Hani “gelemem” diyorsun ya gözlerinle gözlerime bakıp, hani olur da; gelirsen bir gün ve geldiğinde ya “başka biri” varsa olman gereken yerde, ya da paylaşılmışsa “paylaşmak istediğin”,
Yabancı bir el varsa elini koymak istediğin avuçlarda, aklına geldi mi bu? Başını dayamak istediğin “o erkek göğse” bir hemcinsin dayamışsa başını ve
kelimeler düğüm düğüm olup da kalırsa boğazının en olmadık yerinde, öğrenmeye yeni başlıyorsan yutkunmayı “nice olur halin?” düşündün mü hiç!
***
“Dondu” sandığın zaman nasılda ipinden kurtulmuş kuduz gibi koşmakta dörtnala farkında mısın, tespih taneleri misali nasıl da dağılıp gitmekte kaldırım taşlarına? Sanki onu yakalamak isteyen mi var!...
Peki, sence bu acelenin sebebi ne???
Zamanı kovalayan yoksa şayet, o mu birini kovalamakta? Hesap makinesinin ekranına sığmayacak kadar rakam ihtiva eden günler çoktan mazi olmuş, olmuş ama sen hala aynı gaflet içinde niye kendinle oynaştasın!..
Hani şu “acele etmediklerin” var ya,
Hani sonraya bıraktıkların
Ya da “belki bir gün” diyerek demlenmeye terk ettiklerin, yolun bir yerlerde kesişecek mi gerçekten bunlarla, yoksa hiç tadamadan yoksun mu kalacaksın cümlesinden
“Yarın” diye bir şeyin olmadığını ne zaman anlayacaksın sahi?! “Dünlerin” mazinin koridorlarında nasıl zayi olup gittiğini görmüyor musun? Varsa yoksa elinde ki tek servet bu günün, dediğim gibi “yarın” diye bir şey yok!...
Yani “Allah” nasip ederse olacak!..
Neden erteliyorsun, neden iteliyorsun “acele etmen gerekenleri?!”
Mutluluk kapını kaç kez çalar sanıyorsun söylesene, kaç kez koşar ardından ve tutar ellerinden?
“Korku” zaten “sevgi” ile beraber hapsedilmez bir yüreğin içine, birinin dişleri mutlak yaralar hatta katleder diğerini, kaldı ki hep “sevgi” olmuştur bu güne kadar kaybeden, çünkü “korku” alabildiğine korkutmuştur senin gibi “kapısını aşka kapayanları” ya da “kapı çalarken” açmayanları
***
Yani diyorum ki;
“Beklemek bir nevi intiharsa eğer, ki; öyledir, bekletmek de tasarlanmış bir cinayettir!..”
Lakin “cinayeti işleyenin” hükmü de verecek olması ne acı bir çelişki!..
Sakın “Ama ben” deme!...
“Ölüme sebebiyet vermekte” bir tür cinayet değil mi zaten? “Canından olan” bir kez tadarken ölümü, “yüreğinden olan” bin kez ölüyor!..
Gecikmiş adaletin adalet olmadığı bir vaka lakin geciktirilen “vuslat’da” yaşatılan en ağır işkence!..
Bir gün, “bir yüreği katlettiğin yere geri dönmek” ve “dün ne kaybedilmişse” onu bulmaya çalışmak ne kadar hakkaniyetli sence? Ölen birine taziye sunmak insanlık gereğidir, eyvallah da, sen benim can veren ve her gün binlerce kez defnettiğim “gözyaşlarım” için üzüldün mü hiç?
Yoksa “Hadi canım, gözyaşı da ölür müymüş(mü)” dedin, yarı alaycı gülerek,
Oysa kelebekler gibi sessizce can verir her damla gözyaşı, sen bilmesen de
Yükseklerden düştüğü için değil “çaresizlikle hemhal olduğu için!..”
***
Biliyor musun; Geç kalmak “mazeretin” hiçbir şey ifade etmediği bir sonuçtur!..
Bunları okurken “omuz silkeceksen”, zaten okuduklarını ve doğal olarak da benim yaşadıklarımı “umursamıyorsun” demektir ve dediğim gibi bunlar seni ilgilendirmiyorsa, sen; bundan sonrasını okumasan da olur!..
Benim sözüm; gelmek isteyenlere, bunu dileyenlere, benim sözüm sevenlere, sevgisi için mücadele edenlere,

“Adresini bulmayan kelamın” kime ne faydası var?

Hani derler ya;
“Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır değildir!..”
Benim sözüm; “Bu sözün kendine ait” olduğunu bilenlere!...
***
Ha!.. “Ben bunları dikkate alıyorum” diyorsan, bak o daha da vahim!..
Vahim diyorum ama bu vahametin farkına varmamış olmanı hangi kelimeyle izah etmem gerekiyor işte bunu bilemiyorum!..
Zamanı zayi ederken bir yandan beni, beni eritirken bir yandan umutları ve eriyen bu umutlarla “nihayet bir ömrü” tüketiyorsun nahak yere
“Gel etme” desem, faydasız, isyan etsem anlamsız, sessizliğe mahkûm etmişsin beni, dedim ya; ne desem boş!..
Baksana; neler gizli satırların arasında, neler anlatmak için çırpınmakta her bir kelime, her ünlem işaretiyle nasıl bir çığlık yükselmekte gökyüzüne doğru kıpkızıl alev gibi,
Her nokta, her virgül; bitmeyen bir acının, tuz basılmış bir yaranın, dinmeyen bir feryadın, kısaca dayanılmaz bir hayatın argümanları ile dopdolu görmüyor musun?!...
İzlemekten, seyretmekten, dinlemekten fazlasını yapman gerekmiyor mu?

Ama dediğim gibi,
Sakın “Ama ben” deme!....
***
Ben bilirim sevdiğim,
“Kadın” adına bir şey bilirim ki; o da şu;

“Bir kadın” iki ateş arasında kalırsa ne olur?..
Ya da bir kadın iki ateş arasında kalır mı?
Hayııııııııııır!......... Hem de binlerce kez hayır!..
Hiç bir kadın için asla ve kat-a “iki ateş” diye bir şey yoktur!...

Bir kadının;
“Sevdiği vardır ve sevmediği
Alıştığı vardır ve tahammül edemediği
Arzuladığı vardır ve nefret ettiği
Beklediği vardır ve görmek istemediği”

Ama ötesi yoktur!...
İki ateş diye bir şey de yoktur!..
Bir yanı ateş ise diğer yanı mutlak su’dur!..
Lakin neden kararsız kaldığı, neden karar veremediği sadece kadının bildiği bir “muammadır!..”
Onu kadın bilir, biz “sadece merak ederiz” o kadar!...
Sezar’ın hakkını sezar’a vermek şiarımızdır, azamet gösterisi yapacak değiliz, yazıyorsak da edebi adabı bir kenara koymayız, yani ukalalık yapmayız, zira biliriz ki; “Yazarın burnu büyüdükçe kalemi küçülür!..”
***
Her bir bulmacayı çözdük aklımız yettiğince, birkaç yanlışımız ya da eksiğimiz olsa da..
Ama “kadın” dediğiniz bir bulmaca ise şayet, “kalemin belini kırmak gerek!..”
“Pes” dediğim tek soru işte bu!....
***
Analiz, tahlil, inceleme, teşhis, tanı vs!...
Geç bunları!..
Söz konusu “kadın” ise “Kadir” bunlara sadece güler!.....
Zira bilir ki;
“Suçlu beraat ederse yargıç hüküm giyer!...”
Bilmem anlatabildim mi?!
***
Ama hep merak ettiğim şey şu;
“Ne zaman?!”


“Kadir Albayrak”