DİZELERDEN AĞAN SUFİ EZGİ


Yunus’ça bir söylemin, Mevlananın dünyasının, Fuzuli’nin platonik ızdırabının duyumsandığı; insanı var eden alıp götüren aşkı genellikle sufice açarak, “sözcüküstü”(*) anlayışla mistik bir aydınlanmaya, tasavvufi terimlere, evrensel kavramlara, yer verdiği ZAMAN KESİKLERİ(*) Erkan Kara’nın sofistike bir yapıtı olarak göze batmakta. Ama var oluşumuzun insan oluşumuzun gizini hümanist ve kendine özgü dille sorguladığı mistik bir cezbenin, belagatin şiirsellik bağlamında lirik bir dokuyla sunduğu şiirleri.
“Siyah taş” şiirindeki “Siyah işaret kire. bir taşın / üzerinde biriken zaman. tek yer / ayna nazar edilen, ki fitratın özeti/tavaf üzerine.” dizgesiyle “ZAMAN KESİKLERİ”nde karşılayan Erkan Kara bizi bir kapıdan içeri, bir bahçeye sokar, aşk alemine, sufilerin sesinin duyulduğu, birşeylerin anımsatılmaya çalışıldığı.
“Siyah taş” şiirinde ve diğerlerinde sıklıkla karşılaştığımız”, ayna, fıtrat, kir, “insan”, “bir”, “ışık”, varlığı kılmak istenen “ben”, bize mistisizmin işaretlerini verir. Bilindiği gibi siyah renk sofilere göre kemal mertebesine özgü bir renktir. Tasavvuf felsefesine göre evren tek varlıktır. Tek varlıkta Tanrıdır. Kendi evreninde ışık saçandır ve bütün güzellikleri içerdiğinden Cemal-i mutlaktır. Bir aynaya bakar gibi yokluğa bakmış, kün(ol) emrini vermiş, her şeyiyle yansıması olan evren oluşmuştu. Ayna “nazar” şiirinde yine var, diğer şiirlerde de “sırlı ayna” (bahçe, eşya ve insan) şeklinde görülür. “Nazar” şiirinde yine bu (s)imgeye döneceğim.
Şiirdeki ben’lik nefsle ilgilidir ki “nefs”te dizelerde karşımıza ara ara çıkar. Tasavvufta, nefsini yenerek benliğini öldürmek; dünyadaki hırs ve tutkulardan, geçici niteliklerden arınmak gerekir. “Siyah taş” şiirinde şair imgesel olarak, şiirin adıyla, hacer ül esved taşını anar; kabede çokluk olmak ve teklikte “bir”lik olmak, dünyanın her yanından hac için gelen Müslümanların, nar taneleri gibi bir araya gelip, bütünleşmeleri ve “bir”i oluşturmalarını simgeleyen taştır.
Üçüncü birimdeki “tavaf”, “dönmek” “beyazlar toplayan mabed” bunun göstergeleridir; bir yandan beyazlar içinde dönen Mevlevileri bile düşündürebilir. Dönmek, ışığın çevresinde dönen bir pervane gibi.
Sevgilinin etrafında dönen aşık, Tanrı aşkı ile onun ışığı etrafında dönen derviş, ulaşmak isteyen inci, sonuçta, bir çocuğun saflığında ki kamil insandır. Sufice bireysel aşk bir köprüdür. Köprü geçilince, Tanrısal aşkın ışığında gerçeğe ulaşılır. Varlık insan mertebesine ulaşınca devir kuramına göre aslına kavuşmak özlemi duyar (Vuslat) “Ayrılık ve buluşma, mahv, ışık, aşk, nazar”da ışık, çocuk (agu), ilâhileşen aşk sık yer alır ki Sabahattin Eyüboğlu’nun Prof. Dr. H. J. Kissling’ten aktardığına göre dünyanın yaradılışını anlatan bir Bavyera hikayesinde yaratılışın başlangıçta herşey karanlıktayken, Tanrının “Fiat Lux!” (ışık olsun) demesiyle başladığını, O’nun latince konuşmasının şart olduğunu, belirtir. Çünkü latince şeytanın korktuğu dildir. İskender Pala da benzer örneği Tevrat’a göre verir.
Mistik felsefede yapı taşı olan, gönle girmek anlamında da ışık imgesi gönül köprüsü olur. Allah’ın peygamberlerine de vahiylerini nur (ışık, aydınlık) biçiminde ulaştırdığı bilinir.
Şiirde kir, beyaz, temizlenmek, siyaha geçmek (hayat olarak nitelendirilmiş ki doğal olarak hayata yaklaşan ben’i bulamaz, özünden uzaklaşır) nefsin egemenliğinden kurtulmak arınmaktır (kirden) “Oysa ışığa giden kimliğini bulurdu” diyen şair “kucağındaki taşı dökmek deyiminin göründüğü” dizeyle benliğinden sıyrılmak, ruhunu çözerek kendini tanımaktan yola çıkarak taşı, ruhun yeniden inşasının öğesi yapar. Hacer ül esved’e gönderme vardır.
“nazar” yine çocuk imgesinin “agu” ile çağrıştırıldığı, saflık ve temizliğin simgesi, dünyaya bırakılan insan, “sahile vuran inci” anlamında (mistik) bir örnek olarak, kem gözle ilgili söylemi inanış bağlamında kötülüğün, hasetliğin kaynağı olarak işlediği şiirdir. Şiirde yer alan “inci” Şeyh Galip’te doğumu, Vahdet-i Vücut felsefesini imler; asıl yurdunu unutmaması gereken insanı.
Şiirde geçen tasavvufi imge ayna da bir kuruntu, bir hayaldir. Bu hayâl âlemi görüntünün aynadan silindiği gibi kaybolacaktır. Ayna nasıl sırlı bir yanı sırlı bir yanı kara ise mistik felsefeye göre de herşey kendi karşıtıyla vardır. Aşık gülün çevresinde dönen bülbül, aşk ateşiyle hem yanan, yandıkça eriyen mumdur. Gül(ler) yüzlü (gül – cemal) bülbülü kanatan, aşk derdini aşığın ah’ını yansıtan dikenini eritir. Şiirde yer alan gülün dikeni, insanın ağrısı ilahi özlemle çileye giren, ızdırap çeken sufinin aşk ateşidir.
Nazarın türevi haset, insanı karanlığa boğan, dünya hırsı tutkularıyla benliğin esiri kılan nefs, kalbe duyarlığın kapısını kapatandır: “kurutan bakış: aynadaki sır / … / bir çift göz: haset / …” şairin gözüyle bakalım, “herkesin yüzündeki gözü kendi ‘bir’ aynasıdır herkesin”.
“Nar’a sor”, sevgiliye ulaşamayan ruhun, acısıyla kanaması kuruyan bir çiçek gibi solmasıdır. Tanelerin bir bütünü oluşturduğu nar, ben’in ‘bir’liğin (s)imgesidir. Alemin, bir’in evrene yokluk aynasından yansımaları, oluşu, nar’ın hem çokluğun (kesret) hem de çokluktan tekliğe giden anlamını ve de gönüldeki aşk ateşinin imi olduğunu gösterir.
Benzeri açılım “yalnızlık ve çokluk” şiirinde de yansır. Köyün sessiz, sakinliği, kentin keşmekeş ve kalabalıklığı aslında yalnızlığı arada duyumsatsa da - insanın sürüklendiği yer olarak karşılaştırılır. Köy, sessizlik, içe bakış daha da ötede toprağa sığınış, son durak, benliğin yok olduğu ruhun yurduna sonunda ulaştığıdır. İnsan dramının çözümü “yalnız divanı”nda verilir.
Kentsel yaşamın koşuşturması (dünyevi hırs ve tutkuların, maddi yaşamın metafizik felsefede ben’e ulaşmadaki engeli olması oysaki) ıskalanan yaşamın gizi (kokusu, renkli dokusuyla ayırd edilmeyi, dokunulmayı bekleyen doğa, dünyasına girilmek istenen çocuk, acıyı paylaşmak ki mistik felsefenin vazgeçilmezi sevmek - sevilmek - gönül kazanmak - iyilik yapmakta yatar. Ama endüstriyel çemberde kirlenme ve yabancılaşma ölü bir kaplumbağaya dönme, onun gibi kafamızı gece, beton kulelerin yığınlarında kutularımıza (kabuğumuza) çekilme, insani özelliklerini yitirerek koşu atına dönüşme gerçek olandır. Haçlı seferlerini andırırcasına sabah bir oyana akşam bir bu yana. Soru: Ne oluyoruz?! Yanıt şiirden: “bir koşu atının içinden geçenle: /“sakatlık bu hipodromda olmak demek/…”.
Tasavvufta beş kapı görüşü vardır (Hüsn-ü Aşk). Şehir insan vücududur. Bu şehrin bir yanı denize, yani iç aleme; Vahdet alemine bakar. Bu yöndeki beş kapı iç duygudur.
Doyulmaz bir tüketim çılgınlığı, metalaşan bir yaşamın parçası olmak; gönülden gelen iç sesin gizine erilmediği için nefsin ardında sürüklenmenin duyumsatılması “kendini gizleyen aşk”ta da yansır. Bana Leyla’yı da düşündürttü şiir, adıyla ve özüyle. Bilindiği gibi Leyla, Mecnun’un çılgına dönerek aşkını gizlemediği için kendi aşkını ondan üstün kılmıştır. Son dizede “aşkın mahremiyeti” vurgusu da bir yandan böyle bir çağrışıma neden olur. “Kabe’de aşkının sonsuza değin sürmesi için dua eden Mecnun, acıyla bir aşk yolcusu olarak dünyaya tek varlığın değeriyle bakar.” Fuzuli’deki gibi dönüşen bir aşkın simgesidir. “Mecnun hali” olarak düz yazısal şiirde karşımıza yine çıkar.
Hâl, tasavvufi bir göstergedir. Allah’ın bir lütfu olmak üzere kalbe gelen anlamlar olarak tanımlanır. Hâl sahibi olmak veliye ermiş olmaktır. Hâl sahipleri değişimi savunur, aşkı gönülde duyanlar arasındadırlar. “Kargaları servilere yolla”, (servi ile imge kurar) “hasar”da sufi edeptir. “mahv”de insan-ı kamil yapan davranışlar vb.
Güzelliğe (Hü’sn’e) Hüsn’ün Aşk diyarına ateş denizinden için için yanmadan ulaşması olası mıdır, mahrem aşkın çilesini çekmeden nasıl ‘bir’ olunur! “İç’sizlik, nefs, maddi alem bağımlılığı, yanmak, perdesizlik” okuyanı sofistik yolculuğa çıkaran göstergelerdir, 6 dizeli disiplin içinde “nefisteki perdesizlik” daha daha diyen insanın imgesidir, nedenin sonucudur; başka deyişle şiirin diğer birimindeki iç’sizliğin dünyevi arzulara koşullanmışlık olduğu gibi: “büyüyen hüsran”.
Aşk ateşiyle gönlünü arındıran derviş, doğrulukla aralarındaki perdeyi kaldırır, “doğruluğun güneşi, birlik burcundan doğar, perdeler kalkmayınca ışık vermez.” “İç” göstergesi bizi Tanrının gizini öğreten Batıni öğretiye götürür. İç bilimler (Batıni) aklı aşıp aşk yolunu seçmeyi sağlar, din, mezhep, sınıf, ırk ayrılığını kaldırır. Bu ve diğer şiirlerinde üst üste iki nokta ve noktanın yoğunluğu, birimlerde tek sözcüklerin dolgu oluşturduğu (izleği yansıtan, yanıt olan, ya da sofistik felsefenin sözcükleri olarak) görülür.
“Eşya ve insan” dervişçe sufi bir ezgiyle, duyusallığın yitimi, metalaşan, duyarsız bir yaşam sürmenin yürek sızısı, kalp diyarından uzaklaşma, kalbin kapılarının histeriyle kapanışı, dönüşü sağlayacak içe yürümeyi unutmak vardır. Beden ruhun kafesidir, eşyadır; fetiş bir anlayışla sarılmıştır ama. Dizgelerdeki “…/tanımak: gönlün temizlenmesi./her eşyada bir beni…/kalbe çık. sırlı, eşya aynadır. kendini bulmak için… hadi göğsünü yar için içinde biriken tortuyu boşalt/…/sen tanrıya teslim ol. diriliş ve kıyamet saklı o iki hayat eşyada.”
Tasavvuf felsefesinin işaretleri sayılacak birimlerde, Tanrı’nın varlıklar aleminde güzellik ve çirkinliğiyle insanlarda yansıdığı inancı ayırd edilir ki Yunus Emre’de ilahilerinde vazgeçilmez hümanist söylemin parçasıdır bu. Özellikle kendini ve sevilmesini bilmek” vurgulamaları Erkan Kara’da anıştırmaya, göndermeye neden olur. Arınmayı, benlikten sıyrılmayı imgeleyen “tortuyu boşalt” dikkat çeker.
Uzun şiir cümleleriyle, 7 dizeli birimsel disiplinle kurulan düzyazısal “aşk” liriğinden “kapı, ıstırap, O, saklı hakikat, yolu olmak” vb. sözcük ve sözceler bizi ilahi bir aşkın, mistik bir alemin içine sokar: “…/varlığın bilinme isteği sende saklı bir hakikat imiş/bir olunmak için yok olmak O’nun için aşığa ben’i unutturan aşk: insanla bir kusursuz yere gelir ve insan O’nunla ne mükemmeldir.” O, burada Elif’in, Tanrı’nın, aşkın simgesi olarak yer alırken şiirde kutsal kitabı andıran dilin ayrımına varılmaktadır. Özellikle son dize bu özelliğiyle dikkat çeker - aynı “ağrı” şiirinin söyleminde duyumsandığı gibi: “Ey insan! Ağrılarla kurtulduğun dünya esrarı arınmak için ağrı çek.”
“aşk”ın dizelerindeki “var oluş kapısı” diğer bazı şiirlerde de - örneğin “idrak”ta “üç kapı” - yer alır, bağdaşıklığı kurar; “aşka dahil ol”da da vardır. Derviş için aşamanın, değişimin mistik imgesidir. “İnsan-ı Kamil olmada dört kapıdan geçer, her kapının içinde küçük kırkar kapı olduğu belirtilir. Ki son kapı olan hakikat kapısı varlıkla bir olunan, insan ve dünya gerçeğinin bulunduğu kapıdır.” “Yalnız divanı”nda yer alan “kırk odalı saraya” / nefes: içini kaybetmeyen, aşık” birimleri de bunun bağdaşığı durumundadır. Buradaki dizelerde de Batıni ilmin Tanrı’ya ulaşmadaki kabulü, aklın mistisizmde engel oluşu göze çarpar (kalbine aklınla ulaşamazsın).
Hedefine ulaşmayan istemler, gerçekleşmeyen düşlerin simgesi “kül”, “kül” şiirinde efsanevi anka kuşu ile yer alır. Anka ya da simurg Mantıkut-Tayr’da gül, bülbül, nefesle birlikte tasavvuf bağlamına yer alır. ZAMAN KESİKLERİN’deki düzyazısal şiirlerdeki gibi. aranan, tekliktir; Tanrı gönül, çilingir akıl olsa da ben’in kapısını açacak olan anahtardır.” Kül”de yer alan asma-gül paradoksu dikkat çekmelidir. Mevlâna “Divân-ı Kebir”de Aşk bölümünde şöyle der: “Gül bahçesinden gelen gül kokusu, seni çağırıp durmada. Sana da bir heves gelmiyor mu ki? – İçinde hoş bir nefer var, bu nefes boş yere gelmiyor ya.”
Erkan Kara, “kül”de takvayı gerçekleştiremeyenleri, bahçelerindeki asmayla simgeleştirmiş, gül yetiştiren yok diyerek (sitem vardır). Gül ki masivayı imler, kokusu nefesin yoludur, pervanenin etrafında döndüğü ışıktır, cemâl-i mutlaktır.
“Zaman kesikleri”nde kapı arafla görünür, Veysel’in şiirindeki kapı imgesini çağrıştırır nitelikteki öğe (doğum - ölüm) bu şiirde de iki kapıdır, ortası araf ya da dünya, köprü. Geçiş ömür sürecinde, yazgısında saklıdır, ama yaşam şeklinin onun yeğlemesine de bağlıdır bir yandan. Ömür, yol ile imgeleşirken, zaman kesikleri, yaşadıklarının sonucu yüzdeki çizgiler, alın yazısıdır.
Kişisel ve ilahi aşkın kaynaşması gibi görünen, dolayısıyla aşkın çoğullandığı bir örnek olan “ayrılık ve buluşma”, mistisizm de, İslâmi literatürde mürid’in yolu olan “tarik, kimsesizlik ve vuslat” şiiri mistik bir renge bürümüştür. “Ayrılık ve buluşma” ve “mahv” önceki satırlarda yer verdiğimiz sofistik simgeleri bir arada topladığı yırlar olarak görülürken “mahv”da da ney ve sabır göstergeleri ile Mevlana ve Mesnevi ile metinlerarası ilişki kurulur ki alt birimde yer alan “perde” bu çağrışımı tamamlar. Mesnevi de “Her kim aslından uzak ve ayrı olursa o, kavuşma zamanını bekler durur.”. “Neyin etkisi aşk ateşinden, şaraptaki hal aşk coşkunluğundandır, kavuşmaya mani olan perdeleri parçalar.” Ney yakıcı sesiyle, ben’e ulaşmak isteyen, Hallac-ı Mansur’un haykırış anını bekleyen, yurduna (mecazi) dönmeyi bekleyen, ilahi aşk ateşi içindeki sufiyi, gönlü simgeler.
İnsanların farklı kişilikte yaratılışı, ayna ve sır gibi, ruh: bahçe, beden: toprak imgesiyle “bahçe”de ele alınırken, metalaşan yaşam, iletişimin, hümanizmanın yitimi, vicdan kaybı, duyarsızlık, yüreğine kulakları kapama, egonun insanı kaybettiren yükselişi sorgulanır. Betonlaşma, topraktan kopuş ki mistik felsefe bakışıyla toprak - su - ateşin canla birleştiğini, toprak - suyun ise cennetin öğeleri olduğunu düşünürsek, toprağın ölümü, kalbin nasırlaşması, özden uzaklaşma olarak algılanır. “betonlaşmış toprak” ruh ölümünün imgesel ifadesidir. Bütün sır, gönül köprüsü kurmakta, kardeşliği ve cenneti yaşamın içine indirmektedir.
Ve şair bütün söylediklerini, yapıtı, zaman zaman görünen didaktik son dizelerle özetler: “…/hayatta ‘taş gibi’ adına bulunan bir taş zaman şimdi hissizlik eşiğinde/ben’leşmek sen’i kaybetmek kayboldukça bahçeler kaybolan ‘insan’/yüzünü kalbine olan dön, düşeni gül haline getiren o büyük ruhu ara bul.”
Evet! Aramak, sorgulamak her şeyin başı değil mi?

Cemil Okyay Mühür, 2012, s.38


* Mühür dergisi Mart – Nisan 2011 (Hilal Karahan)
* * Erkan Kara, Zaman Kesikleri, (Şiir) Mühür Yayınları İstanbul, 2011
1. Kara Güneş, Hilmi Yavuz, Can Yayınları, İstanbul, 2003, s.12.
2. İskender Pala, Mir’at, , Kap. Yay. İstanbul, 2007, s.4-27.
3. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna, Varlık Yayınları, 2002, s.118.
4. Prof. Dr. Amil Çelebioğlu, Mesnevi Şerif, (Mevlana), Timaş Yayınları, İstanbul, 2007.
5. Yunus Emre, Sabahattin Eyüpoğlu Cem Yayınları, İstanbul, 1985, s.53.
6. Yunus Emre, Mehmet Fuat De Yayınları, İstanbul, 1978.
7. Abdülbaki Gölpınarlı, Hüsnü Aşk, Altın Kitaplar, İstanbul, 1978, s.343.