Merhaba

Linda HESS – Annemarie SCHIMMEL
Çev.: Arş. Görv. Dr. Adem ÇALIŞKAN

Özet
Her din gibi İslâm dini de başlangıcından bugüne değin kendine özgü bir
medeniyet, kültür, sanat ve edebiyat oluşturmuştur. Dünya dinleri içerisinde son din
olarak İslâm dini ve onun etkisinde farklı coğrafyalarda asırlarca gelişen bir medeniyet
ve kültürü, başlangıçta ortak, fakat sonraları farklı dillerde ortaya konmuş bir sanat ve
edebiyatı vardır. Tarihî seyri içerisinde güçlü zamanlarında çevre kültür ve
medeniyetleri etkilemiş, zayıf zamanlarında ise onlardan etkilenmiş, fakat daima
gündemde olmuş İslâm dini ve medeniyeti gibi, onun etkisinde olan sanat ve edebiyatı
da yerli ve yabancı pek çok incelemecinin konusunu teşkil etmiştir. Linda Hess ve
yakında vefat eden Annemarie Schimmel ortaklaşa kaleme aldıkları bu yazıda,
Batılılara hitaben de olsa, edebî türlere dinî bir bakış açısıyla yaklaşarak konuyu “İslâmî
Şiir” olarak belirleyip işlemekteler. Bahsi geçen bu edebiyat “İslâmî Edebiyat”, şiir de
“İslâmî şiir” olarak tanımlanmaktadır. İslâmî Edebiyat teorisyenlerinin düşündükleri ile
tam örtüşmese de, en azından, edebî çevrelere artık edebiyat ve edebî türlerin bir başka
açıdan da sınıflandırılabileceği fikrini vermesi açısından bu metnin çevirisi son derece
önemlidir.

Yedinci yüzyılın başında kuruluşundan beri, İslâm, tümü dinî şiir üreten çeşitli
kültür ve dil alanlarında egemen din olmuştu. Bu makale, klâsik İslâmî Edebiyat dilleri,
Arapça, Farsça ile günümüz Türkiye’si, Afganistan, Pakistan ve Hindistan diyarının
birkaç anadili ile sınırlandırılmıştır.

Arapça

Başlangıçta İslâm, büsbütün şiire karşı dostça değildi: İyi bilinen Kur’ân ayeti
(26: 226) şiddetle şairleri eleştirir ve ilk İslâmî şiir, daha çok yeni din tarafından
yasaklanan şarabın methi, şehevî duygular ile diğer dünya-perest türlere hasredilmişti.
Fakat zorunlu olarak dinî bir şiir, aşağı yukarı 9. yüzyılda, aşırı zâhitlikten sûfî ile Allah
arasındaki kişisel aşk ilişkisine dönüşen sufizm –İslâm’da tasavvufî akım- olarak, ilk
önemli gelişmesini sağlayıp doğmaya başladı. Duygusal etki, bu samimiyetle
serbestleşti ve aşırı ilişki, şiirde tabiî ifadeyi oluşturdu. Devrin önemli şairleri, Iraklı
mutasavvıfe Rabiatü’l-Adeviyye (ö. 801); Zunnûn-ı Mısrî (ö. 859); Aşık Sumnûn (ö.
900’den sonra), Şiblî (ö. 945) ile meşhur ‘aşk şehidi’ el-Hallaç (ö. 922) ve Bağdat’ın
tamamını kapsar. Onların temel konusu, pek çok görünüş ve safhaları –ayrılık acısı,
vahdet neşesi, sadık ve saygılı olmaya sonsuz gayret ve ölüm arzusu ile aşkın
tecrübesidir.

El-Hallaç’ın zirve teşkil eden hayatı ve eserinden sonra, sûfî şiiri, yeni bir edebî
olgunlaşmanın görüldüğü 13. yüzyıla kadar nitelikçe geriledi. Bu dönemin en büyük
mutasavvıf yazarları İbn Arabî (ö. 1240) ile İbn el-Fâriz (ö. 1235) idi. Her ikisi lirik
şiirler yazmalarına rağmen, birincisi, daha çok nesir bilimsel incelemeleriyle, ikincisi,
Tâiye’si, yani, Allah’a mistik bir yolculuk üzerine 750 mısralık bir retorik olarak
incelikle işlenmiş eseri ile ilerdedir. Bu dönemden önce de sûfî şiirsel etkinlik merkezi,
İran’la yer değiştirmişti.

Farsça

Fars şiirini araştırmak, yabancı bir okuyucuya sırlarını vermenin kolayca
olmayacağı edebî gelenekler ile bir üslupsal karışıklıklar dünyasına girmektir. Binlerce
mevcut imaj ve motifler –şarap, meyhane, ay, bahçe, putlar, camiler, bülbüller,
kadehler, çekici gençler, yaşmaklı kadınlar, dağınık saçlar, epik aşk kahramanları ile
onların anıt mücadeleleri- sonsuz nüanslarla, bir arada sonsuz kombinasyonlar kurar.
Belki en zoru, maddî ile manevî / şehevînin ince karşılıklı etkisini yakalamaktır. Aşık,
şarapla mı sarhoştur, yakışıklı bir oğlana şehvetle mi çılgındır veya Allah’la mı mest
olmuştur? Çoğu kez, açık cevabı yoktur.

Farsça’da en önemli lirik biçim, ‘gazel’dir; baştan başa tek bir kafiye ile
gevşekçe bağlanmış beyitlerle düzenlenmiş, kinaye ve aşırı derecede şaşırtmaya iyice
kendisini veren gazel, Fars şairlerince gözde idi. İran’da mutasavvıflarca kullanılan
hakikî kısa biçim, -11. yüzyıla kadar gerilere gider- ‘rubâî’ ya da kıt’adır. Daha uzun iki
(Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi III (2003), Sayı: 1 245 )
biçim, Arapça’dan miras kalan -tek bir kafiye ile uzun bir övgü, muhtemelen gazelin
dışında aşıkâne bir şiirle ortaya çıkan ‘kasîde’; ve binlerden on binlerce toplam mısra
sayısına ulaşan, kafiyeli beyitler içinde anlatı, tasvir, tefekkür ve duygusal ifadeyi bir
araya getiren ‘mesnevî’ zikredilmelidir.

İran pek çok güçlü dindar şair yetiştirmesine rağmen, onların tümünün (Batı’da
semazen olarak tanınan) mevlevî, vecd halinde dans düzenini yaratan ve ‘Tebriz’in
güneşi / Şems-i Tebrîz’ mahlasını alan, onlar arasında en büyük aydınlatıcı ve bilgili
kimse olan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) çevresinde döndüğü gözükür.
Onun önünde gelen iki büyük şair Sanâî (ö. 1131 civarı) ile Attâr (ö. 1221?) idi; her
ikisi, daha kısa çalışmalarından ziyade ‘mesnevî’leri ile tanınır. Ahmed el-Gazâlî (ö.
1126) ile Rûzbihan Baklî (ö. 1209) de, tasavvufî Fars şiirinin gelişimini etkilediler.
Rûmî, Şems-i Tebrîz adlı gezgin bir derviş ile buluşarak hayatı birden bire
değiştiği zaman, otuz yedi yaşlarında, iki genç çocuğun babası bir mutasavvıf teoloji
profesörüydü. İki mutasavvıf, candan bağlı, dünyayı, aileyi ve müritlerini unutur bir
şekil aldı. Bir veya bir buçuk yıl sonra, Rûmî’nin dostlarının öfke ve kıskançlık
tepkilerinden dolayı, Şems, gözden kayboldu. Ondan sonradır ki, sevgili arkadaşının
kayboluşunda büyük kederini dağıtarak, bir şair ve semazen oldu. İkisi, sonunda
Rûmî’nin büyük oğlunun yardımıyla tekrar birleştiler, sonra yine küçüğünün –galiba
Şems’in öldürülmesini düzenleyenin- aracılığıyla bir daha dönülmeyecek şekilde
ayrıldılar.

1245’ten ölümüne yakın son 30 yıla kadar Rûmî, bol, zengin ve şiirin engin bir
bölümünü yazdı. Onun yaklaşık olarak otuz beş bin beyit civarında lirik külliyatı ve
Mesnevî eseri, “Fars dilinde Kur’ân” olarak bilinir. “Rûmî’nin konuları, hemen hemen
hayatın her bir görünüşünü kapsar, ama onun merkezî düşüncesi aşktır” (Schimmel,
1982, s. 101). O, pek çok beşerî sevgili ile Allah sevgisi gibi, bizzat karşı konulamaz bir
güç olarak pek çok aşkı; bazan Allah’tan güç bela ayrılarak beşerî sevgilinin aşkını
(sarsıcı etkisine rağmen) yazar. Schimmel, onun çeşitli tasvirlerini şöyle ifade eder:
“Doğu ve Batı’daki mistikler tarafından kullanılan tüm sembolleri içerdiği görülür”

Rûmî’den sonra Farsça’da yazan pek çok ünlü dindar şair arasında, Irâkî (ö.
1289), Mağribî (ö. 1406), Hâfız (ö. 1390) ve Câmî (ö. 1492) vardır. Son ikisi, musikî ve
retorik hünerleri incelikle işledikleri ve özellikle kapalı olan mısraların ‘mistik’
öğelerini çok süslü olarak şehevî imajıyla kullanıldığını gösterir. Ayrıca Fars şiirinin
büyük bir miktarı, Fars’dan ziyade Müslüman Hind’de yazılmıştır. Hind-Fars geleneği,
on birinci yüzyıldan bugüne, ilk bilge şairini, Emir Husrev’i (ö. 1325- başlıca bir saray
şairi, ama bir sûfî üstadın müridi) yetiştirdi. Bilhassa on dokuzuncu yüzyılda, en önemli
eserlerini Urduca’da veren büyük şair Gâlib de, hacimli bir Farsça Divan oluşturdu.

Türkçe

On ikinci yüzyılda izlenebilen Türk tasavvufî yazını, ilk büyük şairini Yunus
Emre’de bulur. Yunus, bazan klâsik Fars veznini kullanır, ama daha sade Türkçe halk
biçimlerini tercih eder; onun güçlü ve anılmaya değer mısraları, hâlâ yaygın bir şekilde
herkes tarafından beğenilir. O, yaşadığı yer olan Anadolu kırsalından canlı tasvirî hayali
kullanarak, Allah’ı aramanın tüm evrelerini ilahî (olarak) söyledi. Onun güçlü şiirlerinin
bazısı, Allah’ın adını içeren bir nakarat sayesinde tekrirle dolu olan, Allah’ın adını
terennüm etmek ve sema etmek için toplanan dervişler tarafından ezbere okunması için
muhtemelen söylendi.

On beşinci yüzyıl şairi Kaygusuz Abdal, dünyanın diğer bölgelerinde kurulan
tasavvufî bir şiir üslûbu ile –paradoks, humor ve kasıtlı delilik özellikleri olan bir üslûp
ile yakından ilgili olan garip, eğlendirici, bazan saçma mısralar yazdı. Hem Kaygusuz
hem de Yunus, on üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyılın başlarına kadar Türk dinî
hayatında önemli bir rol oynayan Bektâşî sûfî tarikatı ile ilişkiliydi. Bu tarikatın üçüncü
büyük şairi, Pir Sultan Abdâl (ö. 1560)’dı. Ünlü şairler, İmâdüddin Nesîmî (ö.1417),
Eşrefoğlu Rûmî (15.yy.) ve Niyâzî-i Mısrî (ö. 1697) dahil diğer tarikatlarla ilişkiliydiler.
Kemal Atatürk’ün sûfî tarikatları kaldırmasına rağmen, ‘yeni Yunus Emre’ diye
adlandırılmakta olan İsmail Emre’nin eseri son bir örnek olarak şiirde ifade etmeyi
bizzat sürdürdü.

Güney Asya AnadilleriDinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi III (2003), Sayı: 1 247
İslâmî takva, Afganistan’dan Hindistan’ın güney ucuna kadar bölgesel dillerde
kuvvetli ifadesini bulmuştu. Bu bölgesel edebiyatların biçim verici dönemleri süresince
şair ve öğretmenlerin ifadeleri, klâsik olmayan bir dil kullanma konusunda mevcut
üzüntülü bir savunma ile anadilini sevme ve ondaki diğer derin bir iftiharı açıklar.
Bunlardan sonuncusu, ne Arapça ne de Farsça bilen sıradan halk kümeleri için
anlaşılabilirlikten tümüyle uzak ve yeni, samimi, tanıdık hayal avantajlarına sahipti.
Fars edebî geleneği etkiliydi, ama popüler anlatılar ve şarkı/ilahî üslupları dahil, mahallî
halk geleneklerinden daha çok etkili değildi. Hindû sembolizmi, on dördüncü ve on
yedinci yüzyıl arasında kuzey Hindistan’da doruk noktasına ulaşan ‘bhakti’ akımı gibi
İslâmî (akımla) birbirine karıştı. Bu popüler ibadet dininin yükselişi süresince, Hindû ve
Müslüman şairler de, entelektüelizm, alışılmış ayin ve elitizmin (kast, papazlık,
memurluk) tüm türlerine saldırı için bir eğilimi paylaştılar.

Sekizinci yüzyıldaki ilk saldırılardan binlerce yıl sonra son kukla imparatorun
ölümüne kadar, Müslüman Hindistan’ın siyasal ve kültürel hakimiyeti, Hindistan’ın 23
bağımsız güney bölgesinde yoğunlaştı. Pashto, Sindhi, Panjabi, Hindi, Urdu ve Bengali,
övgülerini Allah ve Peygamber için söyleyen Müslümanların dillerinden birkaçıdır.
Çoğu şiir, bize anonim olarak ya da belirsiz ilavelerle gelir. Belirli şairlerin sayısı, sûfî
veli Nizâmeddin Evliya, Emîr Husrev (ö. 1323), Delhi’nin tümünün üç müridiyle başlar.
On ikinci yüzyılın sonundan bu yana, Delhi, İslâm İmparatorluğu’nun tahtgâhı olduğu
zaman, Hindî (Hindçe)nin mahallî biçimi, nihayet Fars yazısı ile Urduca’da yazılan bir
dil sonucu Arapça ve Farsça kelimelerin büyük oranlara çıkmasıyla değişmekteydi. Bu
dil, Dakhni sûfî Sirâc Evrenâbâdî (ö. 1765)’nin mistik mısraları için bir araç oluncaya
kadar, yavaş yavaş daha da karmaşık bir hal alarak, on beş ve on altıncı yüzyıllarda
Dakhni Urdu olarak bilinen bir güney kolu biçiminde bizzat edebî olarak ayrılmaya
başladı.

Urduca’nın gerçekten kendisine gelmesi, on sekizinci yüzyıldaydı. Yüzyılın
etrafında döndüğü iki önemli şair, Bîdil (ö. 1721) ile Sirhindî (ö. 1624) idi, her ikisi
arkadaştı, Velî (ö. 1695), Nakşıbendî tarikatını severdi. Urdu dindar şairleri arasında en
üstün sima, Schimmel’in tasviriyle ‘eşsiz güzel’ olan sayıca az Urdu lirikleri külliyatını
oluşturan, hem nesrin hem de nazmın verimli bir yazarı Khwâjah Mir Dard (ö.
1785)’dir.

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılların diğer büyük Urdu şairleri, aslında
‘mutasavvıf’ olarak tanımlanamazlar; fakat onlar, ne de tasavvufî gelenekten ayrı olarak
görülebilirler. Urdu şiirinin önem verilmeyen temi (özellikle önemli biçimi, gazel),
aşktır –Fars geleneğinden miras kalan semboller ve geleneklerle içi dolu olan anlatım
olan aşktır. Mir (ö. 1810) ve Gâlib (ö. 1869) gibi şairler için, beşerî bir nesnenin aşkı,
yüce bir prensip olarak sevilir, birbirine eklenmiş ve belirsiz olarak sıralanmış olan
Allah’ın tabiî bâkîliğine bağlı olarak sevilir.

Ayrıca, anadil geleneklerinden sadece kısaca bahsedilmiş olabilir. Sindhi ve
Panjabi’daki en önde gelen dindar şairler, Şah Abdul Latîf ve Bullhe Şah’ın her ikisi de
aynı yılda, 1752’de öldüler. Her ikisi pek çok temada liriklerini kompoze ederlerken,
özellikle halk hikayelerinin mistik-şiirsel yorumu dolayısıyla sevilmişlerdir. Öteki
önemli şairler, Sindhi’deki Qâdi Qâdan (ö. 1551) ile Sachal Sarmast (ö. 1826) dahil
Panjabi’de Mâdha Lâl Hüseyin (ö. 1593) ile Sultân Bâhû (ö. 1691)’i kapsar. Pashto’daki
mutasavvıf şairler arasında en ünlü ses, Abdurrahman (ö. 1709)’dır. Hind Avadhi
lehçesinde yazan çok sayıda mutasavvıf şair, on beşinci ve on altıncı yüzyıllar boyunca,
özellikle Hindû ve Müslüman bilginin karışımı enteresan uzun alegorik anlatılar
oluşturdular. Bu eserlerin en önemlisi, Mâlik Muhammed Jâî (ö. 1670’den sonra)’nin
‘Padmâvatî’sidir. Harika bir kitle ile güçlü bir İslâmî şiir, Doğu Bengal (Yeni
Bangladeş)’de de ortaya çıktı. Kendilerine özgü belirli özellikleri olan bu bölgesel
edebiyatların her biri, yerli ve mahallî geleneğin özellikleri ile etkilenmiştir.

Peygamber Şanında Şiir

İslâm tarihinin tamamı ile İslâm dünyasının bütün dillerinde şairler, Peygamber
Muhammed’in sevgisi ve ateşli övgüsünü anlatmışlardır. Çünkü Peygamber sevgisi,
İslâm’da en güçlü bağlayıcı güç olarak adlandırılmaktadır, tema, bu İslâmî dinî şiirin
gözden geçirilmesi için ayrı bir özet gerektirebilir.

Gelenek, Peygamber’in kendi hayatında –O’nun çağdaşı Ka’b ibn Zuhayr ile
Hassan b. Sâbit’in kendisini şiirle övdüğü zaman başlar. Sonraki yüzyıllarda sayısız
şair, hayatındaki olaylar; adının gücü; Kıyamet Günü yalvarışındaki dînî ümit; nur
sembolizmi ile onun kimliğini tespit; güzelliği ile ulvî nitelikleri; doğumu ile semaya
yükselişi; tedavi etme ve kurtarmadaki mucizevî gücü üzerinde durmayı seçerler.

Arapça’da “na’tiyye” şiirin en ünlü kompozitörü arasında, el-Bûsirî (13. yy.)
vardır. Fars geleneği, Sanâ’î (12. yy.) ile başlar ve pek çok şair arasına Rûmî, Attâr,
Câmî ve Sa’dî dahil edilebilir. Örnekler, Türkçe ve Sevâhilî’deki gibi, Hind
anadillerinde de boldur. En basitinden en karmaşığına tüm şiirsel üslûplar ve biçimler,
(Hz.) Muhammed’i, sahabîyi, yüce timsali, “her iki dünyanın aydınlığı”nı övgüye
hizmete davet eder. Yirminci yüzyıl Urdu şairi Muhammed İkbâl, “Peygamber sevgisi
toplumun damarlarında kan gibi akar” diye bildirdiği zaman, temanın güçlü ve
evrensellik belirtisini verir.

http://www.dinbilimleri.com/Makalele...0301150518.pdf


http://www.supermeydan.net/forum/for...read79474.html