İnsanlığın düşünce tarihini tavaf eden şakirt: Cemil Meriç
Mustafa AVŞAR

Türk fikir dünyasının eşsiz mütefekkiri: Cemil Meriç. Gözlerini Paris’te artık açamamacasına kaybedip, Konya’da dünyamıza da açan dev bir şuur…
Bütün ihtiş***** rağmen, Üstad’ı hâla “araf”ta görenler var! Evet, belli bir dönem “araf”tadır Üstad. 60’lara kadar tecessüslerinin yöneldiği kutup: Batı’dır. Coğrafyasında tek kıta vardır: Avrupa. Yalnız diliyle Türk’tür. Konya yolculuklarının birinde, kaderin karşısına çıkardığı bir üniversitelinin “Sen bizden değilsin!” demesi, şuuruna alevden bir mızrak gibi saplanır. Kendi tabiriyle “uçurumun kenarında” uyanır. “Gerçeği görmek, hayatı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.

Düşünce dünyamıza “kalite ve seviye”yi iade eden Cemil Meriç, Batı karşısında Türk insanının “yönü ve konumu”nu belirlemesi açısından da bir kutup yıldızıdır. “Bu Ülke, Ümrandan Uygarlığa, Bir dünyanın Eşiğinde, Kırk Ambar, Jurnal”… Karanlık bir ormanda tutuşturulan büyük bir çerağ. Kalabalıkları aydınlığa taşıyan bir fecir pırıltısı. “Mağaradakiler” kitabı, sözde aydınların yaşadığı mağaraya çevrilen bir projektör!

“Allah, onun zahiri gözlerini kapatıp kalp gözünü açtı” diyor mütefekkir… O coşkun muhayyileyi karanlık bir dünya bile gölgeleyemez. Gönlündeki aydınlığı doldurur kitaplarına. O, insanı insandan ayıran duvarları yıkan “sahici münevver”.

Cemil Meriç’i belli bir sınıfa dahil etmek gibi bir derdimiz yok bizim. Buna ihtiyacı da yok üstadın. Zaten bir fikir adamı, belli bir sınıfa dahil edilmek için okunursa, o size bir şey veremez! O, ondan istifade etmek için okunursa esrarını açar… Fikir adamı sınıflar üstüdür.

Fikir semamızın bu büyük yıldızını “arafta” tabiriyle yaftalamak, hakikatin kendisi gibi gözükmedi bize… 68’lere kadar insanlığın düşünce tarihini tavaf eden bir şakirt, elbette “araf”ta kalamazdı. Çok okur Cemil Meriç. Bu uğurda gözlerini kaybetmeye bile razıdır. Ve kaybeder de… Zamanını çok iyi tanır, her görüşe kucak açar, okur, anlamaya çalışır. Ve sonunda, bütün düşüncelerin üzerindeki hakikati bulduğunu söyler: “Bugün bütün nass’ların peçesini sıyırmış, bütün hakikatleri tenkit süzgecinden geçirmiş, hakikatten başka yaşayış sebebi kalmamış bir insanım”.

Gözlerini kaybettikten sonra Hint’i keşfeder; Hint’i ve Osmanlı’yı… Çok iyi tanıdığı Batı kültürüyle hesaplaşır. Batı kültürünün karşısına Doğu irfanını çıkarır. Ona göre, Batı’nın, Doğu’dan öğreneceği çok şey vardır.

Cemil Meriç’le birlikte, ilk defa, “bizden birinin nazarıyla” Batı’yı hakkıyla görüp, değerlendirme imkanı da bulmuş oluruz. Evet, gerçekten de Meriç olmasaydı; “Batı kültürünü tanıma ve anlama noktasında hâla ilkokul çocuklarıydık”.

Zengin bir hamuleye, mükemmel bir üslûba sahiptir. “Seviye farklılığının ifade farklılığını doğurduğu gerçeği,” eserlerinden rahatça anlaşılır.

O, nev’i şahsına münhasır bir üstad. Dürüst ve tarafsız. En düşmanı olduğu düşüncelere yakın, en muhabbet duyduğu kesimlere de o nispette muhalif düşünebilen, insanları birbirine kaynaştırmak isteyen bir fikir işçisi, bir sanatkâr. Ona göre gerçek sanat ayırmaz birleştirir.

Her düşünceye saygı isteyen Üstad, çağını aşan diğer aydınlar gibi zamanında yeterince anlaşılamaz. Bugün anlaşılmış mıdır? Hayır! Özellikle gençlerin Cemil Meriç’le “buluşması, buluşturulması” gerek. Çünkü genç neslin bu fikir ve üslûp mimarından öğreneceği çok şey var.

kaynak