Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 Toplam: 7

Cezmi Ersöz

YAŞAM VE İNSAN Kategorisi Biyografi (Yaşam Öyküsü) Forumunda Cezmi Ersöz Konusununun içerigi kısaca ->> Cezmi Ersöz HAYATI 1959 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra eğitimine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Uye
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    denizliden
    Mesaj
    515
    Rep Gücü
    182

    Cezmi Ersöz

    Cezmi Ersöz



    HAYATI
    1959 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra eğitimine İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümünde devam etti. Edebiyat yaşamının başlangıcını edebiyat dergilerinde yayımladığı şiir ve eleştiriler oluşturdu. Daha sonda Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Ardından haftalık Deli dergisinde yazdı, halen Leman dergisinde yazıyor.
    Okur kitlesini içten saran ve derinden etkileyici bir uslubu vardır. İnsan - Dünya ilişkisini, duygular ve olaylar karşılaştırması yaparak anlattığı çoğu eserinde hayatı sorgular. Gündelik zorunluluklardan, en temel ihtiyaçlardan ve insanın vazgeçemediği tutkularından bir arada bahseder. Eserlerinde geneli ve özeli iç içe işler. Eserlerinde yoğun bir melankoli ve karamsarlık fark edilir. Geniş bir okur kitlesi mevcuttur ve okur kitlesi belli kitaplarını değil, tarzını sevdiğinden genellikle artan bir kitledir.

    Geriye doğru baktığımda...

    Geriye doğru baktığımda, çünkü ancak böyle anlaşılıyor bazı şeyler, ben aslında ilkokul 4.-5. sınıftan itibaren yazar olmayı kafama koymuşum. Ama bu ciddi, planlı projeli bir düşünce halinde değil. Tabi babamdan gelen Kuvay-ı Milliye, Kemalistlik, subaylık da var. Bu yüzden iyi, yardımsever, dürüst, çevresinde sayılan sevilen adam yani bir tür kahraman olmak üzere yetiştirildik biz. Çok küçük olanaklarla zengin çocuklarının önüne geçme projesi...Kemalizm biraz da böyle bir proje. Hadi bakalım kendinizi gösterin projesi, romantik bir proje bu. Öte yandan korkunç bir oyun bu. Baştan aşağı yanlış hesaplarla dolu. Belli olanaklar babanın maaşı belli, makarna yumurta yiyorsun, hadi bakalım benim çocuğum nasıl geçecek sizi projesi, üstelik iyi adam olacak ve onları da geçeceksiniz. Okuduğun okul belli, mahalle devlet okulları.

    Hiç unutmuyorum...

    Kabataş Erkek Lisesi’ne kaydımı yaptıracaktım. Babam hastaydı, ayakları şişmişti. Makasla pantolonunun paçalarını kesmişti ve ayağında terlik vardı. Çok komik görünüyordu. Emekli bir albay fakat cebinde parası yok. Müdür “çocuğu yatılı verin” demiş. Ev Suadiye’de okul Ortaköy’de. O zaman köprü de yok. Gidiş-dönüş 4 saat. Ama yatılı parası yok. “Gündüzcü olsun, gitsin-gelsin” demiş babam. Tartışmışlar. Müdür, “almıyoruz çocuğunuzu okula” deyince babam çıkarmış beylik tabancasını müdürün masasına koymuş. “Alıyor musun almıyor musun? ” odadan bir çıktı, kıpkırmızı bir surat. “Gemileri yaktık oğlum” dedi. “Baba ne gemileri...” dedi ki; “Oğlum durum ciddi”. Küçük çelimsiz bir çocuğum. Kaydımızı yaptırdık, girdik okula. İlk dönem iki zayıf geldi karneye. Hiç unutmuyorum, babam “teessüf ederim” dedi. “Ulan bu okulda birinci olcam” dedim. Çünkü baba senin adına gurur savaşı vermiş, gemiler yakmış, adamcağız onuruyla yaşamış ve sen onun misyonunu yükleniyorsun.

    Can havliyle...

    Memur ailelerinde bir çalkantı vardır. Can havliyle okursun, can havliyle yaşarsın. Uzun vadede ne olacak diye düşünemezsin. Lisede üniversiteye girebilmek için fen bölümlerinden mezun olmak gerekir. Ben de fen bölümündeydim. Arasıra edebiyat sınıfına giderdim. Millet
    orada Necatigil okuyor, Orhan Veli, Özdemir Asaf okuyor. Özeniyorum onlara, çünkü onlar edebiyat deyip kaybetmişler zaten. Üniversiteye giremeyecekler ama mutlular. Ben başarılı olmayı mutlu olmaya yeğ tuttum. Çünkü başarılı olmak zorundaydım. Ailenin seni bir kere daha okutma şansı yok. Sınıfı geçmek zorundasın. Halkalar çok gevşek yani. “Hadi lan bu sene de asayım, hayatın tadını çıkartayım biraz” dediğin anda kayarsın. Yani can havli söz konusu olduğunda kimse kimsenin bohem macera arayışını taşıyamaz. Böylece edebiyat hep gizli, yasak bir tutku olarak varoluyor bende. O da meğer yaşamının ta kendisi olmuş, meslek değil yani.

    Kemalizm’e gönül bağlamış...

    Kemalizm’e gönül bağlamış ve kaybetmiş bir aile benim ailem. Danslar, tangolar, radyo piyeslerine ağlamalar, arkası yarın’lar üzerine sohbetler... Bir ütopya yaşamışlar, ama ütopya duvara çarpmış. Benim babam o ütopyanın duvara çarptığını Özal’la anladı. Kemalizm’in kaybettiğini, Kemalizm’e gönülden bağlanan o samimi insanların kaybettiğini babamda gördüm. Babamla beraber ben de yenildim. Çünkü ben o tarihe ne, o insanların yenilmişliğine tanığım.

    Cezmi Ersöz Kaybetmeye...

    Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Cezmi Ersöz kaybetmeye mahkumdur. Kaybettikçe haz alıyorum. Mazoşizm değil bu. Benim ruhum böyle oluşmuş. Kaybetmek bana şiirsel bir tad veriyor. Ayağım kaydıkça, birileri tarafından kazandığım başarı elimden alındıkça ben kendime “Hah tamam şimdi sensin” diyorum. Ben kaybedince kazanıyorum. Kendimle buluşuyorum. Yenilgiyi öven birisi değilim. Ama bu kadar adaletsiz bir toplumda başarılı olmak bana “yanlış mı yaptım? ” sorusunu sorduruyor. Bu soruyu sorunca kendime tezgah açıp, kendime çelme takıyorum. Bunu yapıyorum ki beni okuyan, yazılarımı seven insanlara biraz daha yaklaşayım, hiç olmazsa onlardan kopmayayım. Başarıyı küçümsememizin bir nedeni de bilinçaltımızdaki korku ile ilgili. Başarıyı istemiyor muyduk? Hem de çok. Biz zaten başarıya koşullandırılmış çocuklardık. Ancak öte yandan kazandığımız başarının tadını biraz olsun yaşayamadan, zenginlerin, iktidar sahiplerinin, güçlü insanların gelip hemen elimizden alacağını düşündüğümüzden, belki de bu acıyı hafifletmek için başarıyı küçümsedik. Kendi oyununu, kendi başarını gölgeleme isteği.

    İnsanlara bakıyorum...

    İnsanlara bakıyorum, inanılmaz bir tutarlılık çizgisi izliyorlar. O insanlar kendi oyunlarını asla bozamazlar. Benim binlerce okurum var. Fakat hiçbir basın organı Cezmi Ersöz’den bahsetmiyor. Ben bunu kendim yaptım.28 yaşımda egemen medyaya tavır aldım. Yani tabancayı masaya koydum, gemileri yaktım. Onlar da benim ve benim gibilerin onların hamurundan olmadığımızı anladılar. Bugün paraya ihtiyacım olur, anlaşma yaparım, üç gün sonra herşeyi yazar çeker giderim, ellerinde patlarım yani. Ciddi bir misyonun sahibiyiz bu anlamda.

    Açık konuşayım...

    Bazı şeyler giderek netleşiyor. Eurogold bütün gazetelere tam sayfa, yarım sayfa ilanlar verdi. Açık konuşayım, Öküz ve Leman dergisi Eurogold’un ilanını alsaydı, ben bir daha oraya imzamı atmazdım. İnsan yazar arkadaşından da bu kadar dürüstlüğü bekliyor. Ama zaten holdingçiler bıçaklamadı bizi, en büyük darbeyi sağımızdan solumuzdan en yakın arkadaşlarımızdan yedik. Benim çok sevdiğim insanlar acı çekerek öldüler. Hayatlarını örnek aldığım, beslendiğim, gönül bağı kurduğum insanlar çok düşük maaşlarla, köşelerinde, hayattan istifa etmiş vaziyette çığlık çığlığa öldüler. Şimdi benim onların anılarına sadık olmak gibi bir misyonum var. Eğer ben Eurogold’un ilanını basan bir yerde yazarsam onlara haksızlık etmiş olurum. Bu dürüstlük anlayışına bugün aptallık gibi bakılıyor.

    Tesadüfler, kaos...

    Tesadüfler, kaos...bizim hayatlarımızı birisi filme alsa kimse inanmaz. Absürd, akıldışı, tuhaf... Mesela ben pazarcılık yapıyordum. Mahmutpaşa’dan elbezi, havlu filan aldım. Pazarın en kötü yerindeyim, mafya var orada, yağmur yağıyor, havlular ıslandı. Bir baktım bir müşteri geldi. Aaa annem! “Kaça havlular? ” dedi. Yarısını anneme sattım. Bir başka zaman salça aldım.25 kg. salça. Getirirken elimi kesti, yağmur yağdı, vapura zor attım kendimi. Açtım, bozuk çıktı. Zarar ettim. Akla mantığa uyan yanı yok yani. Beyoğlu Rumeli Han’da dayımın yanında ofisboyluk yaptım. Bankaya para yatırır, vergi dairesine, defterdarlığa giderdim. Çay, dosya, sigorta bildirgesi taşıdığım yerlerde şimdi imza istiyorlar. Her şey akıldışı gelişti çünkü. Mantığı yoktu. Hiç bir şey planlanmamıştı. Yine de ben o rastlantılardan, büyülerden, esinlerden yanayım. Sait Faik’de sistem mi vardı? O rastlantılarla yaşayan bir insandı. Hayatlar onu çekerdi, insan yüzleri onu çekerdi, bakışlar, adını koyamayacağımız bir takım insan davranışları, içsezişler ve yoğun duyarlılıklar onu çekerdi. Ekollerin adı sonradan konulmuştur. Oğuz Atay’ı da bu nedenden çok seviyorum. Küçük memur ailesi, plan program yok, anlık duygular...

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Runaw@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Nerden
    izmir/buca
    Yaş
    28
    Mesaj
    721
    Rep Gücü
    170

    Cevap: Cezmi Ersöz

    Cezmi ersöz, benim dayımın çok yakın arkadaşı.Ve gözlerine hayranım.Ama en son kitap fuarında görüşmüştük.Çay ikram etti söylemesi ayıp.Maalesef saçları artık bu kadar siyah değil.....Ve açıkçası bir kitabını okudum ama hayran kaldım.....Kitabı bulamıyorum.2 sene önceydi.İsmini bile unuttum.....

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Uye
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    denizliden
    Mesaj
    515
    Rep Gücü
    182

    Cezmi Ersöz kitapları

    Şizofren Aşka Mektup
    Bir şizofrendim artık... Yalanlar söylüyordum, hem sana hem de ona... Kendimi tanıyamaz olmuştum. Hangisi bendim? İçimdeki, o güzelliğiyle dünyayı elde etmeye kışkırtılmış, karanlık ve ilgi tutsağı kadın mıydım; yoksa uğruna hayatından vazgeçmeye hazır olduğu aşkına mahkum, ezilmiş, kapılarda bırakılmış, verdiği güven ve taşıdığı masumiyetle sana cazip gelmeyen o sevdalı kadın mı? İkisi de olmak istemiyordum. Ama ikisinden de vazgeçemiyordum. Sanki biri olmazsa diğeri yıkılacak gibiydi. Birbirinden nefret eden ve birbirinin varlığına tahammül edemeyen bu iki benlikle yalnız kaldğımda çıldıracak gibi oluyor, ağır ağır ruhumu öldürüyordum....

    Kırk Yılda Bir Gibisin
    Biraz Sabahattin Ali'nin 'Kürk Mantolu Madonnası'ydın; biraz Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Huzur'da anlattığı Nuran, ve en çok da Nilgün Marmara'ydın. Ne yalan söylemeli, yine Tanpınar'ın 'Bir Yaz Yağmuru' romanındaki o büyülü, o uçarı kadında da senden çok izler vardı. Masum bir sevinç için ikbal yakan kadınlardandın sen...

    Bir cinnetin, bir karabasanın yaşandığı bu hayatta artık yoksun. İyiki de yoksun diyorum; çünkü çok acı çekerdin. Beynindeki esrar da yetmezdi seni avutmaya.

    Ölümüne kadar, sana olan aşkımı bir sır gibi saklayıp, bu aşka o derin merhametinle bağlandığın için sana minnettarım. Çok yalnızım ve seni çok özlüyorum...

    Sen benim için kırk yılda bir gibisin; öyle eksik, öyle hazin, öyle paramparça...


    Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı
    Kimi sevsem, onun hep uzakta bir sevdiği vardı, unutamadığı ilk aşkı ya da onu terk edip giden sevgilisi... Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı. Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim. Beni yitirmekten hiç korkmadılar; çünkü onlara göre fazla iyiydim; bu yüzden ilk anda vazgeçilebilirdi benden.

    Beni terk edenlerden tek bir isteğim olurdu. 'Ne olur, bir daha beni aramayın! Çünkü ben kolay unutamıyorum. Çünkü ben size duyduğum o akıl dışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum. Çocukluğumun o güzel bahçesini.' Böyle derdim onlara ama yine de ararlardı beni... Soluksuz ve umutsuz kaldıkları bir gece mutlaka akıllarına ben gelirdim... O, yedek sevgili! ...


    Hayallerini Yak Evi Isıt
    Bir tek seni sevdiğim doğruydu... Ve bu doğru yüzünden hayatım yalana battı... Sen beni dışladığından beri beni sevenlere bir hayalet hediye ettin...

    Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet...

    Bu hayaletin içinde beni değil seni gördüler hep. Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitti...

    Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye...

    Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna, bu insanların bir hayalete duydukları o akıl almaz, o sonsuz sevgileri yüzünden bir kez daha inandım...

    Seni unutmak için başladığı her aşkı yine seninle aldatan bir hayalete...

    Seninle kendini, bütün hayatını, düşlerini, çocukluğunu, yaşadığı bütün acıları aldatan bir hayalete...

    Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan, bu yüzden bütün hayatı bir yalan olan hayalete..


    İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme
    Birden fermuarını çözdü, pantolonunu aşağıya indirdi. Sonra da külodunu çıkarttı. Beni nasıl aşağılayacağını biliyordu, ama öfkesini kontrol edemiyordu da: 'Hadi gel, gir içime, hadi hakkındır, beni evine aldın ya, beni o soğuk sokaklardan getirdin ya buraya, gir içime hadi...' diye bağırmaya başladı... Karanlık yeriminin bu kadar zorlanması öfkeden deliye döndürmüştü beni. Ona tam, 'yeter artık, yeter, bitir bu oyunu' diye bağırırken, cinsel organın çevresinde, kasıklarında, karnının altında derin sigara yanıklarını farkettim... İşte o an öfkem gülünç geldi bana, gülünç ve acınası... O ise adeta acıyla kıvranarak ve soluk soluğa, kendiyle konuşmaya devam ediyordu. 'Gir içime, ama sigara söndürme oramda, duyarlı yazarsın ya içime gir, hadi...' Yıllardır biriktirdikleri dökülüyordu ağzından. Sesi kesildi öylece kalakaldı bir süre...

    Yavaşça koluna girdim. Yatağına kadar götürdüm. Hatırladığı her şey onu bitkin düşürmüştü. Pijamasını giydirdim. Üzerini örttüm, gözyaşlarını sildim... 'Hadi içime gir, içime girmiyorsan, gömleklerini ütülerim, bulaşıkları yıkarım istersen, ' diyen dudaklarını susturdum. Yüzünü hiçbir zaman unutmamak için ona bütün benliğimle, ruhumla baktım. Sevdiğim kadınlara verdiğim bütün o 'az zarar'lar onun yüzünde kaskatı, tesellisi imkansız bir acıya, acının gerçek, sahici imgesine dönüşmüştü. Eğildim ve o acıyla öptüm, dudaklarım parçalansın, bu acı beni ne yapacaksa yapsın ve ben artık böyle kalmalıyım diye öptüm...


    Annelik Oyunu Bitti
    Sanki bütün bunları kendine söylüyor, kendinle konuşuyor gibiyid. Doğruldu, semenderini su bardağının içinden usulca alıp göğsüne yerleştirdi. Semenderin kulağına yavaşca, 'Sakin ol bebeğim, sakin ol, yok bir şey.' dedikten sonra üstünü giydi. Sonra o da bir sigara yaktı, sonra da bakışlarını gece lambasının gölgelere boğduğu odasının tavanında bir noktaya dikerek konuşmaya devam etti: 'Biliyor musun, fotokopiyle çoğaltılmış gibisiniz. Duygularınız hep önceden kurgulanmış. Bana benzer şeyleri söyleyip sonra da benimle sevişmek isteyen, ama göğsümdeki semenderi görünce hemen hemen aynı tepkileri gösteren o kadar çok erkek oldu ki, artık her şeyden ve herkesten umudumu kestim... Gece aldıkları alkolün etkisiyle benim için ölmek istediklerini söylerler, buradan giderken de cüzdanlarını kontrol ederler, yerinde duruyon mu diye...'


    Suçtur Umutsuzluğa Kapılmak
    Buralarda ölüm çok farklı algılanıyor. Buralarda insanlar ölüme bir son gibi bakmıyorlar. Buralarda hiçbir şey kesintiye uğramıyor. Hayat, ölüm ve çocukluk, her şey kesintisiz bir biçimde, aynı büyülü nerhe akıyor. Her şey bir çember çiziyor sanki. Ölenler yeniden doğuyor... Yeniden doğanlar ölmeye başlıyor... Hayat ölüme, ölüm hayata aynı anda karışıyor...

    Ve hayatta kalacak olanlarla ölecek olanlar birbirlerine öyle yoğun bir sevgiyle sarılıyorlar ki, işte o anda hayatla ölüm arasındaki o kesintisiz akışı görüyorum. Hayat ölümü alnından öpüyor... Ölüm hem gururlu, hem başeğmez, hem de küçük bir çocuk gibi utangaç ve masum... Ve her şey birleşip o büyülü nehre akıyor usulca. Ve o nehir sonsuzluğa akıyor. İşte bu yüzden korkmuyorlar birer birer ölmekten. Çünkü onlar bir kere sonsuzluğa inanmışlar. Binbir çeşit kentli kuşkunun pençesinde yaşayan ben bile işte o an inanıyorum: Bu çocuklar bir gün kazanacaklar.. Sonsuzluk tükenmez çünkü......


    Son Yüzler
    Cezmi Ersöz'ün röportajlarında, yapmak isteyip de yapamadığımız eylemleri yapan, korumak isteyip de koruyamadığımız değerleri koruyan, gerçekleştirmek tutkusuyla yaşayıp da gerçekleştiremediğimiz düşleri gerçekleştiren insanlarla ve bu insanların hayat tarzlarıyla karşı karşıya geliriz. Yalnızlık, meslek, tutku ve değerlere dayalı hayat tarzı gibi dilekleri derinlemesine içselleştiren hayat tarzlarıdır bunlar. İşte, Cezmi Ersöz'ün, röportajların ayırıcı özelliği, söz konusu izleklerin anlamsal niteliğinden kaynaklanmaktadır. O halde, nedir bu izleklerin anlamsal nitelikleri? Son Yüzler'i oluşturan kişiler mutlak bir yalnızlıkla ıralanan bir toplumsal yaşantı içindedirler. Buradaki yalnızlık nitelemesi, bu kişilerin tercihli bir yalnızlığa mahkum olmalarından bir düzen oluşturamamalarına kadar geniş bir anlam alanını içermektedir. Ortega Y Gasset'in 'Hayat tümden yalnızlıktır' sözünün somutlaştığı bir içeriğe denk düşmektedir bu durum. Yani, kişinin belli bir durum ve zamanlarda yaşadığı yalnızlıktan çok, bütün bir hayatın yalnızlığıdır, burada söz konusu olan. Son Yüzler'in yalnızlığı, bu kişilerin toplumun ve hayatın kötülük makinesinin dışında yer almalarından kaynaklanan bir yalnızlıktır...

    Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni
    Kimi geceler babası sadece üzerini örtüp, saçlarını, yüzünü, alnını okşamakla yetinmezdi. Yatağının bir kenarına ilişir, gizli gizli bir şeyler fısıldardı. Sanki ona yattığı yerde nasihat ederdi. Pişmanlıklarını, görüp geçirdiklerini anlatırdı. Hayatın çok, ama çok ağır, taşıması çok zahmetli bir yük olduğunu anlatırdı sanki. Oğlu bu fısıltıları duymak için bütün dikkatini harcardı, ama nafile, duyamazdı. Babası daha sonra kalkar, yüzünü seyrederdi oğlunun. Babasının alkollü nefesini hissederdi. Buruk, öksüz, kaybetmiş bir insanın kokusuydu bu. Yaralanmış umudun kokusuydu. Ve bazen oğlunun yüzüne ılık, ama içini dağlayan damlalar düşerdi. Yüreği acıyla ve coşkuyla açılır, gözlerini daha sıkı yumar, kalbi daha hızlı atardı. Babası yüzüne bakıp bakıp ağlar, gözyaşları oğlunun yüzüne damlardı... Gizli tören, bu gözyaşlarıyla biterdi.


    Haritanın Yırtılan Yeri
    Yıllar sonra hapisten çıkan genç adamlardan biri, 'dışarıya' karşı 'hücresinin daha iyi olduğunu' söylüyor, bir başkası, 'Sanki her şey düşman, ama ortada düşman yok, ' diyordu. Büyük umutlarla üniversiteye giren bir genç kızın 'boğazında bir hıçkırık var'dı 'ama tam olarak anlatamıyor'du. Bir başka üniversiteliye göre 'bu üniversite ortamı normalse kendi gibiler şizofren çocuklar'dı. Diyarbakır'da bir öğretmen, 'Devlet bizim üzerimizi kırmızı kalemle çizmiş, ' diye yakınıyordu. Ailesini silahlı çatışmadan koruyabilmek için pencerelerine duvar ören Cizreli bakkalın açıklaması, 'Güneş bizim neyimize! ' idi. Şırnak'ta bir öğretmen yaşadığı o felaket gecesinin ardından aklını oynatmış. 'Yaşasın Türk ordusu! ' diye haykırarak sokağa fırlamıştı. Cizre'de, henüz bir erkek arkadaşıyla bir akşamüstü parkta elele oturmamış bir genç kız dağlara çıkıp gerilla olmaktan sözediyordu o saklayamadığı hüznüyle.

    Bir şair, 'Duygularımız medyanın kuşatması altında, ' diye şikayet ediyordu. 'Bir süre sonra hiçbirşey hissetmez hale gelebiliriz.'

    Ve kalplerimizdeki, şehirlerimizdeki haritalar ne acı yırtılıyordu... Haritaların yırtılan yerinde, o karanlık ve umutsuz ormanda küçük ve çaresiz çocuk bir an önce kurtarılmayı bekliyordu. Bekliyor...


    Bana Türkçe Bir Ekmek Ver
    Bir yanımı, burada, bu insanlara bıraktım. Korktum onların yanında kendimi ele vermekten. Yanlarında ruhumu, düşüncelerimi, duygularımı, taslakların içine yerleştirdim. Çerçeveledim... Bir yanım çekip gitti, o ibret verici karanlık öykülere. Bu yüzden, bu ikiye bölünmüşlük ve hiçbir yere tam ait olamayış yüzünden, çok aşağıladım kendimi, çok kınadım... Ama farkındayım her şeyin. Ne kadar çelişkiye düşersem, ne kadar çok hissedersem parçalanmışlığımı, aşk o kadar çok birikiyor içimde... Aşk, ölüm gibi bakıyor bana. Her geçen gün güzelleşen bir ölüm gibi... Karanlık öykülerin aydınlığına battıkça...

    Zarfını Ben Açardım Sana Yazdığım Mektupların
    Beni kalabalık sandınız... Evimde hiç güneş batmaz, diye geçti aklınızdan... Oysa ben çoğu kez bana gelen mektuplarınız kadardım. Evimde güneşim çok battı. Mektuplarınızın içindeki sevgi ve merhametin ışığıyla çok gece geçirdim. Yalnızlıktan ölecek gibi olduğum anda tekrar tekrar okuduğum o mektuplar, beni sabaha çıkardılar... Unutulmak acısını sadece bu mektuplar hafifletecek gibiydi... Kitaplarımı, bilmediğim, tanımadığım kişilere yazıyordum. Belki de bir meçhule... Ama o meçhulden, yani sizlerden bana sevgiler akıyordu. Acılar, sırlar, çelişkiler, umutlar, yalnızlıklar; hayal kırıklıkları, gözyaşları, ölme isteği ve yaşama sevinci akıyordu... Bu kimsesiz incelikler ülkesine...

    Yok Karşılığı Yüzünün
    Senin Sana rağmen bir yüzün var herkesin ilk aşkına benzeyen beklemek kadar acı, anlamak zor nedensiz ölümlerin suskunluğu gibi yok karşılığı yüzünün Senin sana rağmen bir yüzün var herkesin ilk aşkına benzeyen yaklaştıkça imkansız uçurumlar nedensiz hayatların o büyük acısı gibi yok karşılığı yüzünün

    Yine Seninle Geldi Hayat
    Hayat kitaplarda yazılan gibi değilmiş. Kitaplarda her kelimenin altında başka bir kelime gizliymiş. Her yüzün altına başka bir yüz... Böyle gidiyormuş, bunun sonu yokmuş.

    Geç de olsa şimdi anlıyorum. Beni aşar bu kelimelerin altındaki kelimeler, bu yüzlerin altındaki yüzler... Ben içimdeki acıya bakarım. İçimdeki enayiliğe bakarım. Evet, kelimelerin altındaki kelimeyi, yüzlerin altındaki yüzü biliyorum ama, ben seni içimde hissederken, sana inanmışken şehrin her tarafında yanan bir ışık vardı. Yollarda, bahçelerde, hiç durmadan yanan bir ışık... Sen bu hayatta her şeyi benden iyi bilirsin. Öyleyse açıkla seni içimde hissettiğim her an hayatı aydınlatan bu ışığı... Yollarda, bahçelerde, evlerde gece ve gündüz durmadana yanan bu ışığı..

    Hadi böyle bir ışığın hiç olmadığına inandır beni. Enayisin de bana... Çocuklardan, sarhoşlardan, budalalardan bile daha enayi...

    Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine
    Yaktın masum hırslarını geliyorsun, oysa bir bilsen, seni ona taşıyan şehir saçını bağladığın iple bile alay ediyor Ah! Bir bilsen herkes tetikte; sense böyle hesapsız, böyle sevinçle

    Ah! bir bilsen sadece güzelliğin tutuyor acımasızlığın kapılarını

    Yaktın masum hırslarını geliyorsun, şehirden bir çocuk sevdin yine...

    Saçlarının Kardeş Kokusu
    Birazdan sabah olacak... Para, tarifeler, beklentiler, randevular,taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak...Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım.

    Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sona geçecek...

    Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

    Aşkta yarın yoktur sevgili...

    Ölürsem Beni Seninle Ararlar Şimdi
    İşte o zaman, sevgili diye, dünya diye, hayat diye baktığınız her boşluğu artık sadece sizin o yararlı benliğiniz doldurur. Nereye, hangi kalabalık şehre gitseniz peşinizden o ıssız, o karanlık ormanınızı birlikte götürürsünüz. Nereye gitseniz kendinizi orada kaybolmuş hissedersiniz. Yollarda kime rastlasanız, çıkartıp onun fotoğrafını gösterirsiniz. Bu insanı tanıyor musunuz, buralardan geçti mi, onu gördünüz mü, diye sorarsınız. aslında kaybolan o değil, sizsiniz; aslında o diye sorduğunuz kendinizdir...

    Kafka Market
    Ben hayal kırıklığının kıyılarında dolaşırken, bu arada içeri Kafka Market`in sahibi girdi. Kahvede okey oynuyormuş, kasiyer kızlardan biri koşarak gidip çağırmış. Herhalde "Markete tuhaf biri geldi. Kafka diye bir romancıyı sorup duruyor," demiştir. Marketin sahibi yüzündeki teri silerken, "Buyurun beyefendi, sorun nedir?" diye sordu. "Efendim," dedim.

    "Marketimize ünlü romancı Kafka`nın adını koymanız beni çok heyecanlandırdı ve sevindirdi, sizi tebrik etmek için geldim," dedim. Market sahibi zararsız bir deli olduğuma kanaat getirmiş olacak ki derin bir soluk aldı: "Yok kardeşim, ne romancı Kafka`sı diyorsun sen. Bu Kafka, Kafkas Kartalı`nın kısaltılmışıdır. O kadar. Ben esasen o kartalı çok severim de. Gökyüzünde öyle bir süzülüşü vardır ki, bir görseniz. Ah Kafkas Kartalı ah..."

    Hayat Bir Emrin Varmı ?
    Nerede bir Cezmi Ersöz yazısı, şiiri görsem, önce okumak isterim. Neden? Nedenini de hem bilirim, hem bilmem.

    Bilirim: Varlığı, bitimsiz muhalefettir onun.

    Bilirim: Bir kaşiftir o.

    Bilirim: Bir ``kendinde üslup`` tur o.

    Bilirim: Yunus` un genleri vardır onda.

    Bilmeme de: Benim sözcüklerle tanımlamaya kalkıştığım Cezmi Ersöz yazısı, o sözcüklerin dışına taşar sürekli.

    Bilmem: Bildiğimi sandığım anda, vaha avlayacaktır beni...

    Yaşamı ve öğrenmeyi seçtiğim için, bilmem.

    Soruyor: ``Hayat. Bir Emrin Var mı?`

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Runaw@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Nerden
    izmir/buca
    Yaş
    28
    Mesaj
    721
    Rep Gücü
    170

    Cevap: Cezmi Ersöz kitapları

    Şimdi aklıma geldi.Hatırlattığın için saol PAMART.....Emeğine sağlık bu arada.....
    Okuduğum kitabının adı, ÖLÜRSEM BENİ SENİNLE ARARLAR ŞİMDİ'ydi..Çok güzeldi gerçekten....

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Uye
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    denizliden
    Mesaj
    515
    Rep Gücü
    182

    Cevap: Cezmi Ersöz

    Cezmi ersöz, benim dayımın çok yakın arkadaşı.Ve gözlerine hayranım.Ama en son kitap fuarında görüşmüştük.Çay ikram etti söylemesi ayıp.Maalesef saçları artık bu kadar siyah değil.....Ve açıkçası bir kitabını okudum ama hayran kaldım.....Kitabı bulamıyorum.2 sene önceydi.İsmini bile unuttum.....
    çok sanslısın.gözleri güzeldir onu bilmiyorum ama yazıları çok güzel ondan eminim

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Runaw@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2007
    Nerden
    izmir/buca
    Yaş
    28
    Mesaj
    721
    Rep Gücü
    170

    Cevap: Cezmi Ersöz

    Bu konuda haklısın.Tek bir kitabını okuduğumu utanarak söylüyorum.Daha kötü yazan yazarların kitaplarını bile daha çok okudum.Belki tanıdığım için okumamış olabilirim.Bilemiyorum

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Aktif Uye
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    denizliden
    Mesaj
    515
    Rep Gücü
    182

    Cezmi Ersöz söyleşi


    Cezmi Ersöz

    Leman Dergisi / 26.03.2001

    DİŞLERİNİN ARASINA SIKIŞTIRILAN KALEMLE YAZMAK…




    Günlerdir uğraşıyorum... Ancak olmuyor... Yapamıyorum... Tükenmez kalemi dişlerimin arasına alıp önümdeki kağıda bir şeyler yazmaya çalışıyorum... Kalem kağıttan kayıyor... Harfler bir türlü oluşmuyor... Dişlerim acıyor... Kağıt yırtılıyor... Kalem dişlerimin arasından düşüyor... Yeniden kalemi dişlerimin arasına sıkıştırıyorum... Yeniden yazmaya başlıyorum... Bu kez birkaç sözcük yazmayı başarıyorum... Zorluyorum kendimi, ama en fazla bir cümle yazabiliyorum... Yoruluyorum... Ağzımdan akan sular kağıdı ıslatıyor... Kötü oluyorum... Kağıdı gömleğimin ucuyla siliyorum, yeniden yazmaya devam ediyorum... Ama yine olmuyor, başaramıyorum... Sonra bir yerde küçük bir kurşun kalem buluyorum, tam dişlerime uygun, onunla yazmaya koyuluyorum, ama kurşun kalem ağzımda ıslanıyor... Islandıkça üzerinde boyası soyuluyor... Küçük parçalar boğazıma kaçıyor... Yazmaya ara verip bu parçaları tükürmek zorunda kalıyorum... Kurşun kalemle de olmuyor... Olmuyor: Ben dişlerime sıkıştırdığım bir kalemle yazamıyorum, bunu anlıyorum... Ve bunu anlar anlamaz, okumayı yazmayı öğrendikten bu yana, neredeyse yirmi yıldan fazla bir zamandır nereye ne yazdıysa hep dişlerinin arasına aldığı kalemlerle yazan Oğuz kardeşimi düşünüyorum...

    Önümde bana yazdığı iki mektup duruyor: Biri iki sayfa, diğeri bir buçuk sayfa... İki mektubunu da dişlerinin arasına aldığı tükenmez bir kalemle yazmış... Her biri üç, dört saatini almış... Kendisi çivi yazısı da dese, öyle okunaklı, öyle güzel bir yazısı var ki eğilip öpüyorum tek tek harflerini... Bu harflerdeki sevgiyi, yaşama sevincini, bu harflerdeki direnmeyi ve umudu öpüyorum... Ankara'da bir imza günümde tanıştığım Oğuz Mucurluoğlu doğuştan spastik özürlü... Ne ellerini kullanabiliyor, ne de ayaklarını... O kendini bildi bileli tekerlekli sandalyeye mahkum... Sandalyeden indiği zamansa onu ya annesi kucağına alıyor, ya da o bir başına dizlerinin üzerinde ilerlemeye çalışıyor...

    İnanın, o benden hiçbir şey istemedi, sadece kendisini anlattı... Beni yaz demedi... Beni insanlara anlat demedi... Bunu ondan ben istedim... Ona telefon açtım ve seni anlatmak istiyorum, dedim... Çünkü onu tanıdığımdan beri kendimden, şikayetlerimden, yılgınlıklarımdan utanmaya başlamıştım... Size onu yazarsam, siz onu tanırsanız bu utancımdan biraz olsun kurtulabilirim, diye düşündüm...
    Canım Oğuz kardeşim, senden öğrenecek ne çok şey var...

    Çünkü en sıradan, en basit şeyleri ne denli büyütüyoruz... Ne çabuk küsüyoruz insanlara... Her şeyi nasıl da elde var bir sayıyoruz... Yazabilmeyi, parmaklarımızla bir dondurma külahı tutabilmeyi, el sıkışmayı, bir kediyi okşayabilmeyi, yağan yağmura ellerimizi uzatabilmeyi, istediğimiz kadar yürüyebilmeyi, delice koşmayı, her şeyi nasıl da hiç sorgulamadan en doğal hakkımızmış, diye yaşıyoruz...

    Sevgili Oğuz, sen bunların hiçbirini yapamazken, gözlerindeki o yaşama sevinci, o büyük inanç, o sonsuz direniş nereden geliyor söylesene... 29 yıldır yaşadığın onca eziyeti, onca zorluğu nereye sakladın, söylesene... Yaşama senin gibi bağlanabilmek için ellerimizi, ayaklarımızı, gövdemizi kaç yıl bir tekerlekli sandalyeye mahkum etmemiz gerekir... Hayata yeniden ve senin gibi ve dopdolu yürekten bir merhaba demek için kaç yıl bir odaya, bir dost sese, çilekeş bir anneye muhtaç olmamız gerekiyor, söylesene...

    Senin bir baban vardı değil mi... Şu an yaşıyor ve seni yıllardır aramıyor bile olsa senin için çoktan ölmüş bir baban vardı değil mi...
    Seni daha çok küçükken doktora götürmüştü... Belki tedavin mümkün değildi, belki artık çok geçti, ama bütün bunlar senin suçun değildi, sana bütün bunları yaşadığın bu ülke, bu imkansızlıklar hazırlamıştı... Eğer doğduğun o ilk günler hastanelerde yer olsaydı, eğer kanın değiştirilebilseydi, eğer bunların olabilmesi için güçlü ve zengin bir çevrede dünyaya gelseydin... Bu ülke böyle adaletsiz, sağlık sistemi böyle çürük, koşullar bu denli yetersiz olmasaydı bu gün seninle başka şeyleri konuşuyor olacaktık... Bugün ne ben senin yaşama sevincinden utanç duyacak, ne sen bana iki sayfalık mektubu dişlerini kanata kanata dört saatte yazacaktın...

    Hem senin bir baban vardı değil mi Oğuz... Muayene için gittiğiniz doktordan, senin iğneyle öldürülmeni isteyen bir baban vardı... Avrupa'da senin durumunda birini iğne yaparak öldüren doktorun tutuklanmasını protesto eden; ne iyi hem hasta, hem ailesi kurtuldu, o doktor bence en doğrusu yapmış, diyen bir baban vardı...

    Bu konuşmalar senin yanında olmuştu... Bir babana, bir doktora bakmıştın neye karar verecekler diye... Susarak onları dinlemiştin... Kaderin senin yanında konuşuluyordu... Sonra baban içindeki o derin sevgisizlikle hızını alamamış doktora seni göstererek, alın bunu, kesip biçin inceleyin, onu tıbba hizmet için size bırakıyorum, demişti... Senin bir baban vardı değil mi...

    Yine de susmuştun sen... Gerçeğin daha katısı var mıdır... Daha koyusu, daha acımasızı... Bundan daha büyük çaresizlik var mıdır... En çok hangi haksızlığa isyan edilebilir... Yine de susmuştun... Ta ki doktor ayağa kalkana, yürüyene kadar... Babanın özürlü olduğun için iğneyle öldürmeni istediği doktor bir topaldı... Bir insanın topal olduğuna belki ilk kez o gün, o an bu denli çok sevinmiştin... Yalnız olmadığını ve o an bu doktorun seni yok edilmesi gereken bir fazlalık olarak gören bu dünyada sana herkesten daha çok yakın olduğunu hissetmiştin...

    Ne yaşasanız ve neler görseniz bile yine de öğrenecek ve anlayacak ne çok şey kalıyor geride...

    Zulmün o ele geçmez ve anlaşılmaz yüzüyle göz göze gelirken, aynı anda sevgi ve şefkatin o uçsuz bucaksız ülkesini görüyorsunuz...

    Zulüm ve şefkat... İki komşu ülke... Birinin bittiği yerde öbürü başlıyor... Oğuz'un hayatı bu iki ülke arasında acıyla ve hep dizlerinin üzerinde koşarak geçmiş... Babasından zulmü öğrenmiş, annesinden şefkati...

    Onun zulüm ülkesinden küçük bir ayrıntı: Babası annesini döverken ona daha çok acı verebilmek için şövalye yüzük yaptırmış... Bu yüzüğü ve annesinin çığlıklarını unutamamış hiç...

    Uçsuz bucaksız bir ülke zulmün ülkesi, biter mi... Ve hiç biter mi şefkatin ülkesi... Annesi yıllar boyunca sırtında, yağmurda, çamurda her ve koşulda onu okullara taşımış... Hiçbir özürlüyü düşünmeden yapılan sokaklardan, kaldırımlardan, otobüslerden geçerek ve bir kez olsun yeter artık, ben tükendim, demeden onu taşımış gitmesi gereken her yere... O dışarı çıkamayınca ise dünyayı eve çağırmış... İyi kalpli sokak çocuklarını, güler yüzlü ve sevecen komşuları, her an yardıma hazır, o fedakar üniversiteli gençleri...

    O geçerken hep acı veren zaman ancak böyle hafiflemiş, yaşamak denen o büyük çile her şeye rağmen böylesi güzel anlamlar dolmuş...

    Oğuz'u böyle güzel ve hafiflemiş anlarında değil, en çok bir başına, yapayalnız kaldığında düşünüyorum... Akşam olup konuklar evlerine döndüğünde, annesi odasına gidip yattığı, el ayak çekildiğinde, kendisiyle ne konuştuğunu, pencereden seyrettiği ıssız sokakların onda ne uyandırdığını, evlerinin önünden geçen arabanın içinden dışarı taşan o kahırlı müziğin onu nerelere götürdüğünü, gece ansızın bastıran yağmurun altında tek başına yürüyen uzun saçlı bir kızın onda hangi özlemleri uyandırdığını...

    Ben Oğuz'u en çok yalnızken düşünüyorum... Bir başınayken... Ona kimse yardım etmezken... Bir cehennemi anı andıran o dört kez girdiği üniversite sınavlarında... O hiçbir bedensel sorunu olmayan yaşıtlarıyla beraber girdiği bu sınavlarda, dişlerinin arasına aldığı kalemiyle, o korkunç ve zalim zamanla yarışarak, kan ter içinde toplama, çıkarma işlemlerini yaparken düşünüyorum...

    Onun böylesi anlarını hayal ettikçe kendimi daha eksik görüyor, çünkü bugünlerde onu düşündükçe ellerimden, ayaklarımdan daha çok utanıyorum... Bu utanç bana yitirdiğim hayatın anlamını hatırlatıyor... Bu yüzden bugünlerde bana hayatın anlamı nedir, diye sorsalar hiç düşünmeden Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı kalemle yazdığı mektuplar ve yazılar, derim...

    Ona Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü'nü kazandıran bu haklılık bana yitirdiğim hayatın anlamını hediye ediyor işte...

    İşte bu yüzden bu günlerde hiçbir şeye kızmıyor, içerlemiyorum... Hiçbir şey beni yıldırmıyor... Ve ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam aklıma Oğuz ve dişlerinin arasındaki kalemi geliyor... Ne zaman böylesi duygulara kapılacak olsam, önce gülüyorum kendime, sonra da tereddütsüz küçümsüyorum duygularımı... Ama ben ne hissedersem hissedeyim, nereye gidersem gideyim, zulüm er geç gizlendiği yerden çıkageliyor... Geçmişten ve gelecekten geliyor... Hiç ara vermeden... Biraz olsun soluk almadan çıkageliyor: Oğuz, Gazi Üniversitesi'ne kaydını yaptırdıktan birkaç gün sonra babası sekreterliğe gidip, bu çocuk özürlü, okuyamaz kaydını silin, demiş... Ve çocuğunun bu okulda okuyamayacağını ikna edebilmek için oradaki görevlilere uzun bir süre dil dökmüş...

    Hem hayatın, hem de doğanın zulmünü onca iyi bildiği halde bunu anlamakta o bile güçlük çekmiş... Bir baba üniversiteyi kazanan oğlunun kaydının silinmesini nasıl ister? diye sordu bana hem mektuplarında, hem de telefonlarda...

    Peki, böyle bir babanın oğlu, bu koşullarda; üstelik elleri ve ayakları tutmayan, tekerlekli sandalyeye mahkum bir insan üniversiteyi nasıl bitirir... Üstelik ardından Yeni Mahalle Belediyesi'ne kadrolu eleman olarak nasıl girer... Uğur Mumcu Vakfı'nın verdiği yazarlığa hazırlık ve felsefe eğitimi alıp ve bu vakfın gönüllü üyesi olduktan sonra, özürlü insanların sorunlarını ele alan Sevgi Çemberi adlı derginin Ankara temsilciliğini bir süre yürüttükten sonra, şimdi de İskenderun'da çıkan Lâl Dergisi'nde nasıl yazarlık yapar...

    Bütün bunların ve bundan sonra olacakların sırrı hep aynı yerde bence: Oğuz'un dişlerinin arasına aldığı o kalem... O kalemle yılmadan yazdıkları...

    Bu yazıyı okuyan ve seni aramak isteyenlere telefon numaranı verebilir miyim, diye izin istedim ondan... O çoktan hazırdı hayatını herkesle paylaşmaya, ama yine de annesine sormadan edemedi... Telefondan duydum: Annesi de bu teklifi hiç tereddütsüz kabul etti...

    Zulüm kimi zaman tahammül edilmez olduğunda, hayat üzerinize geldiğinde, artık yıldım, sorunlarımın üstesinden gelemiyorum, dediğinizde, zorluklardan bıkıp usandığınızda Oğuz'u arayın... Sohbet edip dertleşin onunla... İyiyken ve mutluyken de arayın onu... Ona yürüyemediği ve bir yere gidebilmek için hep başkalarına muhtaç olduğu halde hayata nasıl bu denli bağlı olabildiğini... Ona odasını ağzıyla nasıl temizleyip düzenlediğini, hatta nasıl tavla oynayabildiğini sorun...

    Bunca haksızlığa ve şansızlığa uğramışken onun için mutluluğun ve özlemin ne demek olduğunu; ve en çok onu yıllardır sırtında taşıyan annesini sorun...

    Aşklarını, sevgililerini, hatta herkesin yaptığı işten dolayı küçümsediği bir telekızla nasıl gönülden bağlandığını sorun... Tam evlenme aşamasında nasıl terkedildiğini de sorun... Evine gelip giden ve onu istediği her yere büyük bir sevinçle götüren o iyi kalpli ve sevgi dolu arkadaşlarını sorun... Sekiz yıl önce evden ayrılan ve bir daha ne onu ne de annesini arayıp soran babasını sorun... Ona zulmün ve şefkatin ülkesini sorun...

    Sonra bir an için kendinizi onun yerine koyun... Ellerinizi, parmaklarınızı hiç kullanamadığınızı düşünün...

    Ve sonra, evinizde el ayak çekildikten, odanızda tek başınıza kaldıktan sonra önünüze beyaz bir kağıt koyup ve kaleminizi dişlerinizin arasına alıp, o çok sevdiğinize bir kez de böyle mektup yazmayı deneyin.



    Hayat; kontrol ettiğinizi sandığınız, ama buna karşın hiçbir şekilde bunu başaramadığınız bir akıntıdır. Ne yaparsanız yapın o akıntı sizi istediği yere sürükler. Acılarınız; akıntıya karşı kulaç atmaktır, sonuçsuz kalan. Sevinç ve mutluluklarınız; kendinizi akıntıya bırakmak, teslim olmaktır. Eğer akıntıyla aynı yöne kulaç atıyorsanız; güzelliklere ve başarılara büyük bir hazla, daha kolay ve çabuk kavuşursunuz.

    İşte bu tanımı kavrayarak başladığım yeni yaşamımın ilk zamanlarıydı. Kendimi hayatın bu yaşamsal akıntısına ne kadar teslim edersem o kadar ödüllendiriliyordum. Oluşan mutluluk ve sevinç, başarı arzumu uyandırmıştı. Öyleyse, akıntıyla aynı yönde kulaç atmalıydım…

    Ancak bu, benim doğamda imkânsızdı! Akıntıya karşı bile hiç kulaç atamamıştım ki ben! Tek yapabildiğim; akıntının sürüklemesi esnasında önüme denk gelen kayaya veya yabani bir ota, çarpık vücudumla alabildiğine tutunarak yerimde sayabilmekti. Bu durum bile en fazla kayanın yerinden çıkması yada otun kopmasına kadar sürerdi.

    Doğamdaki imkânsızlığın gerçekliğini adımın Oğuz olduğunu bildiğim gibi biliyordum! Rağmen, akıntıyla aynı yöndeki yüzme isteğim beni kamçılıyordu.

    Sonunda bir çözüm yolu buldum… Anneme de danışarak, bir dostumdan yardım talep ettim. Tabi onun yaşam akıntısına müdahale etmeden oluşmalıydı bu yardım. Buna özen göstererek dedim ki; “dostum, beni akıntıyla aynı yönde olacak şekilde hızlıca itekler misin?” Sanırım o günkü tüm gücünü seve seve bana feda etmiş olacak ki; ben, tükenmek bilmeyen zaman dilimi içerisindeyken kendimi sevgili Cezmi abimin yanında buldum. İlk izlenimlerinin ardından gösterdiği ilgi tekerlekli sandalyem miydi bilmiyorum ama, kitaplarından birini imzalayarak armağan etti bana. Ve ardından küçük bir sohbet imkânı yarattı. O kısacık sürede tüm içtenliğiyle dinliyordu beni. Dinlenilmek, duyulmaktan çok daha güzelmiş meğer. Kısaca anlattım kendimi, yazarlığa ilgimi, um:ag vakfından aldığım seminer eğitimlerimden, denemelerim olduğundan ve bir-iki tane kendisine değerlendirmesi için getirdiğimden bahsettim.

    Özellikle son çalışmalarımın eş-dost dışında profesyonel birisi tarafından eleştirilmesi benim için çok önemliydi. Böyle olmasına karşın Cezmi abimin bana geri dönüş yapabileceği fikrinden çok uzaktım… Çünkü, binlerce okuru olan bir yazara yüzlerce benim gibi giden vardı mutlaka! Ve ben de onlardan biriydim sadece…

    Fakat böyle olmadı. Sadece iki gün sonra sevgili Cezmi Ersöz abim evimizi arayarak beni onurlandırdı. Yazdıklarımın başarılı olabilecek öğretici denemeler olduğunu belirterek, “tam gaz devam” dedi. O andan itibaren sakatlığımın Cezmi abimde kaybolduğunu anladım.

    O günden sonra çok sıkı bir abi-kardeş ilişkisi başladı aramızda. Cezmi abim hiç ilgi ve alakasını çekmedi üzerimden. Aramızdaki bağ sadece yazarlık ve edebiyat değildi… Bazen ben, salya-sümük gözyaşları içinde aradım abimi. Bazen de saat gecenin üç buçuğunu gösterirken, “dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiyim ve acının ağında en koyu gerçeklerle boğuşuyorum” diyerek Cezmi abi beni aradı. Kimi zaman rakı masasında sınırsız kahkahalar attık. Kimi zaman da okurlarımıza kitap imzalama mutluluğunu ve keyfini aynı kitapevinde yaşadık.

    Bu sımsıkı bağ, geleceğin her türlü sürprizine kucak açmış olarak sürmekte.

Benzer Konular

  1. Cezmi Ersöz Sözleri
    dogangunes Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 15-08-2012, 12:08 AM
  2. Hayallerini Yak Evi Isıt / Hayalet-CEZMİ ERSÖZ
    sadece ben Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-11-2009, 02:05 PM
  3. Kimsem Kalmamıştı Artık Uzağımda-CEZMİ ERSÖZ
    sadece ben Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-11-2009, 01:15 PM
  4. Bu Yara Hiç Kapanmayacak - CEZMİ ERSÖZ
    shgiptare Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 12-08-2009, 11:01 PM
  5. Cezmi Ersöz Kitapları
    SAHARAY Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 21-10-2008, 04:30 PM
Yukarı Çık