Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Tehlikeli Oyunlar

    Merhaba!

    Ülkemiz büyük bir oyun yeridir. Her sabah uyanınca, biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız.
    Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük
    oyunlarımıza başlarız.
    Oğuz Atay- XIV. Bölüm
    GECEKONDU

    (Yandaki odadan Asuman ile Naciye Hanımın sesleri duyulur.)
    HİKMET: Neden alçak sesle konuşuyorlar? (Düşünür.) Yatakta, bütün sesler insana boğuk
    gelir. Hayır, alçak sesle konuşmuyorlar; sesleri uzaktan geldiği için öyle sanıyorum. Allah
    kahretsin! Bütün söylediklerini anlıyorum. (Yüzükoyun yatar; başını yastığa, daha doğrusu,
    kılıf geçirilerek yastık haline getirilmiş mindere bütün gücüyle bastırır.) Duymak
    istemiyorum homurtularınızı işte! (Başını kaldırarak, seslerin geldiği yöne çevirir.) Bir
    kelimeni bile duymak istemiyorum Naciye Teyze! (Ümitsizlikle başını yastığa bırakır.)
    Sonunda hiç insan sesi çıkaramazsın inşallah; hayvanca homurtulardan ibaret kalırsın.
    (Yastığı düşürür.) Kapı aralık olduğu halde kimseyi göremiyorum. (Eliyle yatağın baş
    tarafını yoklar. Yastığı bulamaz.) Yastık durmadan düşer; çünkü divanın baş tarafı duvara
    ulaşamaz; çünkü arada bir yerde koltuk vardır. Koltuk biraz sola çekilse... senin için
    misafir odalarının düzenini bozamazlar. Gülerim bu misafir odasına. (Gülümser.) Hay Allah!
    Durup dururken bu gülümseme de nereden çıktı? (Somurtur.) Uyuduğumu sanıyorlar;
    yastığı düşürdüğümü duymuşlarsa... Duysunlar da bu işkenceye son versinler. Hayır,
    duymasınlar; durum daha. çok karışır ve nefretlerinin doğrultusu değişir. Buna alış-üzereyim,

    15

    yavaşça yataktan aşağı uzatır, yastığı yukarı çeker.) Beni duyuyorlar mı acaba? (Başını
    kapıya çevirir.) Naciye Teyze! Ölmüş dayımın sağ kalmış karısı! (Sesini alçaltır.) Öyle
    deme; onun ekmeğini yiyorsun. Anladık! Bilmem ki başka türlü nasıl bela olsam başınıza?
    Beni yiyip bitiren şu pireler gibi gerçekten kanınızı emsem. (Kaşınır.)
    NACİYE HANIM: Artık dayanamıyorum.
    HİKMET: Ölürsün inşallah! Kimsenin acımadığı bir ölü olursun. (Yorganı hırsla iki yanma
    sarar.)
    NACİYE HANIM: Oğlanın bütün yükünü sırtıma bırakıp gitti.
    HİKMET: Yalan söylüyorsun! Kısa bir süre için, anlıyor musun? Kısa bir süre için. (Yorganı
    başına çeker, yatağın içinde büzülür.) İnsan nasıl kaybolabilir? Kimseye görünmeden bir
    yerden çıkıp gitsem. Bir köşede ölüp kalsam sonra da. Birbirinize sarılıp ağlaşırsınız: Biz
    ona gavur eziyeti yaparken zavallı çocuk ıslak bir duvarın dibinde... herkes çevreme
    toplanmış. İlgili memur, kalabalığı yararak yanıma geliyor: Bu genç ölü hangi evden çıktı?
    İşte başınız belaya girdi. Cevap verin bakalım!
    NACİYE HANIM: Atölyeden zorlukla izin alıyorum, koşup hemen yemeğini veriyorum.
    HİKMET: Bir kere oldu bu, yalnız bir kere. Üstelik sen ısrar ettin: Pis lokantalarda mideni
    bozma dedin. Aynı bu sözlerle söyledin. Ben üç liraya karnımı doyuruyordum Artin'in
    lokantasında. Akşamdan kalmış fasulyeyi ısıtmasını ben de bilirdim. (Sırtüstü yatar.)
    Başka şeyler düşüne-bilsem. (Bir süre susar.) Ben duygulu ve romantik bir insanım, anlıyor
    musun?
    NACİYE HANIM: Çamaşırlarını bir günde kirletiyor. Sabahları yıkanmasını öğretmemişler
    bu çocuğa.
    HİKMET: Çamaşır mı? Ölmek istiyorum. Güzel kalmak için yapabileceğim tek hareket bu.
    (Terlemeğe başlar.) Benim terim kötü kokmaz! Çamaşırım da bir su yapılsa...

    16

    Beni nerelere sürüklüyorsunuz?
    NACİYE HANIM-, Çamaşır yıkamaktan tırnaklarım kırıldı. Babasıyla birlikte evimi otele
    çevirdiler.
    HİKMET: Şimdi yataktan kalkarsam... (Yorganı üstünden atar, sonra tekrar çeker.) Olmaz,
    suçluyum. Ne yapabilirim? Suçuna bir yerde son vermelisin. Bir kere saplandım,
    çıkamıyorum içinden.
    ASUMAN: Birkaç güne kadar Hamit Beyefendi de ufukta görünür.
    HİKMET: Demek sen de bu işkenceye katılıyordun. Sözde, okumuş bir kız olacaksın.
    (Gözlerini tavana diker.) Bu sözleri unutamam artık; bütün geleceğimi kararttın. Oysa,
    kitaplardan söz ederken sesin ne kadar farklıydı.
    ASUMAN: Seyyar berber çantası ve arsız gülümseme-siyle sayın peder...
    HİKMET: Allah kahretsin! Gerçekten bir berber çanta-sıdır. Nasıl da düşündün bunu;
    ahlaksız sen de! Bana tavsiye ettiğin kitaplarla birlikte... (Düşünür.) Neydi o deyim? İşte
    cehennemin orasına git! (Elleriyle yüzünü kapatır.) Artık her şeyi duydum, geriye
    dönemem. Sabah olunca gözlerinize nasıl bakacağım?
    ASUMAN: Hamit Bey gelince seninle ikimiz bir yatakta mı yatacağız gene?
    HİKMET: Babam para göndermez diye korktum. Suçlusun işte. Küçüksün. (Parmaklarının
    bütün gücüyle sıktığı yorganı bırakır; yastığı, başının altında çevirir. Yastığa bakarak) özür
    dilerim: Bir yanınız çok ısınmıştı. (Yastığa başını dayar.) Biraz sonra öteki yanı da eski
    serinliğini kazanır. Allahım! Ben bu düşüncelerle nereye...
    NACİYE HANIM: Geçen gelişinde Hamit Beyefendiden yüz lira borç isteyecek oldum...
    HİKMET: Seni dinlemiyorum işte; başka şeyler düşünüyorum. Duyuyorsun. Bir kelimesini
    bile kaçırmadm. Peki nasıl oluyor? Duymak istediğim sözleri de hep kaçırırım. Bu cadıya
    öyle bir şey yapmalı ki utancından...

    17

    Olmaz. Suçlusun öyleyse. Biliyorum. Üstelik, pısırık bir suçluyum. Hayır, siz 'pısırık'
    dersiniz bana. Miskin bir suçluyum. Evet, bu deyim daha iyi. Ne iyisi? Cahil bir cadıya,
    senin gibi kültürsüz bir cadıya boyun eğiyorum. Peki ben bilgili miyim? Öğreneceğim!
    (Yorganı tekmeler.) Yavaş! Peki, soğukkanlı olacağım. Yarın sabah hepinizden önce kalkıp...
    hayır, sonra kalkarım. Hiç birinizin suratını görecek hâlim yok. (Kapıya bakar.) Peki, neden
    bir türlü susmuyorlar? Bir gürültü çıkarsam? Uyumadığımı belli etsem? (Bütün gücüyle
    bağırır.) Sen benim bilgimi ölçemezsin! (Durur, dinler.) Sesimi duyuramıyorum galiba. Çok
    geç kaldım. (Yavaşça yataktan doğrulur, oturur.) Kendimi kötülesem mi? Bir yararı dokunur
    mu? Senin söylediklerinden de kötü şeyler düşüneceğim! (Bağırır.) Vedat'a kopya
    vermedim fizik imtihanında! (Düşünür.) Hayır, onda kabahatim yoktu. Yerden yanlış kâğıt
    almış. (Tekrar bağırarak konuşmağa başlar.) Vedat öyle düşünmedi ama. Mahmut'la bir
    oldular; neredeyse dövüyorlardı beni. Yere attığım kâğıdı da bulamadılar. Bana 'ulan'
    dediler. İnanın bana, dedim. Yukarda Allah var, dedim. Var mı? Var tabii. İnandılar mı?
    Allaha mı? Hayır sana. İnanmadılar. Ben de onlara göstereceğim! Atom bombasının
    tepemizde patladığı gün çıkacak karışıklıktan yararlanarak hepsini öldüreceğim! Büyük
    gürültünün içinde küçük bir çakıyla işlerini bitireceğim! Başkalarından da hesap soracağım!
    Karşılığını bulamadığım bütün sözleri söyleyenlerin hepsi ölmeden rahat edemem, anlıyor
    musunuz? Yoksa, bütün bu acıları ömrüm boyunca içimde taşırım. (Yandaki odadan gelen
    sesleri dinler.) Allah belanızı versin! Sesinizi bastırmak için, burnumun dibindeki
    kötülüğünüzü yok etmek için, uzak kötülükler düşüneceğim. (Düşünür. Sonra, bağırarak:)
    Bununla birlikte Vedat ve Mahmut'la arkadaşlık ettim. Onlarla birlikte müstehcen
    resimlere baktım. Benimle alay ettiler. Ben de kendimle alay ettim onların yanında. Bana
    hayat adamı desinler


  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    Bana hayat adamı desinler diye onlarla birlikte geneleve gittim — burasını anlatma.
    (Bütün gücüyle bağırarak.)
    Anlatacağım: Merdivenden inerken kadın bana dedi ki —sus— Hayır susmayacağım!
    Yoksa atom bombası kıyametinde yeteri kadar öfkeli olamam. Rezalet! (Sırtüstü yatar, düşünür.)

    Belki hepsi rüyadır. Neyse, bu Naciye cadısı yüzüme karşı bir şey söylemedi. Bilmiyormuş
    gibi yaparım.
    Zaten öyle yapacaksın. Sabah siz uyanmadan kalkarım. Yoksa, belli olmaz, sabah da vahşiler gibi çevremde dönüp ayinler yaparsınız.
    Ben de bilardo oynanan kahveye giderim. Gece yarısı eve dönerim. Naciye teyzen de uyanır, içinden homurdanarak yemek hazırlar sana.
    Yedim derim. Diyemezsin, yüzünden anlar. Mutfağa gider, fasulyeyi ısıtır.

    NACİYE HANIM: Yarın için bu oğlana gene bir şeyler hazırlamalı.
    HİKMET: (Bağırarak.) Ben oğlan değilim! (Yastığı çevirmek ister.) Çok çabuk ısınıyor artık.
    (Eline ıslak ve yumuşak bir cisim takılır saçlarının arasında.) Sümüklü böcek! Bodrum.
    Rutubet. (Ürperir.) Gene mi? Öyle ya, yastığı yere düşürmüştüm. (Yandaki odaya seslenir.)
    Naciye Hanım! Burası ne biçim bir otel? (Gülümsemeğe çalışır.) Koltuk hangi taraftaydı?
    (Kolunu yorgandan çıkarır, koltuğun üzerinde tarağı arar.) Sonra yavaş yavaş
    sümüklüböcek parçalarını tarar saçlarından. Tarağı yere, kilimin üstüne atar.) İyi, ses
    çıkarmadı. Yalnız benim başıma gelir böyle iğrenç olaylar bu evde. Suçlusun da ondan.
    Onlar daha suçlu. Bu senin suçunu azaltmaz. (Saçlarını, hırsla yastığa sürter.) Midem
    bulanıyor. (Kımıldamadan sırtüstü yatar bir süre.) Pirelerin ısırdığı yerler de tam bu sırada
    kaşınır. (Birden doğrulur.) Sümüklüböcekti! Allah kahretsin. (Yatar.) Kalkıp yıkanamam d?..
    Gerçekten de çok sık yıkanmıyorum galiba. Bir haftadır aynı çorabı giyiyorsun. Anladık!
    NACİYE HANIM: Baban olacak sarhoş da kim bilir nerede sızmıştır?

    (Kâmil Bey görünür: Küçük yüzlü esmer bir adam, uzatır; Hikmet, biraz geri çekilir.)
    KÂMİL BEY.- Hikmet, oğlum! Bana bir şişe şarap alıver bakkaldan.
    HİKMET: Hepinizden iğreniyorum. Bu fakirliğe dayanacak kadar sağlam bir midem yok
    benim. İçim bulamyor. (Yarı aralık duran kapıya bakar.) Bu ana-kızm seni dövdüğü
    söyleniyor Kâmil Bey! Naciye Hanım da seni koynuna almıyormuş. Anlamıyorum Kâmil Bey:
    Bazı mahrem durumlar nasıl oluyor da herkesin ağzına düşüyor. Sen de sarhoş olunca nasıl
    sırıtarak müstehcen sözler etmeğe başlıyorsun. Bazı şeyler konuşulmaz oysa. Naciye
    Hanımla Asuman, hem de başkalarının yanında, önce arkadaşlarını çekiştirmekle işe
    başlarlar; sonra sana saldırırlar yavaş yavaş. Sonra her şey karışır:

    Naciye Hanım: Senin yüzünden gençliğimi harcadım, bu sarhoş babana katlandım.
    Asuman: Anne! Yediğim her lokmanın boğazıma dizildiğini hissediyorum, kendimi bir sığıntı gibi görüyorum.
    (Odada bulunanlarda hafif bir vicdan azabı başlar.)
    Naciye Hanım: Kimseden bir kuruş yardım görmedim, seni ve sarhoş babanı...
    (Vicdan azabı artar.)
    Asuman: Sokaklara fırlayıp, Nezahat gibi kendimi beş liraya satmamı mı istiyorsun anne?
    Naciye Hanım: Kızım! O ne biçim söz? (Nezahat'm orospuluğu ortaya çıktı diye içinden sevinmiştir.)
    Herkes sıkışınca benim evime sığınır, ama ben kimseye muhtaç etmem seni. Anlıyor musun?

    HİKMET: Yarın bir otele gidiyorum. (Düşünür.) Nüfus kâğıdım da üniversite kayıt bürosunda kaldı.
    Naciye Hanım: Neden bir suretini çıkartmadın?
    HİKMET: Son kayıt günüydü. Telaştan unuttum.
    NACİYE HANIM: Böyle pasaklı, böyle dağınık bir insan görmedim Asuman.
    HİKMET: Hem de pısırık. Bütün sözleriniz kulaklarımda çınlıyor durmadan. Demek ki ben aşağılık bir şeyim.
    ASUMAN: Hamit eniştenin beni öpmesine çok sinirleniyorum anne. Sanki bana sarılırken belli etmeden okşuyor.
    HİKMET: Allahım! Şimdi ne olacak? İhtiyar cadı! Sus-tursana kızını. 'Kızım o ne biçim sözlerinden birini daha kullansana.
    NACİYE HANIM: Bana da yapar kızım. Alıştık onun bu kuru açgözlülüğüne. Geçen gün de Nezahat'm...

    HİKMET: Allah belanızı versin! Neden bu orospu Ne-zahat'ı eve alıyorsun? Babamı baştan
    çıkarsın diye mi? (Can sıkıntısıyla gülümser.) Üçünüz bir olup babamı ze-hirlemişsiniz.
    Körüklü berber çantasının içi para doluyımış. Dünya da bir kurbanla kurtulur sizden.
    Üçünüz bir araya gelmişsiniz, bir türlü açamıyorsunuz çantayı.

    (Berber çantası görünür; Hamit Bey, çantaya yaklaşır. Çantanın içinden beyaz bir bez
    çıkarır, elindeki çizgili pijamaları çantaya koyar. Bezi boynuna bağlar. Çantadan bir ayna
    çıkarır, holdeki masanın üstüne yerleştirdiği çantanın kenarına dayar. Mavi boyalı teneke
    kutudan, tasını ve jilet makinasmı çıkarır. Demir kutu içinde demir maki-nasınm sesi;
    Hikmet ürperir.)

    HİKMET: Masayı kirleteceksin, annem kızacak. (Hamit Bey, karşılık vermeden bir gazete
    kâğıdı alır, masanın üstüne yayar. Kâğıdı, berber çantasının altına doğru iterken ayna
    devrilir. Cezvedeki sıcak su, tıraş sabununun ve gazetenin üstüne dökülür,- siyah kıllı
    köpükler arasından ıslak harfler görünür. Birden sokak kapısı çalınır. Hamit Bey, köpüklü
    suratıyla kapıyı açar, misafirleri ön odaya alır. Hikmet, sinirinden üstündeki yorganı atar.
    Hamit Bey misafirlerle otururken birden yerinden kalkar; çantasını açıp bütün tıraş
    takımlarını çıkarır ve ortadaki sehpanın üstüne, kristal tablaların ve vazoların arasına
    yerleştirerek tıraş olmağa başlar. Hikmet elleriyle yüzünü kapar.)

    ASUMAN: Gözleriyle bütün kadınların bacaklarını okşuyor.
    Oysa, Hamit Beyin artık kocalık görevini yapamadığını herkes biliyor.
    ne ışler açtın. ıtia basma sırtını döner, başını yastığın altına sokar, elleriyle kulaklarını tıkar.)

    Bu durumda da nasıl uyunur?
    (Bir eliyle kulağını tıkar, öteki kulağını yastığa bastırır.)
    Allahin cezası kulak! Her şeyi duyuyor.
    (Asuman, sinirli bir kahkaha atar. Hikmet, sırtını yandaki odaya döner; babasını görür.
    Sırtüstü yatar ve gözlerini karşısındaki rutubetli duvara diker:
    Ahşap bir konağın bodrum katı. Demir parmaklıklı küçük pencereler.)
    Eskiden hizmetçiler kalırdı, ya da kiler olarak kullanırlardı herhalde.

    Uzakta, taşradaki evime dönünce, bu rutubet kokusunu özlüyorum bir bakıma; denizi
    özlemek gibi, denizi hatırlamak gibi... insan, elinin altındaki bu katı ıslaklığı hatırlıyor.
    (Elini, yatağın yanındaki duvara uzatır.)
    Benim şehrimde duvarlara dokununca, tozlu bir beyazlık bulaşır insanın eline, kuru bir beyazlık;
    insanın burnunu tıkayan bir hışırtı duyulur.

    (Kapı açılır, Kâmil Bey içeri girer. Hikmet, havada kalan kolunu yavaşça indirmeğe çalışır.)
    îçimde bir boşluk var; perşembe sabahları, okula gitmek istemediğim sırada duyduğum
    korkuya benzeyen bir boşluk. Neden perşembe? Kâmil Bey! Beni okula gönderme. Neden
    Kâmil Bey? Bu adam neden karısının yanma gitmiyor? Hayır, Kâmil Bey olamaz. Karısı mı?
    Kimin karısı?
    (Bağırır.)
    Naciye Hanım, Kâmil Beyin karısı değil! Onun kocası ölmüştü. Kolum ağrıyor, kolunu indir.
    Kâmil Bey benim şehrimde uzak bir gecekonduda, adını unuttuğum bir semtte oturuyordu.
    Onun da kocası ölmüştü. Kâmil Bey... erkek. Çocukları... Ferit. Akıl dışı birtakım olaylar...
    (Yatağında doğrulmak ister.) Hüsamettin Bey...
    (Hüsamettin Bey kımıldamadan sandalyenin üstünde oturmaktadır.)
    Elbiselerimi buruşturacaksınız.
    (Gülmeğe çalışır.)
    Hüsamettin Bey! Beni gayrı ciddiye alıyorsunuz.

    HÜSAMETTİN BEY: Saçmalama Hikmet. Kitapları getirdim.
    HİKMET: Nerede olduğumu bulamıyorum Hüsamettin Bey. Aklım bir yere takıldı.
    Gecekondu...

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    kapının önünde duruyordunuz albayım. Hayır,
    durmuyordunuz; adımınızı, bakkala gitmek üzere kapının dışına doğru atıyordunuz. Ben,
    tam o şurada kapının önüne ulaşmıştım: Komodini taşıyordum: Kamyon biraz uzakta,
    durmuştu evden. Şoför, daha ileri gidemem bu bozuk yolda beyim, demişti. Bense çok ileri
    gitmiştim albayım. Evlenmeğe karar vermiştim. Çocuklarla, eski silah arkadaşlarıyla iki şişe
    konyağı bitirmiştik. (Hiç bir şey yemedik içkinin yanında.) İnsan, arkadaşlarına nasıl haber
    verir evleneceğini albayım? Sizin orduda, iç hizmet talimatnamesinde yazar mı? Sen
    askerde benim elime düşecektin de Hikmet... Geçmiş olsun albayım. Evlenme kararımı silah
    arkadaşlarımla birlikte almadığım için onlara ne diyeceğimi bilemiyordum. Durumda bir
    gariplik seziliyordu. (Ben seziyordum.) Konuşabilmek için sarhoş olmamı bekliyordum.

    Sonra, beni gördünüz gecekondunun kapısında albayım. Ne düşündünüz? Babacan bir
    tavrım vardı değil mi? Hamalın sırtına vuruyordum. (Çok homurdanıyor-du da ondan.)
    Sonra beş lira fazla verdim adama. (Samimiyetimiz bozulmasın diye.) Birden elimi cebime
    attım ye nikâh davetiyelerini çıkararak, herkese dağıtmağa başladım. Zarfların üstüne,
    silah arkadaşlarımın adlarını önceden yazmıştım. (İç hizmet talimatnamesine uygun olsun
    diye.) Gülümsemeğe çalışanlar oldu; Nazmi de 'ev sahibi sıfatıyla' içeri koştu ve bir
    fransız konyağı getirdi. Kızın adı ne? diye bağrıştılar. Allah sizi inandırsın albayım, bir-*
    den söyleyemedim; bir an için hatırlayamadım. Bir iki saniye kadar. Sonra, boğuk bir sesle,
    Sevgi, dedim. Mırıldandım adeta. Güzel bir isim değil! diye haykırdılar; beylik bir isim!
    Nereden buldun? diye bağırdı Dumrul. (Adını ben bulmadım. Kızı canım. Ya öyle mi?)
    Çocuklar çevremi sarmıştı albayım; gecekondu çocukları işte. Kılığımı yadırgamışlardır. Siz
    de albayım, bakkala gitmeğe kararlı ayaklarınıza, rahat! komutu verdiniz ve bana
    döndünüz. Sen, benim emir subayım olsaydın, ayaklarımın altında.

    (Albayım artık bir baba gibi seviyor beni. Bana iyice açıldı.) Ne rezil adamsın Hikmet.
    'Herif' demeliydiniz albayım. (Neyse geçelim albayla aramızdaki ilişkilerin ayrıntılarını.)
    Ben hafifçe terliyordum; içkiden olacak. Hangi barda çalışıyor bu Sevgi? diye sordu
    Dumrul. (İnanamıyorlardı bana.) Daha baştan hayır yoktu bu işte. Siz, kim bilir,
    orduevinde tangolar arasında ne mutlu bir başlangıç yapmışsınızdır albayım. O zaman daha
    teğmendiniz. Ben daha dünyaya gelmemiştim. Doğmuş olsaydım muhakkak gelirdim: Bir
    limonatanızı içer, bir pastanızı yerdim. 'Kuru pasta' da var mıydı albayım? Hikmet! Sana,
    köpek diyeceğim neredeyse. Hav hav albayım. Sen askerlik yaparken ben neredeydim
    Hikmet? Ortaşark ve Osmanlı tarihi çalışıyordunuz odanızda gizlice albayım. Teğmen içeri
    girince de kitabı kaparken öksürüyordunuz: Durumu kurtarmak için. Allah kimseyi senin
    diline düşürmesin Hikmet. (Silah arkadaşlarımın diline de düşürmesin.) Albayım! Buyur
    oğlum Hikmet. Üç yıl sonra size 'generalim' diyebilir miyim? Allah cezanı versin! Eski
    arkadaşlarımın da albayım. Fransız konyağını da bitirmiştik. Aptal herif! dediler, seni de
    kaybettik. İnsan daha önce haber verir; koyu renk elbiselerimizi giyerdik. (Ben aslında bu
    alayların farkında değildim o sırada; durmadan gülüm-süyordum. Benimle ilgileniyorlardı
    ya, gerisine aldırmıyordum.) Onlar da içmek, bir şeyin şerefine içmek, kısaca içmek için bir
    bahane bulmuşlardı. Kimseye haber vermemiştim; demek ki ben de bu işin içinde, daha
    başlangıçta, yürümeyen bir şeyler seziyordum. Üstelik tek başıma kalmıştım. Bütün eşyayı
    o zayıf hamalla birlikte ben çıkardım. Kimse, teklif ettiğim paraya razı olmamıştı; tükürür
    gibi, başlarını önlerine eğmişti bütün hamallar. Eşyayı kamyondan indirirken mahallenin
    çocukları çevremizi sarmıştı: Adama bak, diyorlardı. (Mahalle çocuklarıyla hiç bir zaman
    başa çıkamamışımdır.) Dumrul da tutturmuştu, Sevgi adı takmadır diye; asıl adı Hasibe
    filanmış ona göre. Ağzını topla, demiştim Dumrul'a. Hem seviniyordum,
    hem mahzundum. Bunlar benim arkadaşlarımda Sizi akşam yemeğine çağırmam ben de,
    diye söylendim içimden. (Zaten çağırmayacaktım, aile içinde bir toplantı olacaktı.) Kimse
    yardıma gelmedi albayım. Ben de bir gecekonduya taşındığımı söylemekten çekindim. Bir
    yolunu bulup; öğrenirler diye bekledim herhalde. (Kimse bir yolunu bulmadı albayım. Benim
    bakımımdan, demek istiyorum.)

    Ne evlenirken, ne de bu eve taşınırken kimseye önceden haber vermedim albayım; alay
    ederler benimle diye korktum. Oysa, kolayı vardır: Herkesin yüzüne bakıp gülümsersin
    aptallar gibi. Onlar seninle alay mı ediyor, sen de kendinle alay ediyor...muş gibi yaparsın.
    Sonra bir yolunu bulup hemen albayına koşarsın: Albayım! Gene ne var Hikmet? 'Gene'
    değil albayım. Buraya yeni taşındım, daha bugün geldim. Peki öyle olsun Hikmet. Hikmet
    değil albayım. Artık siz de bana teğmenim dersiniz; ufak çapta bir kışla hayatı kurarız
    burada. Sabahları uyanırken boru filan çalarız. Savaş filmi gibi bir şey çeviririz. Siz
    tiyatroyu daha çok seversiniz tabii. Ben de sizin kahramanınız olurum:

    (Genç yaşta evlilikten çürüğe çıkan uzun boylu, sivilceli ve burnunun yanağına birleştiği
    yerde önemsiz bir et beni taşıyan adam, şimdilik açıklanması sakıncalı görülen, bazı
    nedenlerle, çevresinde gecekondu sayısı yüksek ve hayat seviyesi düşük bir bölgeye
    yerleşir. Bütün eşyası şunlardan ibarettir: Boyası henüz kurumadığı için kendisinden
    uzakta tutmağa çalışarak merdivenden çıkardığı sırada ayak demirleri ellerine yapışan bir
    somya; hamalla birlikte çıkardıkları bir kitap sandığı ki, daha sonra kitaplık olarak
    kullanılmış ve içindeki kıymıklar değerli eserleri zedeler endişesiyle iç yüzleri, üç kat
    gazete kağıdıyla kaplanmıştı; somya genişliğinde olan uzun bir yastık ki, şimdi öyle
    yastıklar yok; derin dikişlerle yapılmış baklava biçimli süsleri olan basma bir yorgan;
    gangster filimlerinin hapishanelerindeki mahkûmların elbiseleri gibi kılıfı olan yatak; bütün
    yatak takımının eski bir kilime

    zaman, kilimin de yere serilmesi üzerine bir kavramdan ibaret kalmıştır; iki bavul ki,
    içlerinde, çoğu giyilemeyecek kadar eskimiş ve fakat bilinmeyen bazı nedenlerle bir türlü
    atılamadığı için her taşınmada oradan oraya sürüklenen ceket ve pantalon ve gömlek ve
    palto ve çamaşır ve topukları yırtık çorap cinsinden giyim eşyası bulunuyordu; taşınırken
    ağır olmasın diye çekmeceleri çıkarılmış bir komodin; mutfağa ya da banyoya götürülerek
    kâğıtları çıkarılmadan, ne oldukları anlaşılmayan birkaç parça 'dikkat kırılacak eşya';
    amerikan bezinden yapılmış ve ağzı bir iple büzülmüş ayakkabı torbası ve mermer altlığı
    yüzünden yıllardır bir türlü atmaya kıyamadığı cam hokka-lı bir yazı takımı.)

    Girişi beğendiniz mi albayım? Hepsi bu kadar mı? Sobayı birlikte aldık biliyorsunuz; yazın
    daha ucuz olur diye ısrar etmiştiniz ya. Sonra, ne bileyim işte albayım, karınca gibi, insan
    da öteberi taşımasını seviyor yuvasına-, ilk geldiğim günlerde elbette daha az eşya vardı
    odamda. Evlendiğim gün de albayım, yeni tuttuğumuz ve büyük bir kısmı boş olan evimizin
    bir köşesine sığınmıştık karımla. (Karım güzel değildi albayım. Ben de değildim. Fakat, nasıl
    anlatsam, 'benim' karımdı-, canlı bir varlıktı. İnsan, evine bir biblo alınca bile kendisini bir
    başka hisseder değil mi? Üstelik bu yumuşak biblo, konuşuyor: 'kocacığım' diye çevremde
    dönüp duruyordu.) İlk gece, akşam yemeği de çok kötü geçmişti. Ben böyleyimdir albayım:
    Önce, akıl almaz bir tutukluk gelir üstüme; daha yaşamadan, büyük bir yorgunluk çöker.
    Gecekonduya ilk geldiğim gün de aynı bitkinlik içindeydim; neredeyse bir otele gidip
    yatacaktım. Oysa, bir sürü yemek yapılmıştı ve ben damattım. Yeni ve sonradan olma
    akrabalar edinmiştim: Bir kere, kayınpederim vardı ve bazı kızlar bana 'enişte' diyordu.
    Anlamadığım şakalar yapılıyordu — ikinci sınıf şakalar olduğunu seziyordum bunların
    .Galiba benimle biraz alay ediliyordu; fakat önemli olan bendim, çünkü damattım. Midem-
    mamı güçleştiriyordu. Yemek masasında koyu gölgeli eller dolaşıyordu.

    Titreyerek kendine geldi. Hayır, uyumadım. Gözlerini açtı, duvarı gördü. Odanın
    neresindeyim? Kapı ne tarafta? Ben duvara baktığıma göre... Odadaki yerini bulunca
    rahatladı biraz. Yataktan yavaşça doğruldu, yorganı «duvara itti. Terliklerimi bulmalıyım.
    Yatarken son olarak ne yapmıştım? Terliklerimi yatağın altına itmiştim. Belki de ışığı
    söndürmeden çıkarmıştım onları. Sonra bir iki cümle, karanlık birkaç görüntü geçti
    aklından; ne yapmak istediğini unuttu. Karanlığa dikti gözlerini: Işık mı azdı? Yoksa insan
    aynı parlaklıkla görmüyor mu kafasından geçenleri? Biri ona gülümsüyordu: Kayınpederi!
    Tabağını uzatıyordu; karanlıkta iyi seçilmiyordu yemekler. Başının döndüğünü hissetmişti
    birden; sandalyeden yere düşeceğini sanmıştı. Dayanmalısın Hikmet, diye direnmişti
    içinden. Sen damatsın! Damat! Damat! Gelin var, kaynana var, sahte ya da gerçek baldızlar
    var. Ne diyorlardı? Çevremde pervane olmak gibi bir şey. Küçük kanatlar takmışlar;
    ellerinizde meze dolu tabaklar, tepemde uçuşuyorlar. Bırakın tabakları, beni tutun: Damat
    düşüyor. Rezalet! Hayır düşmedim; bana öyle geldi. Bir çınlama! Elimde bir bardak
    tutuyormuşum ve kayınpeder, kadehini bütün hızıyla vurmuş benim bardağıma. Gülüyorlar.
    Kaldır bardağını. Hâlim yok. Mış gibi yap. Bütün yiyecekler karanlık; yalnız, baldızlar
    parlıyor... yuvarlak baldızlar... Büyük bir kaşık, tabaklardan birinin içine yavaşça gömüldü.

    Sana bakıyorlar; tabağını uzat baldızlara. Bayılmadım değil mi? Hayır. Enişteye uzanan
    çıplak kolları hatırlıyorum. Çok gürültülü bir gece değildi. Biz —yani Sevgi ile ben— fazla
    bir şey beklemiyorduk. Bununla birlikte, elimizden geleni yapmağa çalıştık. Gönül isterdi ki
    albayım, insanın hayatında önemli sayılması gereken böyle bir gece, daha canlı ve aslına
    uygun bir hava içinde geçsin. Oysa, ben çok içemedim; yemeklerin çoğu da kaldı. Sahneye
    yeni çıkan acemi iki oyuncu için bir bakıma başarılı bir oyun
    deki koronun yerini tutan baldızlar, görevlerini yaptılar. Bu senin hayatındı oğlum Hikmet.
    Böyle bir oyun üzmedi mi seni?

    Terliklerini hatırladı birden. Yatak altının derinliklerinde, terliğinin tekini bulamadı; tek
    terliği ayağına geçirerek odada dolaşmağa başladı. Sokak lambasının ışığından
    yararlanarak sigara paketini buldu. Kibriti de hemen bulursam işler düzelir mi acaba?
    Neden olmasın? Olaylar arasındaki gerçek bağları bilmiyoruz ki; hiç olmazsa ben
    bilmiyorum. Bu kibrit bulma da, bir yerde bir işe yarayabilir. Sigarasını yaktı; kibritin
    alevi, oldukça büyük bir yeri aydınlattı. Sigaranın ateşi daha küçük bir alanı aydınlatır;
    fakat sürekli bir aydınlıktır bu. Kafasında da l)ir sigara yaktı; ilk yemeğin gecesini
    aydınlatmak istedi. Yatağa uzandı; yemek odasını, odada bulunan ve kısa bir süre için
    akrabası olan ve artık hiç bir şeyi olmayan insanları düşündü. Beni sevseydiniz, şimdi
    yanımda olurdunuz gene. Beni bir türlü bırakmazdınız: Vallahi bırakmayız seni Hikmet Bey
    oğlumuz, derdiniz. Vakit çok geç oldu, "bu saatten sonra vasıta da bulamazsın. Misafir
    odasında yatarsın; ara kapıyı açarız, salondaki sobayı da söndürmeyiz. Gece yarısından
    sonra, tek başına yollara düşmeğe değer mi? Bir şeyler bulup söylerdiniz işte. Başucuma
    filtreli sigaralarınızdan koyardınız, bana kısa gelen bir pijama da bulurdunuz. Damat
    sevgisi, albayım, insan sevgisine oranla çok kısa sürüyor.

    Eski silah arkadaşlarım da, bir akşam beni meyhanede yıllar sonra karşılarında görünce,
    önce sevinir gibi •oldular. Masada biraz daha toparlanıp bana bir bir yer açtılar. Sonra
    hemen alıştılar varlığıma: Sanki terhis olmuşum da albayım, askere ilk gittiğim gün, filan
    meyhanede iki yıl sonra buluşalım diye verdiğim bir sözü tutuyorum. İşte o gözlerle
    baktılar bana. Aradaki zamanı san-M hiç yaşamamışım gibi davrandılar bana. Biz,
    evlendiğin gün anlamıştık sana uygun olmadığını, dediler. Evlen-
    bi başlarını salladılar: Senin için daha hayırlı oldu. Sanki daha dün ayrılmışım yanlarından.
    Oysa, rakıya su kattığımı bile unutmuşlar; bir adımı hatırlıyorlar o kadar: Hikmet aşağı,
    Hikmet yukarı. Şimdi nerede oturuyorsun? demediler de şimdi nerede çalışıyorsun? diye
    sordular: Gerçek bir ilgisizlik. Kaç yıldır ortalıkta görünmüyorsun, sen de nereden çıktın?
    bile demediler; bu kadarcık bir ilgiyi bile çok gördüler bana. Kısacası, meyhanelerde
    yeniden barınamadım albayım; aynı meyhaneye iki kere girilemiyor-muş. (Buna benzer bir
    felsefe vardı, değil mi albayım?) Oysa, bu şirin bölgenize ilk geldiğim gün albayım, çocuk
    lar benimle ilgilendiler: Çevreme toplanıp, 'Adama bak', dediler. (Artık çok genç bir insan
    olmadığımı belirten bu 'adam' sözü beni biraz üzüyor. Belki, kendini genç hissetmek
    isteyenler için başka bir kelime bulunabilir, ne dersiniz?) Otobüste de şoförün yanında
    durmayı seven mektep-çocukları, ben ön kapıya doğru yürüyünce, birbirlerine, 'Adama yol
    verin de geçsin', diyorlar. Fakat mahalle çocuklarının ilgisi başkaydı: 'Bütün gözler ona
    çevrilmişti" diye yazarlar ya kitaplarda romancılar, ben bir yere girince bana öyle bakılsın
    isterim. Çocuklar bunu anladılar; hepsi de yeni bir 'adam' geldiğinin farkındaydı. Ben de
    onların yaşındayken 'adam' olmak hayata atılmak istiyordum. Önce hayata atıldım. Pakat
    bunu nasıl yaptığımı bir türlü anlayamadım. (Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi
    zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur,
    albayım? Siz hiç görebildiniz mi?) Herhalde bir süre, hiç kımıldanmadan beklemeliydim;
    sonra hayata yavaş yavaş atılmalıydım. Oysa bana birdenbire, işte evlendin ya, hayatını
    kazanıyorsun ya, o halde hayata atıldın, dediler. (Tam atıldığım sırada söyleselerdi ya.)
    Şimdi çok dikkat ediyorum albayım; hayatımdaki bu yeni dönemin baş tarafı gürültüye
    gelsin istemiyorum. Karımdan ayrıldım, karımdan ayrıldım. Yeni bir yaşantıya başlamadım,
    yeni bir yaşantıya başlamak üzereyim, neredeyse yeni bir yaşantıya başlaya
    peder yok, pijama yok —artık mümkün olduğu kadar pijama giymiyorum albayım— yeni bir
    yaşantı bu.

    Ev başka, eşyalar farklı. Hüsamettin albayımla yeni tanıştım, yeni tanıştım,
    daha önce tanımıyordum onu, yeni bir insan, emekli albay, albay, albay... uyumak üzeresin,
    sigaranı söndür

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    DUL KADIN

    Salim, merdivenleri koşarak çıktı; kalın tabanlı siyah ayakkabılanyla tahta merdivenlerde
    gürültülü yankılar uyandırdı. Ağır ayakkabılar, diye düşündü, insanın bileklerini acıtıyor.
    Merdiven sahanlığına gelince güm güm vurdu ayaklarını yere. (Hikmet amca duymadı).
    Kapıya baktı. (Hikmet amca, kapısını boyamış.) «Hikmet amca, kapısını boyamış,» dedi
    soluk soluğa. Zayıf, patlak gözlü, hastalıklı görünüşlü bir çocuktu; birden soluksuz
    kalıyordu. Elini göğsüne götürdü. (Orası acıyor.) Koyu yeşil boyalı kapıya baktı gene; elini
    cebine soktu, bir tebeşir çıkardı ve kapının karanlık bir köşesine becerebildiği tek yazıyı
    yazdı: Çarpı işareti. Henüz yazı yazamıyordu. (Gazete de okuyamıyorum.) Oysa, ondan bir
    buçuk yaş küçük kardeşi Ömer, resimli romanlara bakıp da okuyormuş gibi yaparak neler
    uyduruyordu. Güldü. Boynunu ileri uzatarak, «Hikmet amca!» diye bağırdı. İçeriden bir
    gürültü geldi. «Annem, bir dakika seninle konuşmak istiyor!» Tebeşirle kapıya yeni bir
    çizgi çekmeyi düşünürken birden kapı uzaklaştı ve Hikmet amca göründü. Salim, gülmeğe
    başladı. «Salim! Durup dururken neden gülüyorsun?» «Bilmem; gülmem tuttu işte.» Sonra
    aceleyle ekledi: «Kapıyı boyamışsın.» Hikmet, ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. «Biraz
    vaktiniz varsa annem sizinle görüşecekmiş.» Hik-met'in yüzüne baktı, yeniden gülmeğe
    başladı. «Ne yapacakmış annen beni? Çok mu komik bir şey yapacakmış?»

    «Çok mu komik bir şey yapacakmış?» diyerek Hikmeti taklit etti ve hemen
    merdivenlere doğru kaçtı. Hikmet onu kolundan yakaladı, birkaç kere yerden kaldırıp
    bıraktı; kalın ayakkabılar tak tak etti, «Yeni kunduraların döşemeyi delecek Salim.»
    Gülmesinin arasında, «Kundura değil onlar,» diye karşılık verdi çocuk. «Kundura daha kaba
    olur.» Gülmekten vazgeçti, parmağını Hikmet'e uzattı: «Annem sana mektup yazdıracak
    galiba.» «Sen yazsana.» Salim, suratını astı: «Biliyorsun işte yazamadığımı.» Ayakkabılarıyla
    pat pat, yere vurdu. «Beni kızdırmak için mahsus böyle söylüyorsun;
    yazamıyorum işte.» Patlak gözlerini açarak Hikmet'in yüzüne baktı, üzüntüsü geçti. «Sen
    neden bu kadar komiksin Hikmet Amca?» Koşa koşa merdivenlerden indi: Dan dan. Aşağıya
    varmadan seslendi: «Annem gelecek sana; kâğıdı varmıymış diyor.» Gözden kayboldu.
    Hikmet, kapının önünde durdu: Neden beni görünce gülüyor? insanlardaki zavallılığı, önce
    çocuklar seziyor galiba. Delileri de önce onlar kovalar. Eğilip yerden taş alan yüzlerce deli
    birden gördü kafasında; yüz milyonlarca çocuk, on binlerce deliyi kovaladı. Salim'le iyi
    geçin-meliyim. «Saçmalama,» diye homurdandı, içeri girerken. Kapıyı kapamak için elini
    yuvarlak tokmağa uzattı, kolu havada kaldı: Gülünç mü, güldürücü mü? Çocuklardan kendini
    koruyamazsın, görünüşe aldanmaz onlar. Yüzünü buruşturdu: Kafamda deliler dolaşıyor:
    Birbirlerini su birikintilerine itiyorlar, dillerinin ucuyla parmaklarını yalayarak
    koşuşuyorlar. Eşya insana inatçı bir direniş gösterdiği zaman hep birlikte üstüme
    çullanıyorlar: Delice bir şey yap! diye bağırıyorlar vızıltılı seslerle. Eşya sana karşı mı
    geliyor, kır onu! Sana boyun eğmeyen otlara vur tekmeyi! Her şeyi parçala. (Kafanın huzuru
    için yap bunu, kafanın huzuru için yap bunu. Durmadan başını salla; iyi gelir, iyi gelir.)
    Hepsi birden başlarını sallıyor. (Denge için, denge için.) Hep birlikte mırıldanıyorlar:

    Kaptırma nencum, aurmaaan Koşuşma, onıara uyma, insan bir makinedir, bir yerde bozulur,
    yavaş kullan aklını, şimdi biraz dinlen, şimdi hep birlikte saçmalayalım, aklımızı
    dinlendirelim, mantığımızı dinlendirelim, rüyada yaşıya-lım. (Aman dikkat et, kafanı bir
    yere çarpma. Deliler uzun yaşar, budalalar uzun ömürlü olur, aptallar rahat eder.) Hayır!
    doğru değil bu. Elini kapı tokmağından kurtarmak istedi. Çocuklara dikkat et. (Seni ele
    verirler.) Çocuklardan nefret et. Onları kov yanından. Yerderv taş al, yerden taş al.
    (Sonra başa çıkamazsın onlarla.) Yalnız, acele etme, acele etme! Hemen sokağa çıkma.
    (Seni bekleyen tehlikeleri biliyor musun?) Yolda kendini koru; durup dururken sana
    bakanlara aldırma. (Kendini eleverirsin sonra.) Hepsi delidir, dikkatli ol. Kimseye belli
    etmeden yavaşça evine doğru yürü, sonra birden kapıdan giriver. Yoksa, bütün emeklerin
    boşa gider; seni birden yakalar. (Ne yakalar? Bilmiyoruz; fakat, hiç belli olmaz.)
    Duvardaki bir çatlağa bakıyordu. Askerde, yedeksu-bayda, ilk manga nöbetini tuttuğum
    gündü, albayım; birdenbire delirdi. (Unut onu, unut onu.) İnsan aklına hiç güven olmuyor
    albayım; bizim devrede, onunla birlikte üç kişi oldu. Belki iyileşmişlerdir canım.) Bütün
    gücüyle karyolanın demirine yapışmıştı albayım; onu oynatamadık bir süre yerinden. Sen
    kaçmışsındır Hikmet. Yavaşça uzaklaştım albayım. Fakat onu gördüm bir kere. (Bir daha
    gördün mü? Bir daha ondan söz edildiğini işittin mi? Belki de başına gelmedi böyle bir şey.)
    Daha yarım saat önce bir şeyi yoktu, albayım; sadece hüzünlü olaylar naklediyordu bize.
    (İnsan, nöbet günü, akşama doğru pek neşeli olmaz.) Annesinin, babasının intihar
    ettiğinden filan bahsediyordu. Biz de aklımıza gelen intiharları anlatıyorduk: Osman'ın
    sekizinci kattan aşağı atlamasını filan. (İnsan, askerlikte pek insaflı olmaz.) Onunla alay
    edenler bile vardı. (Nereden bileceksin? Nereden bileceksin?) Üzerime mandalar geliyor,
    diye bağırdı birden. Öteki, bu kadar saldırgan değildi albayım; bahçede tek başına dola-
    şıp kendi kendine gülümsuyordu sadece. sallanma da, bir sigara versene diyerek gülüyordu.
    Elbiseleri bol gelmişti üzerine: Elleri kaputun içinde görülmüyordu. Kollarını sıvayarak
    alıyordu sigarayı. Sonra, büyük adımlar atıyor ayaklarına dar gelen postallarını
    gıcırdatarak yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Yürüyüşü hiç bir askerî adıma uygun değildi
    albayım; iç hizmet talimatnamesine aykırı bir deliydi. Kimse kimseye aman vermiyordu
    üstelik: Akıllılar bile birbirlerini su birikintilerine itiyorlardı. Piyade taliminde binbaşı,
    kızdığı öğrencilere, çamurun içine 'yat' komutu veriyordu. Fakat 'o' hiç bir komuta
    uymuyordu albayım. Bir keresinde durup dururken, sınıftan çıkıp gitmişti; binbaşının
    şaşkın bakışlarına aldırmamıştı. Binbaşı bile sonradan akıl edebilmişti kızmayı. Böylelerini,
    savaşta olsa, divanı harbe verirler değil mi albayım? Çünkü bütün mektebe kötü örnek
    oluyordu: Bizim yakamızdan bir numara düşse, o hafta izinsiz kalıyorduk; o, postallarının
    bağlarını bile söküp atmıştı. Her yerde tartışma konusu oluyordu: Genç subaylar —
    teğmenler filan— ona göz yumulması gerektiğini ileri sürdükleri zaman, binbaşılarla
    yarbaylar bu görüşe şiddetle karşı çıkıyorlardı. Biz de ona iyi davranmıyorduk: Onunla alay
    etmemek elden gelmiyordu; çünkü ona takılmak çok kolaydı. Sonra bunun da tadı kalmadı
    tabii. Ben biraz çekimser davranıyordum; üniversiteden sınıf arkadaşımdı, bir kötülüğünü
    görmemiştim. Yalnız, onu kerhanede dolaşırken görenler vardı. Ben de görmüştüm. İçeri
    girdiğini gören yoktu. Zayıf bir ilgi duyardım ona; pek sevmezdim. Benden çalışkandı, tıraş
    olmazdı, kötü giyindiği bile söylenemezdi. Askere gelmeden «tedavi gördüğü» ileri
    sürülüyordu. Askerdeki cesareti yoktu o zamanlar; şimdi de bütün garip tavırları
    yetmiyormuş gibi, üstelik bizimle alay eden bir ifade vardı yüzünde. Tabii biz
    aldırmıyorduk; üstlerimiz aldırıyordu. Yalnız, hakkında alınacak tedbirler konusunda
    anlaşmazlık vardı. Bir kere askerliğe başlamıştı; terhis edilirse, ona özenenler çıkabilirdi.
    Emirleri biraz dinleseydi, talime çıkarken herkesten ayrı tek başına yürümeseydi, cı-
    artmıştı ki onu haklı bulmamaya imkân yoktu.) Daha bir ay geçmeden postallarını
    değiştirmişti; eskileri kötü ko-kuyormuş. (Doğruydu.) Yeni postallarının da bağlan yerlerde
    sürünüyordu; uzun kaputunun etekleri çamur içindeydi. Askerliğin yüz karası olarak ortada
    dolaşıyordu. Herkesi güç durumda bırakıyordu. Bir akşam yemeğinde bisikletle
    yemekhanede dolaşmağa kalkmıştı. Nöbetçi çavuşun bisikletinden yararlanmıştı. Mesele
    çıkarılmadı; olay örtbas edildi. Elbiseleri ilk dağıttıkları gün, kaputuna itiraz etmeyen tek
    öğrenciydi. Daha o zaman anlamalıydık, diyorlardı. Biraz geç kalmışlardı.

    Elini kapı tokmağının üzerinde unutmuştu; oysa gözleri, elinin üstündeydi. Kapıyı yeşile
    boyamışım; boyaları akıtmadım. Kâmil Bey, gecekondusunu boyarken akıtmıştı. Fırçayı
    kuvvetle sürersin, tahtaya yedirirsin boyayı. Gecekondunun duvarları yapılırken Kâmil
    Beyin oğlu Nihat* la birlikçe çalışmıştık, kerpiç karmıştık. Çamuru alıyorsunuz, içine saman
    çöpü koyuyorsunuz. Güneşin altında deliler gibi çalışmıştık. Üçüncüsü kimdi? Adı neydi?
    Hiç de çalışmıyordu, deliler gibi. Sınıfın tembelleri arasındaydı. Galiba, başının arkasına
    bir ağrı saplandığı için çalışamı-yormuş. (Hep başka rahatsızlıklardan yakınırlar.) Ne
    yapıyordu? Evet, koridorda anahtarlığını havaya atıp tutuyordu. Önce tavana kadar hızla
    savuruyordu. Sonra yakalıyordu. Peki, ne var bunda? Herkes yapar. O, çok yapıyordu.
    Bütün teneffüslerde yapıyordu. Bazıları da çok tespih çeker. O başka. Neden başka? Bu
    işler nereden idare ediliyor? Kim karar veriyor bütün bunlara? Üstelik çok us-talaşmışti:
    Üniversitenin en iyi anahtarlık yakalayıcısı olmuştu. Başka davranışlarıyla da ilgi çekiyordu:
    Dekana bir mektup yazmıştı: Sayın dekan, bazı derslere çok az öğrenci devam etmektedir.
    İmtihanlarda bu derslerden kopya çekilerek geçilmektedir. Ben, kopya çekmediğim için,
    kalmış bulunuyorum. Bu derslerin kaldırılmasını ya da gereken ciddiyetle yeniden ele
    alınmasını rica ederim. Say-
    gılarımla. isim, adres, imza filan hepsi tamamen. ları doğruydu. Dilekçe, ilgili kürsüye
    gönderildi ve anahtarlık fırlatıcısı, bir yıl daha kaldı o dersten. Çalışamıyor-du. Kendisini
    çalışma masasına zincirle bağladığı halde çalışamıyordu.

    Merdivende bir ayak sesi duyuldu. Kafasının bir yanı dul kadının yaklaştığını sezdiği halde,
    bir başka yanında ilgisiz düşüncelerin etkisi devam etti: O zamanlar fırçayı bu kadar iyi
    kullanabilseydim, Kâmil Beyin kapılarını ben boyardım. Ben, ne anahtarlıklarla uğraştım, ne
    de tespihlerle: Kerpiç yaptım. Oysa öteki —ayağından masaya bağlı olan— zincirlerini
    sürükleyerek su dolu leğenin yanma gidiyormuş kayıklarım yüzdürmek için. İşin saçmalığını
    bal gibi biliyorum, diyordu. Gene de kâğıt bacalı kâğıt gemilerimi yüzdürmekten kendimi
    alamıyorum. İradesini zayıf buluyordu. Kâmil Beyin karısı da çok biberli çorbalar
    yapıyordu. Yemeği yere bağdaş kurarak yerdik; yadırgamazdım.

    Dul kadını gördü kapı aralığından; telaşlandı. Neredeyse kadının yüzüne kapayacaktı kapıyı.
    «Buyur Nurhayat Hanım,» dedi zayıf bir sesle. Kadın çekinerek, «Rahatsız ettim kardeş,»
    diye sokuldu. «Bir mektup yazdıracaktım bizim oğlana.» Bu kadının da bir kocası vardı,
    onunla yatıyordu. Zor iş olmalı rahmetli için. Üç tane de çocuk... Kadının kapıda durduğunu
    gördü, yolu kapadığını anladı. Kenara çekilerek, «Ayaklarını çıkarma Nurhayat Hanım,»
    dedi. «Ev zaten kirli.» Sözümü dinlemedi. Ayaksız dolaşırsın o halde; sen bilirsin. Kadından
    çamaşır sabunu ve yağ kokuları yükseliyordu. Ellerinin çatlakları arasında, şişkin ve yağlı
    derisi parlıyordu. Kıpkırmızı elleri var. Çizgilerle dolu soluk yüzü ve elleri, sanki aynı
    inşanın değildi. Kara bir çalı gibi karışık kaslarıyla uzun kirpikleri arasında gözleri
    kaybolmuştu. Ten rengi kalın çoraplar giymişti; üstüne de dizine kadar gelen siyah yün
    çoraplarını geçirmişti. Entarisinin üst kısmını, bluza benzeyen kısa bir şey örtüyordu yer
    yer
    vardır belki. İnsan nesli yeryüzünde görünmeden önce yaşamış zırhlı hayvanların bugüne
    miras bıraktıkları küçük akrabalarına benziyordu. Kabuklarının verdiği zorlukla ağır ağır
    yürüyen bir hayvan... döşemeleri titretiyordu. Odaya girince hemen masanın yanına geldi,
    yaslandı; kendi yaslanmadı, elbiseleri yaslandı. Derisi, eti çok daha derinde... Elini koynuna
    soktu, elbise ya da çamaşır tabakaları arasından ikiye katlı bir zarf çıkardı. Hikmet'e
    uzattı, «Cevabı yazmadan bir daha okuyalım, olur mu kardeş?» ¦dedi inceltmeye çalıştığı
    bir sesle. Başörtüsünü takmamış: Artık iyice kardeş olduk demektir bu. Bir iki tokaya
    rağmen siyah saçları dağınıktı, yüzünün orasına burasına savrulmuştu. Hikmet, sandalyesini
    masanın önüne çekti, karnını keskin çıkıntıya dayayarak oturdu. Oldu. Nurhayat Hanım,
    hırkasının cebinden buruşuk bir kâğıt çıkardı: «Suna yazıver istersen.» Hikmet, masanın
    tek çekmecesini karıştırarak, «Olmaz,» dedi. «Bende daha düzgünü var.»
    Önce, askerden gelen mektubu bir daha okudular. Nurhayat Hanım, masanın yanından
    Hikmet'e doğru sarktı; Hikmet de mektubu tam karşısına koydu özenle. Hangi şarkıyı
    okuyacaksınız Bayan Nurhayat? Parmaklarını açarak masanın kenarına dayadı. Ben de size
    piyanoda refakat... «Oğlanın yazısı düzgün mü?» «Anlaşıldı,» dedi Hikmet, «İçimden
    okutmayacaksın bana. Buyur dinle:

    Pek möhterem annecim
    Asker ocamda sizlere 3 mektupumu yazıyorum. Beni şimdi hayvanlara verdiler. Atlara
    katırlara bakıyorum. İç-timada uzun çavuş beni ayırdı. İstiklal muharebesinde atlar çok
    mühimmiş dedi bize anlattı. Mustafa Kemal paşa askeri toplamış anlatmış. Türk nalbantları
    demiş. Atlarımızı artık kendimiz nallamalıyız. Çavuş senin yazın iyi dedi bana. Ben de
    tavlanın kapısına iç tarafa at binenin kılıç kuşananın yazdım. At nallamasını öğretti çavuş
    bana. Başkaca bir iş yapmıyorum bu sırada. Buralarda kış er-
    ken bastırıyor. Subay mahfelindeki sobayı bana yaktırıyorlar. Elimden iş geldiği için
    subayların hizmetine baktığım oluyor. Geçen mektupumda söz ettiğim teğmen de okumaya
    meraklı. Odasında yazıyormuş Mahmut söyledi. Temsil verdirecekmiş. Beni çağırdı Hidayet
    dedi. Sende benim temsilimde oynarmısın. Bana okudu. Tabur Kumandanından izin almış.
    Cumhuriyet bayr***** hazır edecekmiş. İstiklal muharebesinden olacak içinde eski Türk
    savaşçılarından da yazacak. O kısmını pek anlayamadım. Sende bir askerin komutanla
    konuşmasını yazar mısın dedi ben nasıl yazarım dedim. Orta birden ayrıldım dedim. Fakat
    türkçeci beni severdi biliyormusun! Bir gün ağaçları yazın demişti, ağaçlar demiştim bende
    uzun dalları gökyüzüne uzanır, o zaman dil bilgisi öğreniyorduk, daha düzgün yazıyordum
    elbette. Şimdi bilemem kendisini mektuplardan gıyaben tanıdığım Hikmet abi ne diyor.
    Mektupları okuyunca ne diyor acaba. Ağaçlar demiştim kuru dallarını uzatarak bulutlardan
    yağmur bekler. Aferin demişti türkçeci nasıl yaptın bu benzetmeyi. Bilmem dedim öyle
    geldi.

    Teğmen anlattı askerin paşayla neler konuşacağını. Bende ekledim. Sen istersen dinleme
    başını ağrıtırsa. Hikmet ağabey zahmet olmazsa acaba okurmu. Ne yapalım askerde vakit
    geçiriyoruz. Belki bir tanıdık bulsaydık yazıcı bile yaparlardı beni. Mektupları Hikmet
    abiye okutuyorsanız bana biriki satırla bildirir nasıl olmuş. Zati kısacık bir parça. Aşağıya
    yazdım teğmen düzeltti.

    GENERAL: Gecenin bu vaktinde üşümüyor musun evladım? Hava soğuk ve rutubetli.
    ASKER-. Evet hava soğuk generalim. Üşümüyorum fakat.
    GENERAL: Nöbet tutmak için kötü bir hava. Bir ses.
    duydun mu?
    ASKER: Dallar çıtırdıyor generalim. Hayvanlar olmalı. Nöbet bizim işimiz. Siz dinlenin.
    GENERAL: Korkmuyor musun?

    generalim. Dallar, kollarını kavuşturmuş insanlara benzer. Yapraklar hışırdar, soğukta
    ısınmak için ellerini birbirine sürten insanlar dolaşıyor sanırsınız.
    GENERAL: (Askerin bu sözüne biraz kızmış gibi görünür. Kaşlarını çatar.): Ben öyle
    sanmam. (Aslında kızmamıştır.)
    ASKER: Horozun sesi duyuluncaya kadar insan bir tedirgin olur. Derler ki o zaman ruhlar,
    mezarlanndaki yataklara girerlermiş.
    GENERAL (Bu' defa sahiden kızar.): Boş inanışlar bunlar. Anladın mı?
    ASKER: Anladım komutanım. (Sözü uzatmaz.) GENERAL: Canlı düşmanları gözetle. Ölü
    düşmanlardan da korkma. O kadar.

    Teğmen biraz daha yazmamı söyledi. Şimdilik bu kadar yazabildim. Yoruluyorum. Subay
    mahfelinin bir köşesinde geceleri yazıyorum. Işık iyi değildir.
    Hikmet başını kaldırdı, Nurhayat Hanıma baktı: Dul kadın sessizce ağlıyordu, gözlerini
    pencereye dikmişti. Anlamadıkları şeylere de ağlarlar. Sesim dokunmuş olmalı: Sese
    ağlarlar. Yanağın üzerindeki gözyaşlarına baktı: Te-nindeki engebeleri büyütmüş bu
    damlalar. Çocuk oturmuş orada, bir şeyler yapmaya çabalıyor-, siz ağlıyorsunuz. Olmuş ve
    olacak bütün olaylara ağlarsınız zaten. Başını mektuptan kaldırdı: «Mektubun burasına
    gelince hep ağlıyorsun Hidayet'in temsiline,» dedi. Neye üzüldüğün belli değil. Halin vaktin
    yerinde olsaydı ağlamazdın. Radyoda mevlut dinlerken de, askerlerin geçit resmini
    seyrederken de ağlamazdın, dertli olmasaydın. Birden sinirlendi: «Anlamıyorsun işte:
    Üzücü bir şey yazmamış ki çocuk. Ben de şimdi oturur şöyle yazarım mektubuna-. Sevgili
    evladım mektubunu dinlerken hep ağladım.»

    Kadın telaşlandı: «Dur olmaz!» Biliyorum ben de olmayacağını. Göreneklerimiz böyledir.
    «Sen beni mektup yazdırmak için mi istedin, yoksa ağlamanı dinletmek için mi?» «Oku
    oku,» dedi dul kadın. «Ağlamayacağım.»

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba

    YAĞMURLU BİR GÜN

    Soğuk bir yağmur yağıyordu. «Canın sıkılıyor mu?» diye sordu. Sıkıntıya alışıktım. Bütün
    günü sobanın başında geçirirdim. «Kitap okumaz miydin?» İhtiyacım yoktu herhalde.
    «Neler düşünüyordun?» Belirli düşüncelerim yoktu. Bazı şeyleri de düşünmekten
    korkuyordum. Bugün sağlam inançlarım var. Düşünceler de insanları iyileştirebilir.
    «Böyle bir yazıyı nasıl beğenebilirsin Hikmet?» «Anlamıyorsun azizim,» diye karşılık verdi
    Dumrul'a. Neden anlamadığını da açıklayamadı. İşte o zaman kendini güçsüz hissetti.
    Sonra Sevgi'ye anlattı bunu. «Üzülme,» dedi Sevgi. Bazı güzellikler herkesle
    paylaşılamazdı. «Kimse senin gibi hissedemez,» dedi Sevgi. Hikmet'in, artık arkadaşlarına
    muhtaç olmamasını çekemiyorlardı. «Senin ayakta kendi başına durmana dayanamıyorlar.»
    Fakat bu Dumrul'du. Evet, ama, bu Dumrul evlenme törenine bile gelmemişti. Bir işi
    çıkmıştı canım. Hayır, Sevgi'yi beğenmiyorlardı. Dumrul, Hikmet'in evine ilk çağrıldığı
    zaman da gelmemişti. Tam sokağa çıkacağı zaman karısıyla kavga etmişti Dumrul. Karısıyla
    neden hiç geçinememişti? Evet, geçinemiyordu işte. Her zaman kavga ediyorlardı. Neden
    yalnız gelmemişti? Bir sürü yere tek başına gidiyordu oysa. Doğru. Hikmet sofrayı ne
    kadar özenerek kurmuştu. Karısının dalgınlığını bildiği için, tek sofra örtüsünü yıkatıp
    ütületmişti bir gün önce. Her şeyi öyle düzenlemişti ki, Dumrul zili çaldığı zaman, kapı
    açılıncaya kadar geri
    masaya oturabileceklerdi. Fakat bir türlü zili çalmamıştı Dumrul.

    Sonra, Hikmet de canlılığını, son kalan gücünü kaybetmeğe başlamıştı. Hele arabalıdostlar
    da uğramaz olduktan sonra evin tek koltuğuna gömülüp kalmıştı. Önceleri birkaç kişi vardı
    gelip giden. Dumrul bazen ka-nsmı getiriyor, Bilge de geçerken uğruyordu. Ergun'un
    kolunda yavaş adımlarla giriyordu odaya Selim Bey. (Bir kalp rahatsızlığı geçirmişti.)
    Ergun'un beylik itirazlarına rağmen, Sevgi'nin getirdiği sade kahvesini gene içiyordu.
    Ergun'un iki yaşındaki oğlu, devirecek eşya bulamadığı için bir kenarda üzgün duruyordu.
    Hikmet, koltuğunda, hastalıktan yeni kalkmış biri gibi, yumuşak bir gülümsemeyle
    çevresine bakıyordu. Bilge, bir köşede Dumrul'la tartışıyordu. Hikmet de —hasta olduğunu
    unutup— tartışmaya katılıyordu bazen. Hayır, heyecanlanmamalıydı Hikmet. Oturup resim
    yapmalıydı mesela. Hemen Hikmet'in eline bir kâğıt kalem veriliyordu; Ergun'un oğluna da
    aynı biçimde davranılıyordu yaramazlık yaptığı zaman. Peki, Hikmet'in hastalığı neydi?
    Bilinmiyordu ya da yalnız Sevgi biliyordu. Sevgi de hastaydı: Gece misafirler biraz geç
    saatlere kadar oturunca Sevgi'nin başı ağrımaya başlıyordu, göz kapakları ağırlaşıyordu;
    kış günleri, eski üşümesi geliyordu üzerine. Onlar hararetle tartışırken Sevgi, bir köşede
    uyukluyordu. Bir gece Hikmet, bağırarak Er-gun'a saldırırken küçük Demir, babası
    azarlandığı için, birden ağlamağa başladı. Sevgi de çocuğu kolundan tuttu ve azarlayarak
    içeriye, yatmaya götürdü; fakat herkes, kimin azarlandığını ve yatmaya götürülmek
    istendiğini anlayarak başını önüne eğmişti. Hikmet bile başını önüne eğenler arasındaydı.
    Arabalı arkadaşların son kalıntıları da aynı gece Sev-gi'yle Hikmet'e 'Şöyle bir
    uğramışlardı' geç vakit. Dumrul, sözde 'memnun oîmak'la birlikte onlarla karşılaşmaktan
    hiç hoşlanmamıştı. Arabalıdostlar, onları 'şöyle bir dolaş-
    mayacağı için oturdular. Hikmet, yorgun bir hakem gibi, iki tarafı da boş gözlerle
    seyrediyordu. Aslında sadece bir seyirci olmak istiyordu. Bütün düzenlemeleri Sevgi
    yapmalıydı, Hikmet de onun bakışlarına göre hareket etmeliydi. Dumrul'un dediği gibi aşk
    bir tembellikti. Sevgi, bir çalar saat gibi onu uyandırmalıydı yalnız; Hikmet boş
    bulunmamalıydı, habersiz yakalanmamalıydı. Peki, şu anda ne oluyordu? Kim haklıydı? İyi
    bir şey mi oluyordu, yoksa kötü bir şey mi? Hikmet ayrıntılarla ilgilenmiyordu. Bilge'nin
    ortadan kaybolduğunu görmüyordu. Arabalıdostla-rın Bilge'yle yanındaki 'arkadaşına'
    meraklı gözlerle baktıklarını ve içlerinden geçirdikleri 'Bilge o adamla evli mi?' sorusunu
    farketmiyordu. Dumrul'un ince alaylarını duymuyordu. Dünyanın sonu gelmişti. Sevgi'yle
    Hikmet bu kıyametten korunmalıydı. Hikmet bir seyirciydi, onun eğ-lendirilmesi
    gerekiyordu sadece. Çaylar konuluyordu, bardaklar yetişmiyordu, Bilge mutfaktan
    çıkmıyordu, küçük Demir bile yatağından kalkıp gelmişti, uykulu gözlerle onları
    seyrediyordu. Bize kâğıt ve kalem verin, diye düşündü Hikmet; resim yapalım biz.
    Herkes evine gitti, onlar da yalnız kaldılar. Arabalı dostların evlerinde, Hikmet'in yapmış
    olduğu bazı. resimler —Nursel Hanımın onu yetenekli bulması yüzünden kısa bir süre
    yaptığı resimler— kaldı duvarlarda. Deniz kıyısında bir evleri olsaydı, belki onlara daha sık
    gelinirdi. Hikmetle Sevgi'ye o kadar söylenmişti: Aynı paraya, uzak da olsa, şartları biraz
    daha elverişsiz de olsa, önünden deniz geçen bir yer bulunabilirdi. Üstlerine vazife
    olmadığı halde, böyle evler bulanlar da çıkmıştı. Sevgi, her zaman üşüdüğü için, denize pek
    meraklı değildi. Hikmet de yorulurdu, işine uzak yerde oturmamalıydı. «Genç yaşta
    emekliye ayrıldınız,» demişti Dumrul, Caddeye yakın diye bu gün görmez yere tıkılıp
    kalmışlardı. İnsanın içinden gelmiyordu bu güneşsiz eve uğramak. Sevgi de, bütün gün
    koşuştuğu halde, her yer dağınıktı; mutfaktan çıkmadığı
    de hareket yoktu; Hikmet'in yaptığı bir iki resmin de arkası gelmemişti. Sevgiyle Hikmet
    yalnız dinleniyordu. Dinlenmek için ne yapmışlardı? Yıllar boyunca neler yaşamışlardı ki
    şimdi böyle bitkin görünüyorlardı? Bilinmiyordu. Geçmişlerini bile anlatmıyorlardı.
    Onlar da yalnız kaldılar. Birbirleriyle de konuşmuyorlardı. Akşam eve dönünce Hikmet'i
    sessizlik karşılıyordu. «Neyin var kancığım?» diyordu Hikmet. «Hiç,» diyordu Sevgi.
    Bakkal da evlerine uğramasa, belki alışveriş de etmeyeceklerdi. Bir şey alırken de öyle
    isteksiz görünüyorlardı ki, herkes onlara pahalı satıyordu malını bu yüzden. Onlara ucuz
    alışveriş edilen yerler, o kadar tarif edilmişti. Dinlemiyorlardı ki. Hiç dinlemiyorlardı.
    Belirsiz hastalıkları ve sürekli bitkinlikleri de ilgi çekmiyordu artık. Tavsiye edilen ilaçlan
    almıyorlardı, doktorlara gitmiyorlardı. Ay-nca, durumlanndan yakınmıyorlardı bile;
    sorulursa söylüyorlardı. Kolayca içini döken bunca insan varken, doğrusu kimsenin zorla
    onlann ağzından laf almağa niyeti yoktu. Ne sanıyorlardı kendilerini?
    Onlar da yalnız kaldılar. Deniz kıyısındaki evi tutma-dıklan için, kimse denize girmek için
    mayosunu alıp, onlara gelmedi. Bahçeleri olmadığı için, içkimizle gelip bir sofra kuramayız
    mehtaba karşı, dediler. Aynca, onlar mutluluklarını yalnız yaşamak istiyorlarmış, Sevgi
    öyle söylemiyor muydu, bırakalım yaşasınlar, dediler. Bırakalım istedikleri gibi yaşasınlar.
    Ve bıraktılar.

    Onlar da yalnız kaldılar. Bu, sözün gelişi bir yalnızlık değildi: Kelimenin, sözlükteki
    anlamıyla bir yalnızlıktı: Yan-lannda başkalan bulunmuyordu. Anne, baba, kaynana,
    kayınpeder gibi uzaktan bu yalnızlığı gideren kimseleri de yoktu. (Süreyya Hanım, bir
    trafik kazasında vefat etmişti. Kederli eşi de birkaç ay sonra amansız bir hastalıktan
    ölmüştü. Bu kısa, acıklı olaylan da kimse duymamıştı.) Herkes büyüklerinden yakınırdı;
    herkes büyüklerin baskısından kurtulmak isterdi. Onlara böyle bir baskı yapıldigini
    mediklerini bilmeden bağımsız kalmışlardı. Pelki de büyüklerin görünmez, hissedilmez bir
    yardımı ne bileyim, bir ilgilenmesi olurdu. Çocuklar istemese de onlara bir iki parça bir şey
    alınırdı —mesela bir halı— ve hiç olmazsa insan, söz arasında büyüklerinden yakmabilirdi,
    çocuklarımızın terbiyelerini bozuyorlar, çok şımartarak filan diyebilirdi. Kelimenin bütün
    anlamıyla yalnızlık biraz garipti. Bununla birlikte Sevgiyle Hikmet, yalnızlıklarını yaşamağa
    çalıştılar. Bir torbanın içine, bakkaldan manavdan aldıkları yiyecekleri doldurdular; kırlara,
    ağaçlıklara, deniz kıyılarına gittiler. Yazın, herkes gibi açık renk elbiseler giydiler;
    Hikmet'e beyaz bir pantalon bile alındı. Araçlara bindiler, araçlardan indiler. Yorgun
    argın, bulabildikleri boş bir ağacın altına oturdular —iyi ve gölgeli ağaçlar, erken gelenler
    tarafından kapılmıştı— katı yumurtalarını kırdılar, tuzu unuttukları için yumurtaları
    tuzsuz yediler, yiyeceklerin hepsini bitiremediler, dönerken bir de onları geri taşıdılar.
    Bitkin bir durumda kendilerini koltuğa, divana attılar. Deniz kıyılarında, güneşten rahatsız
    oldukları için, gölgeli taşların üstüne oturdular; gözlerini kırpıştırarak, denize giren ve top
    oynayan ve kumları sıçratan ve koşuşan kalabalığı seyrettiler. Yorgunlukları büyüdü.
    Sonra, sinemalara gittiler sıcak yaz günlerinde: Sevgi uyudu, Hikmet terledi. Geceleri,
    abajursuz ve avizesiz ve çıplak elektriklerin altında, konuşmadan uyku vaktini beklediler.
    Hikmet, gittikçe artan bir isteksizlikle, «Neyin var kancığım?» diye sordu. Sevgi de,
    gittikçe artan bir halsizlikle, «Hiç,» diye karşılık verdi. Bazı zamanlarda sessizce ağladı:
    Hikmet, ne söyleyeceğini şaşırdı, neden olduğunu bilmeden bir suçluluk duygusu kapladı
    içini. Evin düzensizliğinden, dağınıklığından kendini sorumlu saydı-, Sevgi'nin bir şeyler
    beklediğini, bir şeyler istediğini sezdi. Onu kucağına oturttu, saçlarını okşadı. Sevgi,
    ağlamasını kesti bir süre sonra. Konuşmadan öylece oturdular; bir süre sonra Hikmet'in
    kollarından sıyrıldı Sevgi, yatak odasına yürüdu.
    huysuzlaştığmı düşündü, işini sevmediğini düşündü, arada dostların hatırı olmasa patronun
    belki de kendisini işten çıkaracağını düşündü, evli bir erkek diye düşündü, sorumluluklar
    diye düşündü. Kalktı, yatak odasına gitti: Sevgi'nin uyumuş olduğunu gördü. Yatak odası
    takımına ait bitirilmiş tek parça eşya olan yatağın bir köşesine kıvrıl-mıştı Sevgi, yerde
    küçük defteri duruyordu. Hikmet, defteri aldı ve açık duran sayfayı okudu:

    BİR TAKIM İNSANLAR

    Onlar mutluluklara düşmandır. Karanlıkta gözleri dat ha iyi gören yarasalar gibi, mutlak
    bir gecenin olmasını' beklerler. Bizi de şaşırtmak istiyorlar. Yorgunum, fakat her şeyi
    seziyorum. Artık bir roman yazacak kadar yaşantım var. Oturup yazmak için sadece,
    Hikmet, salona, koltuğuna döndü.
    Başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi. Onlar da ellerinden
    geleni yapıyorlardı: Deniz kıyısında bir kahveye oturuyorlar, ah ne kadar güzel! diyorlardı.
    Deniz havası bize iyi geldi, diyorlardı. Önlerinden takalar geçiyordu: Ne sıcak renklere
    boyanmış tekneler! diyorlardı; o renkle o rengi hangi ressam yanyana getirmeye cesaret
    edebilir? (Bunları Nursel Hanımdan öğrenmişlerdi.) Sağlam deniz havasını içlerine
    çekiyorlardı; insanın temiz havaya ihtiyacı var, diyorlardı. (Bunu da Bilge'den
    öğrenmişlerdi.) Bütün bu temiz havaya rağmen, gece iyi uyuyamıyorlardı. Deliksiz bir uyku
    çekecek kadar yorulmadık da ondan, diyorlardı. Ertesi gün tepelere tırmanıyorlardı. İkisi
    de bu işte oldukça güçlük çekiyordu; Sevgi'nin ayakkabıları ayağından çıkıyordu. Sonra, bir
    dik yamacın zor bir noktasında kalıyordu Sevgi: Ne ileri ne geri gidebiliyordu. Hikmet de,
    elleriyle topraklara tutunarak güçlükle karısının yanına ulaşıyordu: Erkek olduğu için daha
    kolay yürüyordu ne de olsa.

    Buraya kadar çıkmak zor oldu ama, manzara da hiç bir yerden böyle
    görünmez, diyorlardı. Belki de kimse böyle yüksek bir noktaya çıkmamıştı şimdiye kadar.
    Hikmet, çocuklar gibi hür hissediyordu kendini. Ne yazık ki, bir keresinde ayağı kaydı, bir
    çukura girdi. Bileği burkulduğu için bir ay topalladı. Bir de, ısırgan otlarından kurtulmasını
    bilemiyorlardı; her seferinde bacaklarına saldıran bu arsız otlar yüzünden kaşınıp
    duruyorlardı. Dönerken, ucuz olduğunu düşündükleri bir gazinoya giriyorlar, biraz
    içiyorlardı. Ne yazık ki Hikmet, her mezeyi ısmarlarken yeniden hesap yapıyor, yol parası
    dışında cebinde ne kaldığını sayıyordu. (Yol parası ayrı bir cepte taşınıyordu). Sevgi
    pantalon cebini dikmeyi unuttuğu için, bir keresinde bu para düşürülmüştü. Allahtan, hesap
    beklenilenden az gelmişti. Biz serseri değil miyiz? diye tekrarlıyordu Hikmet: Böyle
    şeylere aldırır mıyız?

    Böyle şeylere aldırmıyorlardı; zaten, aldıracak çok az şey kalmıştı. Sevgi, hiç bir şeye
    aldırmadığı halde, erkenden uyukluyordu. Hikmet de, eşyalarının bir türlü dolduramadığı
    salonda bütün gece yalnız başına düşünüyordu. Sonra bu zaman, düşünmek için ona fazla
    geldiği için okumaya başladı. Bazen, bir iki arkadaşın da yanılıp uğradığı oluyordu. Sevgi'nin
    uyumuş olduğunu ve Hikmet'in tek başına okuduğunu görenler, yeniden bu evle ilgilenmeğe
    başladılar. Üstelik Hikmet, okudukları üzerinde fikir yürütmeğe de başlamıştı. Yavaş bir
    sesle —karısı uyanmasın diye— kitaplar hakkında değişik sözler ediyordu. Galiba Hikmet
    artık dinlendi gibi sözler ediyordu Hikmet'e duyurmadan. Bilge de geç vakitler uğruyordu.
    Daha çok, vşleri yolunda olmayanlar geliyorlardı. Artık Hikmet'in de bazı itiraflarda
    bulunması bekleniyordu. Söz arasında, onun da işlerinin yolunda olmadığı, üstü kapalı bir
    biçimde söyleniyordu. Herhalde söze nereden başlanacağını bilemiyordu. Belki Bilge'ye bir
    şeyler söyleyebilirdi; fakat Bilge de konuşmuyordu.

    Selim amca ölmüştü ve tahminlerin tersine Sevgi'ye biraz para bırakmıştı;
    Sevgi, bu parayla bir iş kurulmasını istiyordu. Oysa Hikmet, o günlerde, yanında çalıştığı
    tüccarı bırakmış ve memur olmuştu. Anlamadığı kâğıtların bütün gün ortada dolaştığı bir
    yazıhaneyi artık görmek istemiyordu. Memurluk başkaydı: Kâğıtlar kaybolsa bile bu
    durumdan kimse sorumlu tutulmuyordu. Belirli günlerde muhakkak belirli yerlere vermesi
    gereken belgelerle insanın ilişiği yoktu memurlukta. Bazı günler, bu 'serbest iş' meselesi
    konuşulacak korkusuyla Hikmet eve dönmek istemiyordu: 'serbest' olmaktan korkuyordu.
    Yanına Dumrul'u alıp geliyordu eve. Karısıyla yalnız kalmak istemiyordu. Bir gece de eve
    geç döndü: Sevgi yatmıştı. Ertesi gün bu olayın üstünde çok durulmadı. Hikmet bazı
    geceler, karısı yattıktan sonra da sokağa çıkmağa başladı. Sevgi'nin sinirleri bozuktu:
    Evde gürültülü bir kalabalık görmektense kocasının çıkmasına katlanıyordu. Meyhanelere
    gidiyordu Hikmet ve orada konuşulanları evde anlatmıyordu; meyhanede de karısından söz
    etmiyordu. Hafta sonlarında gene tabiatı görmeğe gidiyordu Sevgi ile birlikte. Tepelere
    tırmanıyorlardı; güzel manzaralar için eskisi kadar eziyete girmiyorlardı. Deniz kıyısında
    oturuyorlardı ve Sevgi, kurulacak yeni işi anlatıyordu. Hikmet de denize, yapraklara, geçen
    kadınlara bakarak başını sallıyordu. Hikmet'e babasından biraz para kalmıştı; nedense bu
    parayı saklamak istiyordu. Bir gün, bir yerlerde bir şeyler yapacağını hissediyordu.
    Sevgi'nin sözlerine başını sallarken, bu parayla çalışmadan nasıl yaşanabileceğini
    kuruyordu kafasında: Bir evde en ucuz kaça oturulabilirdi? Bir günlük yiyecek kaç para
    tutardı? Sevgi de iş yeri olarak kullanacakları binayı tarif ediyordu: O gün çok elverişli bir
    han görmüştü; tam istedikleri gibi. Tam kaça çıkar böyle bir yaşantı diye aklından
    geçiriyordu Hikmet.

    Hikmet, bir gece eve çok geç döndü: Sabah oluyordu. Dumrul'u da getirmişti. Karısını
    uyandırmadan salona girdi.
    «Sen yazmalısın artık azizim,» diyordu. Bir sandalyeye çöktü: «Asıl sen yazmalısın bu
    evde.» «Hikmet, gülümseyerek, Sevgi'nin 'Mücevherleri çoktan bıraktığını söyledi.
    Dumrul, dili dolaşarak, «Sen bitirmelisin mücevherleri,» dedi. Hikmet güldü: «Ne
    yapabilirim durup dururken?» «Hayır!» diye bağırdı Dumrul. «Artık kendine yazık
    edemezsin. Bu evde çürüyemezsin!» Seslerinden uyanan Sevgi kapıda göründü. İnce
    geceliğinin önünü elleriyle kapamıştı. Hikmet baktı: Sevgi'nin gözleri, 'Yabancıların beni bu
    kılıkta görmelerine nasıl katlanıyorsun?' diyordu. Sevgi'nin, gözleri ile anlattıklarından
    artık yorulmuş olan Hikmet, başını çevirdi. «Bu evde benim de yaşadığımı düşünerek, biraz
    daha az gürültü edebilirsiniz,» dedi Sevgi. Hikmet yerinden kalkmak, ona sabahlığını
    getirmek, divanın üzerinde uyuklamaya başlayan Dum-rul'u hemen uyandırıp göndermek,
    başını önüne eğip suçlu suçlu bu süre dolaşmak, bu arada özür dilemek, belki de Sevgi'yi
    öpmek, gülümsemek, sonra da Sevgi'nin gözlerine bakmak, yapamayacağı bazı işler için söz
    vermek, gecenin suçunu Dumrul'un omuzlarına yüklemek, serseriliği kötülemek ve o anda
    toparlayamadığı daha bir takım davranışlarda bulunmak için bir güç bulamadı kendinde ve
    «Uzatma,» dedi, «Uzatma.» Başmı geriye attı, koltuğa yaslandı. Sevgi hiç bir şey
    söylemeden çıktı.
    Dumrul, divanın üstünde uyudu, Hikmet düşündü. İçerden bir ses gelmiyordu; Sevgi tekrar
    yatmış olmalıydı. Yerinden kalktı, uzun aramalardan sonra Sevgi'nin küçük defterini buldu,
    boş bir sayfasına yazmağa başladı:

Benzer Konular

  1. Java Oyunlar
    dogangunes Tarafından Cep Telefonu Oyunları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 06-09-2011, 03:09 AM
  2. nokia oyunlar
    süvari Tarafından Cep Telefonu Oyunları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-02-2011, 11:17 PM
  3. çocukken oynadığımız oyunlar
    diojen Tarafından Nostalji (Mazi'den Kalanlar) Foruma
    Yorum: 19
    Son mesaj: 17-02-2010, 03:23 AM
  4. En iyi Flash Oyunlar
    YukseLL Tarafından Flash Oyunlar Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 20-09-2009, 05:48 PM
  5. Tehlikeli Oyunlar
    gzm28 Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-06-2008, 07:25 PM
Yukarı Çık