Merhaba!

http://www.supermeydan.net/forum/for...tml#post249383 basligindan alinti:
1785 - Wilhelm Grimm, özellikle çocuklar için Alman halk şarkı ve masallarını derleyerek folklor bilimine öncülük eden Alman masal yazarı (ö. 1859) dogdu

Evet bugun herr Wilhelm Grimm'in dogum gunu.
Anmak adina:



Bremen mızıkacıları
Hansel ile Gretel
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler
Rapunzel
Altın Kaz
Kül Kedisi
Çizmeli Kedi

Kurbağa Prens

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, insanların ah şöyle olsa, ah böyle olsa diye bir dilek dileyip de dileklerinin hemen yerine geldiği eski zamanların birinde bir kral yaşarmış. Kaç kızı varsa, hepsi de pek güzelmiş bu kralın. Ama ille de en küçükleri yok mu, bir güzel, bir güzelmiş ki, güneşe sen doğma ben doğayım diyormuş. Kralın sarayının bitişiğinde kocaman ve karanlık bir orman, yaşlı bir ıhlamur ağacının altında da bir kuyu bulunuyormuş. Baktı hava çok sıcak, küçük prenses saraydan çıkıp ormana gider, serin kuyunun başına oturup dinlenirmiş. Altın bir topu varmış, canı sıkıldıkça havaya atıp atıp tutarmış; onun en çok sevdiği oyunmuş bu.

Bir defasında, aksilik bu ya, küçük prensesin havaya attığı top geri dönüp elceğizine gelmemiş de yere düşmüş, kuyuya doğru yuvarlanmaya başlamış. Prenses gözleriyle topu izlemiş; top da gide gide cump diye kuyuya düşmesin mi! Bir anda kuyunun sularına gömülüp kaybolmuş. Bunun üzerine prenses ağlamaya başlamış; ağladıkça ağlamış, ağladıkça ağlamış, bir türlü yaş dinmemiş gözünde. O böyle acı acı sızlanıp dururken ansızın bir ses gelmiş kulağına,
“Derdin ne, güzel prensesim?” demiş ses.
“Öyle yanık yanık feryat ediyorsun ki, taş olsa dayanmaz, insanın erir yüreği.”

Prenses, bu ses de nereden geldi deyip bir sağına bakmış, bir soluna bakmış, ne görse beğenirsiniz? Kocaman kafasını sudan çıkarmış suratsız bir kurbağa.

“Demek konuşan sendin?” demiş prenses.
“Ah, ah! Ben ağlamayayım da kimler ağlasın! Bir altın topum vardı, kuyuya düşüp kayboldu.” Kurbağa: “Sen ağlama, prensesim! Ben bir çaresine bakarım” diye cevap vermiş. “Altın topunu kuyudan çıkarırsam, bana ne verirsin peki?” diye sormuş ardından.
Prenses de: “Sen ne istersen, canım kurbağacığım” demiş.
“Giysilerimi mi istersin, incilerimi, mücevherlerimi mi, yoksa başımdaki şu altın tacı mı?
Hepsi sana feda olsun!” Ama kurbağa şöyle karşılık vermiş: “Giysilerin de senin olsun, inci ve mücevherlerin de, altın tacın da! Sen yeter ki beni sev, beni arkadaş edin kendine, yanından ayırma! Yemek yiyeceğin zaman beni kaldır, yanına oturt, senin altın tabağından yemek yememe, senin bardağından su içmeme, senin yatağında uyumama izin ver, başka şey istemem. Bunları yapacağını söyle, ben de kuyuya dalayım, altın topunu çıkarıp getireyim sana.”

Bu sözleri işiten prenses: “Peki, istediklerinin hepsini yapacağım, yeter ki sen altın topumu bul getir bana!” demiş. O böyle demiş ama, içinden de şöyle geçirmiş: “Şu sersem kurbağanın söylediklerine de bak! Kendi gibi kurbağaların yanında suyun içinde yaşar o, hiç insanla arkadaşlık edebilir mi?”

Prenses böyle düşünedursun, kurbağa ondan söz aldı ya, kafasını suya daldırdığı gibi kuyunun dibine yollanmış, çok geçmeden kollarını ve bacaklarını kürek gibi kullanarak yine çıkıp gelmiş suyun yüzüne, ağzında tuttuğu altın topu fırlatıp çimenlerin üzerine atmış. O güzelim oyuncağını görünce sevincinden deliye dönmüş prenses, eğilip altın topu yerden almış. Artık durur mu! Elinde topla hoplaya zıplaya uzaklaşmış oradan. Kurbağa arkasından seslenmiş: “Beni bırakıp nereye gidiyorsun? Beni bırakıp nereye gidiyorsun? Ben senin gibi hızlı koşamam!” Ama ne çare! Avazı çıktığı kadar vak vak edip durması, onca bağırıp çağırması bir işe yaramamış. Hiç oralı olmamış prenses, koşup doğru saraya gelmiş, zavallı kurbağayı unutmuş hemen. Kurbağa da ne yapsın, tekrar kuyunun sularına dalmış.

Ertesi gün olmuş; prenses, kral babasıyla ve saraydaki öbür büyüklerle sofraya oturmuş da altın tabakçığından yemek yiyormuş. Tam bu sırada kurbağa, sarayın merdiveninin mermer basamaklarını zıp zıp zıplayıp çıkmış yukarı. Kapıyı çalıp şöyle seslenmiş: “Kralın küçük kızı, kralın küçük kızı! Aç kapıyı ben geldim!” Bunu duyan prenses: “Kimdir bana seslenen?” deyip hemen seğirtmiş. Kapıyı açıp bakmış ki, ne görsün? Eşikte kurbağa oturmuyor mu! Kapıyı yine kapadığı gibi dönüp gelmiş, sofraya oturup yemeğini yemeye koyulmuş. Bir korkmuş ki, korkudan ödü patlamış neredeyse.

Kızının kalbinin küt küt attığını fark eden babası: “Neden böyle korktun bakayım, yavrucuğum?” diye sormuş. “Yoksa kapının önünde bir dev dikiliyor da, seni kapıp götürmeye mi kalktı?” Prenses de cevap vermiş: “Hayır babacığım, dev falan değil, suratsız bir kurbağa!” - “Peki ne istiyormuş senden?” - “Sorma babacığım! Dün ormanda kuyu başında oynuyordum, birden altın topum suya düştü. Ben de ağlamaya başladım. Bu kurbağa da kuyuya dalıp topumu çıkardı, verdi bana. Karşılığında da ille benimle arkadaş ol diye diretti. Ben de peki dedim. Ama onun sudan çıkıp buraya kadar gelebileceğini hiç aklımdan geçirmemiştim. İşte şimdi kapıya dayanmış, kendisini içeri almamı istiyor.” Prenses böyle söyler söylemez yeniden kapı vurulmuş ve dışarıdan kurbağanın sesi gelmiş:
“Kral kızı, kralın küçük kızı,
Gireyim aç da kapıyı.
Unuttun mu dün bana
Ne söz vermiştin hani
Serin kuyunun başında?
Kral kızı, kralın küçük kızı
Gireyim aç da kapıyı!”
Bunun üzerine kral: “Madem söz vermişsin, sözünü tutacaksın. Haydi git, aç kapıyı!” demiş. Prenses de ister istemez gidip açmış kapıyı ve kurbağa içeri girmiş, prensesin peşine takıldığı gibi hoplaya zıplaya onun oturduğu sandalyeye kadar gelmiş. Sonra başını kaldırıp şöyle demiş prensese: “Beni kaldır da yanına oturt! Beni kaldır da yanına oturt!” Prenses, kurbağanın dediğini yapmaya yanaşmayınca, kral babası emretmiş. Prenses de eğilip kurbağayı yerden kaldırmış, yanı başına, sandalyeye oturtmuş. Oturtmuş ama, bu sefer de kurbağa masanın üzerine çıkmak istemesin mi! Masanın üzerine çıkartılınca da prensese demiş ki: “Şu altın tabakçığını biraz yaklaştır da seninle aynı tabaktan yiyelim!”

Prenses kurbağanın istediğini yapmış yapmaya ama, seve seve yapmadığı da her halinden belliymiş. Kurbağa afiyetle yiyip içmiş, bir güzel doyurmuş karnını, prensesin ise lokmalar boğazına dizilmiş. Sonunda kurbağa şöyle söylemez mi: “Eh, karnım doydu. Pek de yorulmuşum. Beni kucağına al da odacığına götür. İpek yatakçığını yap, birlikte yatıp uyuyalım!” Bunu duyan prenses ağlamaya başlamış. Çirkin kurbağadan korkuyor, kar gibi beyaz yatakçığında kendisiyle yatmak isteyen soğuk ve sevimsiz hayvana el sürmekten çekiniyormuş. Bunu gören kral babasının kafası kızmış. Demiş ki: “Başın dara düştü de sana yardım elini uzatmadı mı bu hayvancık? Onu nasıl küçümsersin?” Prenses, bakmış olmayacak, kurbağayı iki parmağının ucuyla tutup odacığına çıkarmış ve bir köşeye bırakmış.

Bırakmış ama, kendisi yatar yatmaz kurbağa da hoplaya zıplaya yatağa yaklaşmış ve şöyle demiş: “Pek yorulmuşum. Ben de senin gibi uyumak istiyorum. Kaldır beni yanına al, yoksa kral babana söylerim, karışmam!” Bunun üzerine tepesi atmış prensesin, kurbağayı tuttuğu gibi var gücüyle duvara çalmış. “Şimdi de konuş bakayım, seni iğrenç kurbağa seni!” demiş.
Ama kurbağa yere düşer düşmez, kurbağa kılığından sıyrılıp gözlerinin içi gülen yakışıklı bir prens olup çıkmamış mı! Kral da kızını bu prensle evlendirmiş, onu damat yapmış kendine. Meğer hınzır bir cadı, prensi büyüleyip kurbağa kılığına sokmuşmuş; şimdiye kadar da kimse büyüyü bozup onu kuyuda yaşamaktan kurtaramamış, bir tek prenses başarabilmiş bunu.

Ertesi gün prens, prensesi alıp kendi ülkesine dönmeye karar vermiş. O gece yatıp sabahleyin güneş doğar doğmaz uyanmışlar; derken bir araba gelip sarayın kapısına dayanmış. Dört çift beyaz at koşuluymuş arabaya. Hepsinin de başı beyaz devekuşu tüyleriyle süslüymüş ve koşumları altındanmış. Prensin, Heinrich adında bir de sadık uşağı varmış, arabacı yerinde o oturuyormuş; efendisi büyülenip de, kurbağa kılığına sokulunca bir üzülmüş, bir üzülmüş ki, üzüntüsünden yüreği çatlamasın diye üç demir çember yaptırtıp göğsüne dolamış. Şimdi arabayla efendisini alıp ülkesine geri götürecekmiş.

Prensle prensesi ellerinden tutarak arabaya bindirmiş, sonra da kendisi arabadaki yerine geçip kurulmuş. Büyü bozulup efendisi kurtulduğu için sevincinden yerinde duramıyormuş. Derken araba yola koyulmuş; biraz gitmişler, ansızın prens arkadan gelen bir çatırtı işiterek uşağına seslenmiş:
“Heinrich, araba parçalanıyor!”
Sadık uşağı da cevap vermiş:
“Araba çatırtısı değil prensim.
Siz kurbağa kılığında
Yaşayıp giderken kuyuda
Acıyla kıvranan yüreğimi
Saran çemberlerden biri!”
Derken biraz daha gitmişler, yine bir çatırtı işitmiş prens, biraz daha yol almışlar, bir çatırtı daha. Prens her seferinde sanmış ki, araba parçalanıyor. Oysa çatırdayan sadık uşağı Heinrich’in göğsündeki demir çemberlermiş; büyü bozulup da efendisi esenlik ve mutluluğa kavuştuğu için çemberler birer birer parçalanıp düşüyormuş göğsünden.


Grimm Masalları (2 cilt)-YKY'de 2. Baskı: Mart 2006