Dilekçe.....

ers başlayalı birkaç dakika olmuştu. Süratle gelen bir otomobil kıvrak manevralarla okulun bahçe duvarının önüne park etti. Arabadan inen Hasan Bey telâşlı telâşlı okula girdi.
Az sonra tenha koridorlarda tok ayak sesleri art arda yankılandı. Bir sınıfın kapısı hızlıca açıldı, dikkatlice kapatıldı. Hemen akabinde okul boşluğunu neşeli bir velvele doldurup boşalttı:

- Günaydın hocam!
Vakit dolunca teneffüs zili duvarları çınlattı. Evlerinde kahvaltı yapmayan öğrenciler, kantin sırasında önde olmak için merdivenlerden salkım salkım döküldüler.

Teneffüsün sonuna doğru okul müdürünün açık olan kapısı edeple çalındı. İçerden Lütfi Bey’in dostâne sesi duyuldu:

- Kıymetli hocam, buyurun.
Hasan Bey, mahcup bir vaziyette elindeki kâğıdı müdür beye uzattı. Müdür bey, sordu:
- Hocam bu nedir?
- Dilekçe hocam.

Müdür Bey, ‘dilekçe’ cevabını alınca aklından bir sürü ihtimal geçti. ‘Dilekçe’ kelimesi şuur altına ‘sıkıntı’ olarak kodlanmıştı. Öğretmenlerden gelen dilekçeler genelde ya dersine girdiği sınıflarla, ya ders saatiyle, ya nöbet günüyle veya bir öğrencinin disiplin suçuyla alâkalı olurdu. Acaba Hasan Bey’in dilekçe verme sebebi neydi?

Lütfi Bey elindeki yazıyı okuduğunda yanakları al al oldu. Sonra gözlerinin içine çiğ düştü, ıslandı… Fena hâlde yanılmıştı. Bunun utangaçlığıyla şekillenen bakışlarını kâğıttan ayırdığında Hasan Bey odadan çoktan ayrılmıştı. Müdür bey dilekçenin sağını solunu gözden geçirdikten sonra bir kere daha okudu. Elinin tersiyle gözlerini sildi. “İnsanın böyle mesai arkadaşlarının olması ne büyük lütuf.” diye geçirdi içinden.
Ertesi gün müdür odasına girenler, ahşap çerçeve içinde duvarda asılı birkaç satırlık bir yazı gördüler. Bu, Lütfi Bey’i dünden beri tesiri altına alan dilekçeden başka bir şey değildi:

“……………………. Lisesi Müdürlüğü’ne
………… tarihinin birinci ders saatinde 10 A sınıfına olan dersime 6 dakika geciktim. Gecikme sebebim; okula gelirken arabamla küçük bir kazaya karışmış olmamdır. Kazanın telâşıyla okul idaresini haberdar etmeyi düşünemedim.

10 A sınıfı öğrencileriyle farklı bir zamanda ek ders yapmayı kararlaştırdık. Gecikmemi onlar nezdinde bu şekilde telâfi etmeye çalışacağım.

Sizden de bu ders saatine tahakkuk eden ücretin maaşımdan kesilmesini talep ediyorum.

Gereğinin yapılmasını arz ederim.”
Birçok insan mesaisine birkaç dakika geç kalabilirdi. Bu genellikle problem görülmezdi. Ayrıca kaza yapan biri rahatlıkla telefon edip: “Hocam başıma bir kaza geldi, gelemeyeceğim.” der ve arabasını tamire götürebilirdi. Bunu pek garipseyen de olmazdı.
Üstelik Hasan Bey’in geciktiğinin farkına varan kimse de olmamıştı. Fakat o, satacakları süte ‘Halife Ömer görmez.’ düşüncesiyle su karıştırmak isteyen annesini: “Anneciğim, Halife görmese de, Allah görmüyor mu?” diyerek uyaran genç kızın hassasiyetine sahipti.

Yusuf ÜNAL