi Osmanlı’nın gözde subaylarından İmrahor Manastırlı Süvari Korgenarali Nuri Paşa’nın kızı Zafer Rabia Hanım’la evlendiği yıldır. Bu evlikten 9 çocuğu olacak ama 5 evladını küçük yaşlarında kaybederek evlat acısıyla da tanışacaktır.



36 yaşına geldiğinde Tuğgeneral rütbesini alır. Tarih 1893 yılını göstermektedir. Paşa mesleğindeki gelişmeleri sürekli takip etmiş, bu yönüyle orduya bir çok öğrenciler yetiştirmiştir. Harbiye ve Darrüşafaka okullarında balistik ve matematik derleri veren Paşa’nın yetiştirdiği öğrencilerden biri de büyük Türk matematikçisi Salih Zeki’ dir.

Bu eğitim sevdası etrafında birçok genci topluyordu. Bu durumda siyasi iç çekişmeler içindeki Osmanlı’da sorun yaratıyordu. Saraya jurnal edilip 1905 yılında Selanik’e tayin edilir. Bu saraydakiler tarafından sürgün olarak düşünülse de, Osmanlı’nın bir paşası için görev telakki edilmiştir.

Öte yandan tabiyeti gereği sert, bildiğini söylemekten çekinmeyen bir kişiliğe sahipti. “Deli Şükrü” lakabını o yıllarda almıştı. Öyle ki; lafını sakınmadığı için 2. Abdülhamid’den bir tokat yediği rivayet edilir. Buna karşılık Vekiller Meclisi’nde ülkenin gidişatını değerlendirirken lafı eğip büken vekillere “ Hialkın ne istediği hakkında hiç bir şey bilmiyorsanız Şükrü Paşa’nın raporlarını okuyunuz.” diye tavsiye eden yine Abdülhamid Han olacaktır.

Meşrutiyet zamanında ( 1908 ) rütbesi mareşal iken, yapılan düzenleme ile rütbesi korgeneralliğe indirilir. Edirne müdafası yıllarına gelindiğinde orgeneral rütbesini yeniden alacaktır. Balkan Savaşı patlak vermezden evvelinde Çanakkale Boğaz Muhafızlığı görevindedir. 1912 yılınının Ekim ayında Bulgar ordusu Edirne’yi kuşattığında ise Mehmed Şükrü Paşa Edirne Müstahkem Mevkii Komutanı'dır artık. Bu onun son ve adını tarihe kaydedecek en önemli görevidir şüphesiz. Emrindeki kurmayları ise tarih sahnesindeki yerlerini sonraki yıllarda bulacak olan Kazım ( Kazım Karabekir ), Fuat ( Berlin Başkonsolosu ) ve Remzi ( remzi Yiğitgüden Paşa ) beylerdir.

Ve; Edirne’nin tarihindeki en şerefli savunma başlar...

Bu yıllarda devlet cephesinde tuhaf bir istek göze çarpmaktadır ve bunun izahı yoktur. Şükrü Paşa’dan Edirne’yi en fazla 40 gün müdafa etmesi istenir. Zira İstanbul’da iç karışıklıklar almış başını yürümüştür. Birkaç ay sonra, Ocak ayının1913' ünde Bab-ı Ali baskınıyla hükümeti düşürecek Enver Paşa ile İttihatçıların bahanelerinden birisi Edirne ve Balkanlar’ın kaybedilmesi olacaktır. Oysa İstanbul’la çok meşgul olan Enver Paşa, Şükrü Paşa’ya göndermeyi vaad ettiği yardımı ne yazık ki göndermemiştir. Bu durumda Edirne'nin düşmesi ile ilgili bahane çok iğreti durmaktadır.

Yeniden 1912 yılına dönersek...

Kasım 1912 ‘de Bulgar ordusu kuşattığı şehri bombalamaya da başlar. Halkta panik havası yayılmaya başlar. Yıkımlar, esaretler, kolera ve tifo başta olmak üzere salgın hastalıklar baş gösterir. Tüm bunlar olurken Kıyık sırtlarındaki tabyalar arasında koşturmakta olan Şükrü Paşa’nın müdafası düşman ordusunun canını iyiden iyiye sıkmaktadır. Osmanlı' nın o zamanki yöneticilerinin bile 40 günden fazla uzamamasını istediği savunma gittikçe daha çetin bir hal almaya başlar. Şükrü Paşa hükümetin o günlerdeki bu tavrını İsmail Hami Danişmend’ e şöyle anlatır :

“Harbin başında hükümet benden bir aylık mukavemet talep etti. Ben tam yüz elli beş gün mukavemet ettim.

Fakat buna rağmen ittihat ve Terakki hükümeti beni derhal emekliye sevk etti ve menkup (rütbeleri alınmış) olarak yaşattı. Bunun çok acı bir sebebi vardı. Harbin başında henüz Edirne muhasarası başlamadan evvel ittihatçılardan eski Dahiliye Nazırı Talat Bey, gönüllü nefer yazılıp Edirne’ye gelmişti. Maksadı askerlik etmek değil, askeri ifsad etmekti. Birinci derecedeki kumandan paşaların oturdukları binaya yerleşmiş ve tıpkı o paşalar gibi o nefer beye de emir beyler tahsis edilmişti. Askeri harp etmemeye teşvik ediyor ve bilhassa Anadolu efradına, Rumeli’nin kendi vatanları olmadığından bahsediyordu.

O sırada düşman ilerlemekte ve Edirne düşmek üzere idi. Tabi böyle bir fesada tahammül edemezdim. Talat Bey’i çağırttım. Kendisine Bey oğlum diye hitap ederek, yaptığı menfi propagandayı anlattım. Bu hale bir dakika bile tahammül edemeyeceğimi, Edirne’de kaldığı taktirde kendisini maazallah idam ettirmek mecburiyetinde kalacağımı ve böyle bir mecburiyette kalmak istemediğim için, o günkü trenle derhal İstanbul’a hareket etmesini emrettim. İşte benim menkubiyetime bu Talatlar sebep oldu. Onlar ordumuzun bir an evvel mağlup olmasını ve mağlubiyeti yüzünden muhalif hükümetin bir an evvel sükûtunu istiyorlardı. Fakat unuttukları bir şey vardı.

Benim asker olduğumu unutuyorlardı.”

O günler Edirne’nin hafızasında derin izler bırakacak yokluk ve yoksunluk yılları da olacaktır. Yiyecek bulamayan halk ve savunma hattındaki askerlerimiz süpürge tohumlarından yapılmış ekmek, kurbağa ve at eti yemek zorunda dahi kalacaktır.



İşte Mehmed Şükrü Paşa’nın vasiyeti o günlere aittir. Ne var ki vasiyetine uymasına mani, İstanbul’dan beklenen yardımın gecikmesi sebebiyle palazlanan Bulgar ve Sırp ordusunun Edirne’deki ata yadigarı tarihi eserlere, Selimiye'ye zarar vermeye başlaması olacaktır. Öyle ki bugünlere ibret olarak Selimiye'ye isabet eden top güllesinin yeri hala onarılmamış, izleri ziyaretçileri tarafıından görülebilmektedir. Hal odur ki; Edirne halkına ve ata yadigarı eserlere zarar gelmesinden endişe eden Şükrü Paşa 25 Mart 1913 sabahı askere ait malzemelerin imha edilmesini, düşmanın eline geçmemesini emreder. Arda nehri üzerinde bulunan demiryolu köprüsünü de yıktırıp, 26 Mart 1913 sabahı Hıdırlık tabyasındaki telsiz direğine beyaz bayrağı dikmek zorunda kalır. Saatler 08.25 i göstermektedir...

Plevne’den sonra Osmanlı’nın gördüğü en şanlı direniş olan Edirne Müdafası 5 ay 5 gün sürmüş olur. Plevne'de Gazi Osman Paşa gibi, Edirne'de ise Mehmed Şükrü Paşa düşmanlarının bile hayranlığını kazanacaktır.

Bulgar komutan General İvanof aynı gün Şükrü Paşa’nın kılıcını saygıyla fakat alelalde bir şekilde alınca Bulgar çarı Ferdinand’dan azar işitir. Zira böylesi saygıdeğer bir savunmayı yapmış kişi, düşman bile olsa bir merasimi hak etmektedir. Ertesi gün Şükrü Paşa’nın kılıcı Bulgar çarı Ferdinand tarafından merasimle kendisine geri verilecektir.

Başta Fransız basını olmak üzere Avrupa basınında bu olaya övgü ve saygı dolu sayfalar ayırlır. Askeri eğitimini aldığı Almanya’da adına küçük çaplı da olsa anıtlar dikilir. Aralarında Claude Farrere ve Pierre Loti gibi isimlerin olduğu yüzlerce aydının imzasını taşıyan "Altın Kitap", bir kılıçla birlikte Fransız halkının Şükrü Paşa’ya hayranlığının ifadesi olarak takdim edilir. Altın Kitap’ ın girişinde şu sözler yazmaktadır :

“ Edirne’nin kahramanı Müdafii General Gazi Mehmed Şükrü Paşa’ya hayranları tarafından unutulmaz bir müdafanın hatırası olarak. Paris 1913…”

6 ay süren Sofya esareti Paşa'nın şanına yakışır bir konukseverlik ile geçer. Bulgar bir yaveri ve kendine tahsis edilmiş bir otomobili bulunan Paşa’nın kılıcı esareti boyunca da belindedir. Ama esaretten vatana dönüşü haset ve fesat içinde debelenen, karışıklıklarla dolu İstanbul’daki siyasilere has bir aymazlıkta olur. Edirne’nin teslim edilmesinden sebep “Paşa seni öldürecekler!” dedikodusu yayılır. O istemese de huduttan itibaren perdeleri kapkara indirilmiş bir vagonla Sirkeci garına, oradan da her tarafı kapalı bir faytonla gözlerden kaçırılırcasına Şişli’deki evine getirilir.

Oysa Paşa esaret günlerinde bile matematikle ve mesleki tecrübelerini yazmakla meşgul olmuş, bunları kitap halinde dönemin Bulgar veliahdı çar Prens Boris’ e hediye etmiştir. Bu eser daha sonra Sofya Askeri Müzesi’ne bağışlanacaktır.

Hayatının geri kalanını da mütevazi bir şekilde, kütüphanesinde yazarak, sürekli araştırarak geçirir. Topladığı tüm kütüphanesini Aksaray’daki bir akrabasına emanet ettiği depoda çıkan yangında kaybettiğinde duyduğu acı inanılmazdır.

Bu küskün hayatının neticesinde Mehmed Şükrü Paşa siyatiğe yakalanmış, tedavisi için gittiği Bursa kaplıcalarında yakalandığı zatüre sonucu 5 Haziran 1916 yılında hayata gözlerini yummuştur. Kadri kıymeti ancak ölümünden sonra bilinen Osmanlı’nın bu seçkin paşası dönemin sultanı 5. Mehmet Reşat ile 1. Dünya Savaşı’ndaki müttefiklerimiz olan Alman, Avusturya ve Bulgar kıtalarının da hazır bulunduğu, halkın büyük iltifatla katıldığı milli bir törenle, yine Sultan 5. Mehmet Reşat tarafından yaptırılan Mevlana Kapı’da bulunan Merkez Efendi mezarlığındaki mütevazi kabrine defnedilmiştir. Balkan Savaşları ve şanlı Edirne Müdafası’na atfen 1989 yılında yapımına başlanan ve ancak 27 temmuz 1998’de açılabilen Şükrü Paşa Anıtı’nın açılışından 3 gün evvel naaşı burada bulunan anıt mezara nakledilmiştir.

Böylelikle yiğit toprağına, Edirne Paşa’sına kavuşmuştur.

Edirne : Edirne'nin 600. Fetih Yıldönümü Armağan Kitabı ( Türk Tarih Kurumu Yayınları... )
31 Mart Vakası ( İsmail Hami Danişmend )

...Vasiyet !