Merhaba!

Sait Faik’in Türk hikâye ede tarihsel gelişme çizgisi içinde ilginç bir konumu var: bu konum, Sait Faıik düşüncesinin ‘sorunsal’ (problematik) oluşundan ileri geliyor. Sait Faik’in hikâyelerinde ‘sorunsal’lık, O’nun düşünce sistemini belirleyen temel karakteristik olarak ortaya çıkmakta, Bu ‘sorunsallığı’, şöyle belirleyebiliriz:’ Sait Faik ne bütünüyle burjuvaziden yanaydı’, ne de bütünüyle burjuva düşüncesini aşmış bir yazardı; ne bütünüyle burjuvaziden kopabilmiş, ne burjuvaziyi bütünüyle kabullenmişti. Bu yüzden, burjuva düşüncesini aşma ile aşamamanın sınırında duran ‘sorunsal’, bir bilinç durumunun, üzeri açık ya da kapalı tavır ve bildirilerini getirir Sait Faik’in hikâyeleri ..

Şöyle de diyebiliriz: Sait Faik, bireysel ve toplumsal çatışmaların belirli bir dünya görüşüne: bağlanarak çözümlenebileceği gerçeğinin dışında kalmış bir yazar. Bu nedenle de, Sait Faik, kimi yazarlarca bireyci, kimi yazarlarca da toplumcu sayılabiliyor.

Sait Faik’in ideolojik konumu, burjuva düşüncesiyle ne tam anlamıyla karşıtlaşan, ne de tam anlamıyla burjuva düşüncesiyle uyuşan bu ‘sorunsallığa dayanır. Aslında, bu belki de, genel anlamda hümanizma düşüncesinin ideolojik konumudur. Batıda, burjuvazinin devrimci niteliğini yitirmeye başladığı, ama bütünüyle reaksiyoner niteliğini ortaya koymadığı belirli bir tarihsel ara-dönemde, burjuva düşüncesine bu tür bir ‘sorunsal’lıkla yaklaşan yazarlar görüyoruz. Yani, bu yazarların ‘sorunsal’lıkları’, doğrudan doğruya, burjuvazinin ‘sorunsal’ bir nitelik taşıdığı o tarihsel ara dönemden geliyor. Bunun tipik örneğini, yazarın yaşama verdiği anlam ya da anlamsızlıkta görmek mümkün. Sait Faik’te yaşamın anlamlı olduğu kadar, anlamsız olduğu doğrultusunda alınmış tavırlar bulunur. Sait Faik’te tavır alma var, temellendirme yok.

Şöyle: burjuva ideolojisini bütünüyle benimseyip kuramlaştırabilseydi, yaşamın saçmalığı ve anlamsızlığını temellendirebilecek (örneğin, Albert Camus gibi) burjuva ideolojisini aşıp, dünyayı bilimsel maddeci dünya görüşü çerçevesi üzerinde algılayabilseydi, yaşamı ‘yeniden üreterek’ anlamlandıracak ve bu doğrultuda temellendirebilecekti. Dediğim gibi, Sait Faik’te bir doğrultuda temellendirme yok, ama her iki doğrultuda tavır alışlar var sadece. Bir kez daha belirteyim: Sait Faik ne bütünüyle burjuva ideolojisini aşmış, ne de bütünüyle burjuva ideolojisiyle uyuşmuş bir yazar. Bazen bireyci, bazen de toplumcu «gibi» görünmesinin nedeni de bu.

Mahmut Alptekin’in kitabında yer alan Sait Faik’le ilgili soruşturma yanıtları bu açıdan okunursa, bu konuda birbirine karşıtmış gibi görünen düşüncelerin tümüne birden hak vermemek elde değil.

Sait Faik için «toplum katlarının ne kadar altlarından olursa olsun yiyici, sömürücü olmayan hiç bir insanı küçümsememiş, tam tersine onları kaleminin bütün gücüyle övmüş, yüceltebildiği kadar yüceltmiştir ( ... ) O, hep anlatmak için çırpındığı yoksul balıkçılardan; balıkçıların insan olanlarından, boyacılardan, kötü fabrika koşulları içindeki işçilerden, gazete dağıtıcılarından, yoksul emekçilerden yana olmuştur» diyen Fakir Baykurt, onun, burjuva düşüncesini bütünüyle benimsemediğini vurgularken ne kadar haklıysa, «Sait Faik burjuva kökenli bir yazardır. Sınıfından gerçek anlamda kopmamıştır. Yaygın bir kanıyı düzeltmeliyiz burada. Küçük insanı, konu etmekle sınıfını yadsıdığı sanılmaktadır. Oysa, Sait Faik’in küçük insanlara duyduğu sevginin niteliği, onun yoksul halkla gerçekten kendini özdeş saymasını önleyen başlıca etmendi!’» diyerek, onun, burjuva düşüncesini bütünüyle reddetmediğini vurgulayan Bekir Yıldız da o ölçüde haklıdır.

Bu iki görüşün doğruluğu, Sait Faik düşüncesinin, ‘sorunsal’ oluşu yüzünden hikâyemizin her iki doğrultuda da tavır alışından ileri geliyor. Bu tavır alışlarına bakarak Sait Faik’i bireyci ya da toplumcu «gibi» görmek mümkün. Çünkü her iki doğrultuda da eksik, ve sadece tavır alma düzeyinde kaldığı için, zorunlu olarak ahlâkçı girişimlerin izlerini bulmak söz konusudur Sait Faik’te. Oysa günümüz Türk yazarı, belirli bir felsefe düşüncesine, bir dünya görüşüne dayandırılmayan bir insan ve doğa sevgisinin bir anlamı olmayacağını bilmektedir. Sait Faik bu dönüşümü yapamadığı, bireysel düzeyde, ya da toplumsal düzeyde (ama mutlaka ikisinden birini seçerek), düşüncesine felsefî bir boyut kazandıramadığı, ikisi ortasında tavır almalarla yetindiği için, bazen toplumcu, bazen de bireyci ‘gibi’ görünebiliyor. Sait Faik düşüncesinin ‘sorunsallığı da, bu tavır almalarda tipik somutluk kazanıyor.

Doğrusu, Mahmut Alptekin’in kitabının önemi, onun incelemesinden değil de, Sait Faik düşüncesinin nasıl yorumlanabildiği konusunda, yukarıda belirttiğim değişik görüşleri vurgulayan soruşturma yanıtlarından ileri geliyor. Alptekin’in Sait Faik’le ilgili incelemesi, hikayecimizin ideolojik konumunu belirleyen bu ‘sorunsal’lığı ortaya koyamadığı için, eksik kalıyor. Tematik bir yaklaşım Alptekin’in incelemesi. Kitabın ‘önsöz’ünde de belirtildiği gibi, yorumlar, daha çok, ‘bir yaklaşım’ niteliğinde. Ama gene de. Sait Faik hikayesinin, edebiyat tartışmalarıyla yeniden güncellik kazandığı bugünlerde, hikâyecimiz üzerine yapılan soruşturmaların toplu bir biçimde el altında bulundurulmasını sağlaması yönünden yararlı bir kitap.

SAİT FAİK’TE «SORUNSAL»LIK - Hilmi Yavuz
Roman Kavramı ve Türk Romanı -Bilgi Yayınevi - Mart 1977