Bediüzzaman Said Nursi -BÜYÜK İSLAM ALİMİ

Bediüzzaman Said Nursi

23 Mart 1960 yılında Hak'kın rahmetine kavuşana kadar bütün ömrünü insanları Allah'a imana ve Kur'an ahlakını yaşamaya davet ederek geçmiştir. Bu uğurda çok fazla eziyet görmüş, ancak o yaşadığı hayattan her zaman razı olmuş ve her geçen gün Allah'a daha büyük bir sevgiyle bağlanmıştır. Bediüzzaman'ın hayatını yakından bilmek ve öğrenmek, Allah'a olan derin sevginin insana nasıl bir ahlak kazandırdığını görebilmek için çok önemli bir fırsattır. Bu nedenle her Müslüman Üstad'ın yaşamını bilmeli ve verdiği mücadeleyi öğrenmelidir.

Genç Yaşta Müspet İlimlere Yöneliş

Yaklaşık 14-15 yaşlarında "Molla Said" ünvanını alan Bediüzzaman Said Nursi, üstün ilmiyle çevresindeki tüm insanların dikkatini üzerine çekiyordu. Yaklaşık 20 yaşlarındayken Vali Hasan Paşa'nın daveti üzerine geldiği Van'da ilmini daha da derinleştirmiştir. Burada geçirdiği dönemde tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlerde ilerlemişti. Sahip olduğu bu yüksek ilim nedeniyle insanlar sürekli Üstad'ı münazaraya davet etmeye başlamışlardı. Ancak Üstad bu kişilere karşı her seferinde ilmen üstün geliyordu. Üstad bu dönemleri öğrencisi Mustafa Sungur Bey'e şu şekilde anlatır:

"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmağa basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kafi geldi."

Bediüzzaman Allah'ı tanımak ve yakınlaşmak için bilimin ne kadar önemli olduğunu anladığı için, ülkede eğitim veren merkezlerin çoğalması için büyük gayret sarf etmiştir. Özellikle ihmal edilen Doğu vilayetlerinin insanlarını eğitecek bir Darü'l Fünun açılması için Tahir Paşa'nın da yardımlarıyla Erzurum ulemasıyla görüşmek üzere Erzurum'a gitmiştir. Bu yıllarda Erzurum'un önde gelen ulemasıyla yaptığı sohbetlerde bilimin din için ne kadar büyük önemi olduğunu, Avrupa'nın bu konuda büyük ölçüde ilerlediğini, hatta İslam alemini ve Osmanlı'yı bu şekilde mağlup etmek istediklerini ve bu nedenle doğuda bir üniversite açmanın şart olduğunu söylemiştir.

Bu görüşmelerden sonra aynı yıllar içerisinde Üstad Siirt'e gelir ve burada o dönemin meşhur Mollalarından Molla Fethullah Efendinin medresesine uğrar. Said Nursi'nin ilk defa "Bediüzzaman" ünvanıyla adlandırılması bu medresede olmuştur. Sorduğu sorulara aldığı cevaplardan yola çıkarak, Üstad'ın ilmine, aklına ve zekasına hayran kalan Fethullah Efendi, "Zeka ve hıfzın bu şekilde aşırı derecede bir insanda toplanması nadirdir" diyerek hayranlığını dile getirmiş ve ilk defa orada Üstad'a Bediüzzaman diye hitap etmiştir. Bu yıldan sonra Said Nursi, "zamanın en güzeli, çağın eşsizi" anl***** gelen Bediüzzaman olarak anılmaya başlamıştır. Said Nursi 1907 yılında İstanbul'a gelir. Burada Fatih Cami yakınlarındaki Osmanlı alimlerinin toplanma yeri olan Şekerci Hanına yerleşir. Üstad'ın bu hanın kapısına astığı "Burada her suale cevap verilir, her müşkil halledilir; fakat sual sorulmaz" yazan levha, dönemin uleması arasında büyük yankı uyandırmış ve bu levhayı asacak kadar kendisine güveni olan kişinin kim olduğu merak edildiği için Şekerci Hanının ziyaretçisi çok fazla olmuştur. Bunlardan biri de Diyanet işleri Müşavere Kurulu azalığı yapan Hasan Fehmi Başoğlu'dur ve kendisi Üstad'ı gördükten sonra şunları söylemiştir: "...Ve yakinen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbi değil, vehbidir."

Doğu'ya Üniversite Açtırma Çabası

Üstad'ın İstanbul'a geliş sebebi doğuda bir üniversite açılması meselesini zamanın yönetimine iletmekti. Nitekim Abdülhamit'e bir dilekçe vererek, bu isteğini yazılı olarak dile getirmişti. Ancak halkın düşündüklerini ve arzularını rahat rahat dile getiremediği böyle bir dönemde, Üstad'ın fikirlerini cesur bir şekilde dile getirmesi oldukça dikkat çekmiş ve bu durum onun 1908 yılında Yıldız Askeri Mahkemesine çıkmasına sebep olmuştur. Bediüzzaman buradan çeşitli bahanelerle Topbaşı Tımarhanesine gönderilmiş ve kendisini kontrol eden doktorlar Üstad için şunları söylemiştir: "Eğer Bediüzzaman'da zerre kadar mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı adam yoktur." Nitekim, doktorları Üstad'a kendisine yapılan bu haksızlıktan dolayı itidal tavsiye etmiş ve özür dileyerek, üzüntülerini dile getirmişlerdir.

Bu olaydan sonra, bu kez de 1909 yılında Üstad, ortada hiç bir sebep yokken 31 Mart isyancılarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin arkasındaki Bekir Ağa bölüğü hapishanesine, idamlıklar koğuşuna kapatıldı. Bu olayla ilgili olarak İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisine çıkartıldı. Mahkeme başkanı Hurşit Paşa'nın kendisine idam cezasını hatırlatarak tehditkar konuşması üzerine, "Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan hayırlıdır" sözleriyle noktaladığı hayranlık veren savunması üzerine serbest bırakıldı.

Bediüzzaman Said Nursi 1910 yılında İstanbul'dan ayrılıp Tiflis'e gitti. Buradan da Doğu Anadolu'yu il il dolaşarak, meşrutiyet lehine konuşmalar yapmaya ve halkın bu konudaki sorularını cevaplamaya başladı. Bu seyahat sırasında Muhakemat ve Münazarat adındaki eserlerini yazdı. Üstad hayatı boyunca yaptığı gibi, bu yıllarda da hiçbir menfaat beklentisi olmadan, sadece Allah rızası için büyük zorluklar içinde tüm Anadolu'yu dolaşarak halkı eğitmek için gayret sarf etmiştir. 1911 senesinde Şam'ın Emeviye camiinde meşhur hutbesini vererek, İslam'ın geleceğinin parlak olduğuyla ilgili müjdeler vermiş ve Müslümanları şevklendiren, kalplerine kuvvet veren çok hikmetli bir konuşma yapmıştır. Aynı yıl İstanbul'a geri dönmüştür.

Rusya Esaretinden Kaçış

Bu yıllarda 1. Dünya Savaşı çıkmış ve Üstad da memleketi savunma gayesiyle Van'da, Bitlis'de, Pasinler'de düşmana karşı savaşmış ve burada kazandığı zaferlerle Enver Paşa'nın hayranlığını kazanmıştır. Savaşın ilerlediği yıllarda Rus'ların 1916 yılında Van'a ilerlemesiyle Van'a geçmiş ve talebeleriyle birlikte cephede vatanı müdafa etmiştir. Ancak bu savaş sırasında yaralanarak Rus askerlerine esir düşmüş ve bir aylık bir sorgu sonrasında Sibirya'ya sürülmüştür.

1916 yılında 40 yaşındayken Sibirya'da vatanından ayrı kalmak zorunda kalan Bediüzzaman, bu sürgün sırasında Kafkas ordularından birinin komutanı önünde ayağa kalkmayı reddettiği için idama mahkum edilmiştir. Ancak idam kararını infaz etmeye gelen bölüm komutanı, namaz kılmak için izin isteyen ve abdest alarak iki rekat namaz kılan Üstad'ın bu samimi ibadetinden etkilenerek, şu sözlerle infaz hükmünü iptal etmiştir: "O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan olduğuna kanaat getirdim. Sizi boş yere rahatsız ettim. Rica ederim beni affediniz."

Bu olaydan bir süre sonra Said Nursi Allah'ın yardımı ve inayetiyle, Rusça bilmediği halde Varşova ve Avusturya üzerinden esaretten firar etmiştir. Ve 25 Haziran 1918 tarihinde İstanbul'a ulaşmayı başarmıştır. Üstad Rusya'da tam iki yıl, dört ay, dört gün esir kalmıştır. İstanbul'a döndüğünde büyük bir hayranlık ve sevgiyle karşılanan Said Nursi, o zamanlar İşaret-ül İcaz kitabını basmaya karar vermiştir. Enver Paşa esaretten sağ sağlim dönen Üstad'a hayranlığının bir ifadesi olarak, "Hocam benim de hizmetim olsun, bu kıymetli eserinizi müsaade ederseniz bastırayım" demiş ve Enver Paşa'nın da desteğiyle bu eser basılmıştır. İşte bu olay, Üstad'ın Eskişehir yıldız otelinde 1951 yılında söylediği

"...Askeriye de bir ruh var, o ruh benimle dosttur" sözünün bir tezahürüdür.

Said Nursi 1918-1922 yılları arasında sık sık İstanbul'a gelmiş ve Sarıyer'in Fıstıklı Bağlar semtinde mütevazi ahşap bir evde kalmıştır. Üstad, "Eski Said'den, Yeni Said'e geçiş"in bu dönemde gerçekleştiğini bildirir. Nitekim Bediüzzaman bu evde birçok eserini kaleme almıştır.

Kuvay-ı Milliye'ye Destek ve Meclis'e Davet


Bu yıllarda Üstad Kuvay-i Milliyeyi desteklemiş ve İstanbul'un işgaline karşı çıkmış, hatta Hutuvat-ı Sitte adlı eserini bu amaçla kaleme almıştır. Bu nedenle zamanın yönetiminin "nerede görülürse vurulsun" emrine maruz kalmıştır.

Ancak onun vatana yaptığı bu fedakarane hizmet karşılığında, 9 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Bediüzzaman'a hoşgeldin merasimi yapılmış ve alkışlarla karşılanmıştır. Ankara Hükümeti Reisi Mustafa Kemal Paşa ise onu bizzat Ankara'ya davet etmiştir. Üstad da 19 Ocak 1923 tarihinde Meclise hitaben bir hutbe yazmış ve bunun Meclis'te okunması sonrasında 50 milletvekili daha namaza başlamıştır.

İstanbul'da geçen bu zorlu yılların ardından Bediüzzaman, 1923 yılında Van'a dönmüştür. Buradaki Erek dağının eteğinde bir manastır harabesine yerleşmiş ve günlerini ibadet ve tefekkürle geçirmeye başlamıştır. İki yıl burada kaldıktan sonra Şeyh Said'den, Üstad'ın Kürt ayaklanmasını desteklemesini isteyen bir mektup gelmiştir. Bu mektuba Bediüzzaman'ın cevabı özetle şöyle olmuştur.
"Türk milleti asırlardan beri İslamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardaşız. Kardaşı kardaşla çarpıştıramayız. Bu şer'an caiz değildir? Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır."

Bu örnekte de görüldüğü gibi Üstad her zaman isyancılara karşı olmuş ve kendisine gelen tüm teklifleri şiddetle reddetmiştir. Yıl 25 Şubat 1925'ı gösterdiğinde, Van'da bulunan Said Nursi isyanı bastırmak için uğraşan bir insan olmasına rağmen, isyanı teşvik bahanesiyle bazı şeyh ve ağalarla birlikte bir kısım jandarma eşliğinde Burdur'a götürülmüştür. Burdur'u Isparta ve Isparta'yı Barla kazasına nakledilişi izlemiştir.

Bediüzzaman Barla'ya geldiğinde yıl 1926 idi. Şark isyanlarını önlemeye çalıştığı halde, aksi bir bahaneyle buraya kadar getirilmiş ve kendisi burada küçük bir kulübeye yerleştirilmiştir. Böylece bu değerli müminin, ahirette kendisine büyük bir ecir ve dünyada büyük bir şeref olacak olan 25 yıllık esaret dönemi başlamıştır. Üstad Barla'nın, Risale-i Nur külliyatının telif edilmeye başlandığı ilk merkez olduğunu söyler. Büyük bir çınar ağacının yanında bulunan bu kulübede Üstad, milyonlarca müminin imanına vesile olan çok kıymetli bir esere imza atmıştır. Nitekim bir çok kıymetli esere ilham bulduğu bu mekan ve evinin yanındaki çınar ağacı için, Üstad "Ben bu ağacı Yıldız Sarayına değişmem" demiştir.

İsyancılara Karşı Durur Ama Sürgün Edilir

Said Nursi'nin durmadan farklı yerlere sürülmesinin sebebi, onu İslam hizmetinden vazgeçirmek ve Kur'an ahlakını yaymaktan caydırmaktır. Ancak tüm müslümanların kendisine büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanmasına sebep olan bu sürgün günlerinde Üstad, kendisini dine hizmetten çevirmek isteyenlere Barla'daki evinde yazdığı şu cevabı vermiştir:

"Dinsizlerin dahi içinde bulunduğu bütün Avrupa toplansa, Allah'ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşAllah mağlub edemezler."

Bediüzzaman'ın oldukça zor şartlar altında geçen bu yıllarından sonra, 1934 yılı yaz ortalarında Barla'dan alınarak Isparta'ya getirildi. Üstad Isparta'ya geldiğinde Sözler ve Mektubat tamamlanmıştı. Burada bir süre kaldıktan sonra 25 Nisan 1935 tarihinde gene her zamanki gibi ortada hiçbir sebep yokken askeri bir kıta Isparta'ya gelmiş ve Üstad'la talebelerini elleri kelepçeli bir şekilde evlerinden alarak Eskişehir'e götürmüştür. Bunun sebebini ise Üstad'ın "gizli cemiyet kurduğu ve rejim aleyhtarı olduğu" gibi mantıksız bir bahane öne sürerek daha sonradan açıklamışlardır. Yazdığı eserlerin insanlar üzerinde büyük bir etki meydana getirmesinden ve bu etkinin gün geçtikçe büyümesinden tedirgin olan zamanın hükümeti, Bediüzzaman'ı 120 talebesiyle birlikte hapse atmış ve burada çeşitli işkencelere maruz bırakmıştır. Üstad hapisteyken bir çok kişi imana gelmiş ve ahiretlerinin kurtulmasına bu ceza dönemi vesile olmuştur. Ayrıca bu süre içinde Üstad altı büyük Risaleyi kaleme alarak, inkarcıların yapmak istediklerini tam tersine çevirmiş ve bu 11 aylık sürede Kur'an'a hizmete büyük bir süratle devam etmiştir.

Medrese-i Yusufiye Yılları

Üstad Eskişehir hapishanesinde kaldığı süre içinde burayı medreseye çevirmiş ve adına da Medrese-i Yusufiye demiştir. Bu şerefli ayların sona erdiği 1936 yılında ise onu gene serbest bırakmamışlar ve Kastamonu'da gözaltında tutmuşlardır. Burada hem Said Nursi, hem de talebeleri yakın takibe alınmış ve her yaptıkları Ankara'ya bilgi olarak ulaştırılmıştır. Üstad burada üç ay karakolda, sekiz sene de karakolun karşısındaki bir evde göz hapsinde tutulmuştur. Buradan sık sık talebeleriyle mektuplaşmıştır. Bu mektuplar elden ele, ilden ile dolaşmış, hatta özel olarak bu işle görevlendirilmiş Nur postacıları türemiştir. Ancak 31 Ağustos 1943 günü polis baskını yeniden tekrarlanmış ve evinde bulunan ilmi, imani ve ahlaki konular içeren bu mektuplar, dolayısıyla Üstad, yeniden tevkif edilmiştir. Bu sefer de Çankırı yoluyla Ankara'ya getirilmiş ve buradan Denizli hapishanesine sevkedilmiştir. Farklı yerlerden getirilen 126 Nur talebesi de aynı günlerde tevkif edilmiştir. Burada talebelerine sürekli moral veren ve onların imanını ayakta tutmaya gayret eden Üstad, Denizli'de iki ay kaldıktan sonra Emirdağ'da kalmaya mecbur edilir. Mahkeme eserlerini inceleyerek kanuna aykırı hiçbir yön bulunmadığını beyan etmiş olduğu halde gene de kendisini özgür bırakmamışlardır. Ayrıca evinin önünde gece gündüz gelen gideni kontrol eden bir polis yerleştirmişlerdir.

1948 yılında Üstad yine talebeleriyle birlikte alınmış ve Afyon hapishanesine götürülmüştür. Burada Bediüzzaman yaşı çok ilerlemiş olmasına rağmen, çok soğuk ve rutubetli bir koğuşa konmuş ve kendisiyle değil görüşmek ve konuşmak, selamlaşmak bile yasaklanmıştır. 1949 yılında Üstad Afyon hapishanesinden tahliye edildi. İki yıl kadar Emirdağ'da kaldıktan sonra, Isparta'ya yerleşti. Burada yetmiş gün kadar kaldı. Bu arada Gençlik Rehberi'nin Türkçe harflerle basılması nedeniyle gene kendisine bir dava açılmıştır. Duruşmaya katılmak üzere 1952 yılının Ocak ayında Sirkeci'de Akşehir Palas oteline yerleşti. Binlerce kişi Üstad'ı görebilmek için bu davanın mahkemelerine geliyordu. Bir süre sonra dava beraatle neticelendi. 1953 yılında İstanbul'da bir süre kalan Üstad, bundan sonraki yıllarda çeşitli yerlerde ikamet ettikten sonra 1960 senesinde Ankara'ya geri döndü.

Burada şiddetli bir zatürre hastalığına yakalandı ve talebelerine son derslerini verdikten sonra 21 Mart tarihinde Urfa'ya geldi. İpek Palas oteline yerleşti. Burada son günlerini geçiren Üstad, bu hasta haliyle bile yetkililer tarafından yolculuğa çıkartılmak istenmiş, ancak hayata veda ettiği için bu mümkün olmamıştır. Ve hepimizin gönülden sevdiği, hürmet ettiği bu değerli mümin, 23 Mart 1960 tarihinde gece 3.00 de bu hayata veda etmiştir. Ardında bıraktığı şu güzel müjdeyle "Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada, İslam'ın sadası olacaktır"

BU YAZI Bediüzzaman Said Nursi SİTESİNDEN ALINMIŞTIR