Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2

Gül Pansiyon...

Kültür, Sanat Kategorisinde ve Tiyatro Forumunda Bulunan Gül Pansiyon... Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Merhaba! Güldürü/İki bölüm Yazan: Bekir Kara KİŞİLER: EŞREF GÜÇLÜ ALİ GÜÇLÜ EMEL KANAT ŞANSEL GÜÇLÜ NİHAT YÜKSEKBAŞ İSMET ATLI EMİNE ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Gül Pansiyon...

    Merhaba!

    Güldürü/İki bölüm
    Yazan: Bekir Kara

    KİŞİLER:
    EŞREF GÜÇLÜ
    ALİ GÜÇLÜ
    EMEL KANAT
    ŞANSEL GÜÇLÜ
    NİHAT YÜKSEKBAŞ
    İSMET ATLI
    EMİNE YILMAZ
    TARIK YILMAZ


    SAHNE: Bir pansiyonun giriş bölümünün oturma salonu. Karşı cephenin tam ortasından bir koridor, üst kata çıkılan merdivene ulaşılır. Merdivenin birkaç basamağı görünür. Seyirciye göre sol yanda bir küçük büfe ve büfenin yanında dışarıya açılan bir kapı var. Sağ yandan giriş kapısı var. Salonda bir çalışma masası ve karşı cephede, merdiven koridorunun sağ ve sol yanında birkaç koltuk, birkaç sandalye var. Karşı cephedeki duvarda ülkenin ören yerlerine ait çerçevelenmiş resimler var.


    1. Perde/1. tablo
    Eşref-Ali-Emel- Şansel- Emine-Tarık-Nihat-İsmet

    Eşref: (Oturduğu masaya, başını dayamış uyumaktadır. Fırlayarak yerinden kalkar. Çevresine bakınır.) Hayırdır inşallah! Sabah sabah böyle bir rüya görmek… (Üst kata çıkan merdivenlerin başına yürür. Kendi kendine.) Allah hayra getirsin inşallah! (Uzağa) Emel! Emeeel! (Yanıt alamaz. Kendi kendine) Nere gitti bu kız?
    Ali: (Girer. Öfkelidir. Koltuğa çöker.) Of be! Of of offf!
    Eşref: (Döner) Ne oldu Ali?
    Ali: Sorma be Eşref Amca!
    Eşref: (Yanına gider) Sen öyle ‘of of’ diye bağırırsan, sormadan edemem Londralı. Anlat bakalım! Bu öfkenin kaynağı ne?
    Ali: Bu memlekete alışamadım gitti be Eşref amca!
    Eşref: Hop hooop! Memlekete lâf yok! Ne var memleketimizde? Dünyanın cennet ülkelerinden birinde yaşıyoruz, şükredelim.
    Ali: Eşref Amca! Sen ne zaman gittin oraya?
    Eşref: Nereye?
    Ali: Cennete?
    Eşref: Saçmalama Ali!
    Ali: Aaa… İşte şimdi olmadı!
    Eşref: Ne olmadı?
    Ali: Cennet gibi memleket dedin. Ben de sana sordum. Ne zaman gittin, beğendin mi, sevdin mi?
    Eşref: Sabah sabah galiba kafanı bir yere tosladın sen?
    Ali: Ha şimdi oldu. Tosladım, hem de fena tosladım Eşref amca.
    Eşref: Peki, nereye tosladığını söylemeyecek misin?
    Ali: Bu memleketin saçma sapan bürokrasisine tosladım. Aklım almıyor be Eşref Amca! Sanki vatandaşa zorluk çıkarmak, iş yapmasını engellemek için konulmuş bütün bu yasalar, tüzükler…
    Eşref: Şikâyet etme be Londralı! O dediğin kanunlar, tüzükler devleti korur. Öyle kolay kolay al git olmaz. Elbette her şeyin bir kuralı, kanunu var. Londra’da yok mu böyle kanunlar- tüzükler?
    Ali: Var… Var da buradaki kadar değil. Bu memlekette iş yapmak zordur be Eşref amca. Vallahi de zordur, billâhi de zordur.
    Eşref: Aman be Londralı! Hep şikâyet, hep şikâyet!
    Ali: Sen beni öyle mi gördün-tanıdın?
    Eşref: E, öyle değil mi?
    Ali: Kaç aydır uğraşıyorum, uğraşıyorum ama bir arpa boyu kadar yol alamadım.
    Eşref: Alırsın alırsın... Öyle hemen pes etme!
    Ali: Bittim, mahvoldum be Eşref Amca. Tükendim. Bıktım usandım.
    Eşref: Az biraz sıkıntılar var, var ama sabret biraz. Hem, bu sıkıntıların nedeni ne, biliyor Musun?
    Ali: Yok, bilmiyorum. Sen biliyor Musun?
    Eşref: Biliyorum. Beceriksizlik.
    Ali: Hah! Aynen öyle. Hayat akışını tıkamak devletin görevi olmamalı. Bu gidişle küreselleşen dünyada biz, yaşadığımız kentin sınırlarını bile aşamayız.
    Eşref: Uuu! Sen çok derinlere daldın Londralı. Seni nasıl anlayım?
    Ali: Madem öyle, anlayacağın dilden konuşayım. Akşam hiç uyuyamadım. Yatakta döndüm durdum sabaha kadar.
    Eşref: Neden?
    Ali: Çok sivrisinek vardı. Vız vız vız vız…
    Eşref: O konu ile bu söylediğinin bağlantısını kuramadım. Biraz açar mısın?
    Ali: Aslında ben kendimi tam ifade edemiyorum galiba. İşlerimi takip esnasında gittiğim yerlerde de aynı sorunu yaşıyorum. Bir sivrisinek sorununu bile çözmeyen bir toplumun, küresel düşünme şansı var mı?
    Eşref: Bu taş da banadır galiba?
    Ali: (Kem küm) Eh, birazı seni de kapsar. Buranın yöneticisisin Eşref amca ve bu sorunu çoktan çözmen gerekirdi.
    Eşref: İyi düşün konuşurken Londralı! Sorunun, neden benden kaynaklandığını söyler misin?
    Ali: Sorun senden kaynaklanmasa bile, geçici olarak önlem almanız gerekmez miydi?
    Eşref: Ben gerekeni yapıyorum. Fakat hangi sorun olursa olsun kaynağından çözülmedikçe, sorun olmaktan çıkmaz.
    Ali: O halde bana bir cibinlik bul olsun bitsin!
    Eşref: Cibinlik mi?
    Ali: Ha… Cibinlik.
    Eşref: Cibinlik yok. Ben her yanı ilaçlarım sivrisinekler gelmez.
    Ali: Sineklerin vız vız dolaşmamasını önleyeceksin diye bol bol ilaçlarsan, bu kez de herkesi zehirleyeceksin. Bana bir cibinlik bul Eşref amca. Bulmazsan çıkar başka bir pansiyona giderim.
    Eşref: Şey… Tamam, be Londralı… Buluruz bir yerlerden istediğin şeyi. Uzun süreden beri bizim misafirimizsin. Sen bizim aileden biri gibi oldun. Hallederiz!
    Ali: Bu akşama odamda olsun lütfen.
    Emel: (Merdivenlerden iner Eşref’in sırtı dönüktür) Eşref amca!
    Eşref: Haa?
    Emel: “Ha” demezler be Eşref amca!
    Eşref: Peki ya, ne derler Emel Hanım?
    Emel: ‘Efendim’ derler.
    Eşref: Anladık küçük hanım, anladık. Neredesin sen?
    Emel: Nerde olacağım? Temizlik yapıyorum üst katta.
    Eşref: Az evvel çağırdım ama cevap bile vermedin.
    Emel: Çağırdın mı? Duymadım. Patron hâlâ gelmedi mi?
    Eşref: Gelmedi. Yukarısının temizliğini bitirdin mi?
    Emel: Bittirdim. (Ali’ye döner) Ne o Ali bey? Bize bir günaydın bile yok mu?
    Ali: Öyle deme be Emel Hanım!
    Emel: Dedim bile. Gerçek ortadadır.
    Eşref: Sen patronu niye sordun?
    Emel: (Öfkeli) Artık bıktım. Eğer verdiği sözü tutmazsa, işten ayrılacağım. Ne bu be! İki yıldan beridir, aynı maaş, aynı maaş. Ne kadar zam yapıldığından haberiniz yokmuş gibi… Geçinmek kolay mı? Beş yüz lira aylıkla, nasıl geçinilir? Bilen varsa söylesin! (Merdivenlerden üst kata çıkar)
    Ali: Kız haklı Eşref amca.
    Eşref: Haklı olmasına haklı da, bana neden söylüyor? Buranın sahibine söylesin.
    Ali: Eşref amca! İnsanlar mademki çalışıyor, geçinecek kadar parayı da almalıdır!
    Eşrefe: İşler gördüğün gibi kötü be Ali. Çalıştığımıza şükredelim.
    Ali: Şükretmekle karın doymaz Eşref amca!
    Eşref: Emel’e bakma!
    Ali: Nasıl bakma? Beş yüz lira ayda neyine yetecek?
    Eşref: Onun derdi başkadır?
    Ali: Anlamadım.
    Eşref: Bana kalırsa, onun ilâcı sendedir.
    Ali: İşte şimdi saçmaladın Eşref amca!
    Eşref: Öyledir öyle. Herkes onu kovalar, o da seni!
    Ali: Bak bak bak! Sen de, kadınlardan beter, dedikoducu oldun Eşref amca ha!
    Eşref: Sen de çok safsın be Ali!
    (Nihat, dış kapıdan girer. Delice çevresine bakınır)
    Ali: (Kapıya döner) O ho hooo! Mister Nihat?
    Eşref: Hah! Bir bu eksikti!
    Nihat: Good morning Mister Ali!
    Ali: Good morning Mister Nihat! Bugün çok sabahçısın. Hayırdır?
    Nihat: (Yanına sokulur. Kısık sesle) Çok işim var, çok!
    Ali: (Kısık sesle) Ne işi?
    Nihat: (Kısık sesle) İş dedim ya!
    Ali: (Kısık sesle) Kadın- kız işiyse, bildiğimiz iş.
    Nihat: (Kısık sesle) Tabii ki öyle. Benim başka ne işim olabilir ki? Param var. Sağlığım yerinde. Yakışıklıyım. Neyse, müsaadenizle ben Emel Hanımın yanına gideceğim.
    Eşref: Emel Hanımın işi var. İşini yapmasını engelleme, bozuşuruz.
    Nihat: İşi mi var?
    Eşref: Evet. Gündeliğini sen değil, biz öderiz.
    (Nihat kahkaha atarak merdivenin birkaç basamağını çıkar. Durur döner) Sen ödersin ha? (Kahkaha atarak çıkar)
    Ali: Bu adam biraz kaçık!
    Eşref: Ha şunu bileydin!
    Ali: Zırt pırt gidip-gelişi Emel için mi?
    Eşref: Maalesef!
    Ali: Neden Maalesef diyorsun?
    Eşref: Adamda para çok, ama zırnık akıl yok.
    Nihat: (Geri döner. Merdivenden iner ve doğru Eşref’in yanına gider.) Mister Eşref!
    Eşref: Buyur Nihat Bey!
    Nihat: Emel işe gelmedi mi?
    Eşref: Geldi, ama onun bu saatlerde yapılacak çok işi var Nihat Bey.
    Nihat: İşi mi var? Boş ver işi! Onu görmem lâzım.
    Eşref: Allah’ını seversen, git başımdan Nihat!
    Nihat: Kalıcı değilim Mister Eşref... Emel nerede diye sordum!
    Eşref: Üst katta değil mi?
    Nihat: Değil!
    Eşref: Bütün odalara baktın mı? İş yapar bu saatlerde. İşini yapmazsa para alamaz. Para almazsa, nasıl yaşayacak?
    Nihat: Aman sen de... İş iş iş! Benim yaptığım ne? Benimki iş değil mi? (Geri döner. Koşarak merdivenden çıkar)
    Ali: Emel arkadaşı mı?
    Eşref: Sanmıyorum.
    Ali: Peki, şu Emel kız çok mu fakirdir?
    Eşref: Evet. Kız, Liseyi bitirdi. Sonra iki sene de Üniversiteye devam gitti. Babasını trafik kazasında kaybedince, okumaktan vazgeçmek zorunda kaldı.
    Ali: Vay be!
    Eşref: Ya... E, tabii ki, yaşadığımız ekonomik sıkıntılar nedeniyle, başka iş de bulamayınca, burada temizlik işlerini yapmayı kabul etti.
    Ali: İnsafsızlık!
    Eşref: Neden insafsızlık?
    Ali: Patron kızı zorda yakaladı, bir ekmek parasına çalıştırıyor, ha? İşimi kurar kurmaz onu yanıma alacağım. Acaba İngilizcesi var mı?
    Eşref: Sanırım var. İşini bitirsin sorarız.
    Şansel: (Giriş kapısından girer) Günaydın Eşref Amca! Günaydın Ali Bey!
    Ali: Günaydın Şansel anım.
    Eşref: ‘Günaydın’ dedik ama yine geç kaldın Şansel Hanım. Senin de suyun kaynadı.
    Ali: (Kısık sesle) Kızı azarlama Eşref amca!
    Eşref: Azarlamamak olmaz Ali. Her görevli işine zamanında gelmelidir!
    Şansel: Bildiğin gibi, bu saatlerde trafik çok sıkışıktır Eşref Amca. Hem şey oldu...
    Eşref: Ne oldu?
    Şansel: Sonra anlatırım ne olduğunu.
    Eşref: Olmaz be kızım. Bir kez olsa anlarım da, senin kurallara aldırmayışın sabrımı taşırıyor haberin olsun. (Aranır. Kendi kendine) Nerede bu baston? Nereye koydum? Benim işim var. Seni bekledim kaç saattir. Nerde bu bastonum? Hah galiba dışarıda bıraktım. (Çıkar)
    Ali: Eşref amca, sabah sabah ateş püskürüyor.
    Şansel: Boş ver, alıştık artık.
    Ali: Neyse ben de gideyim. Yapılacak daha çok işlerim var.
    Şansel: Ne o? Bugün erken kaçıyorsun. Hayırdır?
    Ali: Sabahtan beri burada lâf edip durduk Eşref amcayla. İşlere de bakmak gerekir Şansel Hanım. Öyle değil mi?
    Şansel: Haklısın tabi. İş önemli.
    Ali: Kendine iyi bak!
    Şansel: Bu sözün hoşuma gitti Ali Bey?
    Ali: Neden hoşunuza gitti?
    Şansel: Bana bir şey olursa üzüleceğini ima eder gibiydi. Doğru mu algıladım?
    Ali: E, şey… Evet. Doğru algıladınız.
    Şansel: Dalga geçiyorsun.
    Ali: E, aşk olsun Şansel anım!
    Şansel: Beni düşündüğün için teşekkür ederim.
    Ali: Seni? Ha evet. Bir şey değil. Hadi! Kusura bakma benim gitmem gerekir. (Çıkış kapısına yürür.)
    Eşref: (Geri döner) Lâfa geldik, işe geç gelmenizin sebebini söylemediniz Şansel anım.
    Ali: (Kapıda durur) Yani, son günlerde mızmızlığın arttıkça arttı be Eşref amca!
    Şansel: Aman be Eşref amca! Bir gün işe geç geldim, dibine darı ektin! Mazeretim vardı.
    Eşref: Neymiş o büyük mazeretin?
    Şansel: (Öfkeli) “Banka batacak” diye duydum... (Ali Şaşırır) Benim de, üç /beş dolarım vardı, gittim çektim.
    (Ali, Şansel’in yanına yürür)
    Ali: Ne dedin?
    Şansel: Dolar dedim.
    Eşref: Demek bankada dolarların var, ha?
    Şansel: Eh, yarın ne olacağımızı bilemeyiz Eşref amca. Kötü gün için biraz para biriktirmek zorundayım. Hastalık var, iyilik var, işten atılma var…
    Eşref: Bu günkü gibi haber vermeden işe gelmezsen atılabilirsin de. (Merdivenlerden çıkar)
    Ali: Bankadan, dolardan bahsetmiştin?
    Şansel: Doğru. Şimdi dolar modası var bildiğin gibi. İnsanlar giysilerini bile dolar renginde seçiyor artık.
    Ali: Battı ediniz sanki!
    Şansel: Evet, ‘banka battı’ dedim. Bir dedikodudur etrafta dolaşır durur. Güya ’Şey Bank’ kötü durumdaymış. Açıkçası batıyormuş. Tabii ki, endişelendim. Birkaç dolarım vardı gittim çektim.
    Ali: Koskoca banka nasıl batar?
    Şansel: İnşallah dedikodudur ama sanırım değil. ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.’
    Ali: Vay be! Bu dedikodular sadece ‘ şey banka’ yönelik mi?
    Şansel: Evet. Maalesef öyledir.
    Ali: Aman Allah’ım! Yok. Olamaz. Yani şey…
    Şansel: Ne oldu?
    Ali: Bir şey yok, bir şey yok da...
    Eşref: (Eşref merdivenlerden iner ve doğruca çıkış kapısına yönelir) Bundan sonra, bankadaki dolarcıklarını iş saati dışında alırsın.
    Ali: Azarlama kızı be Eşref amca! Baksana ne diyor!
    Eşref: Ne diyor? Bu ilk gecikmesi değil. Benim de kendime göre işlerim var. Elektriği, suyu, telefonu ödemeye gidecektim, geciktim. Kuyrukta en az iki saat bekleyeceğim.
    Şansel: Oho hooo! O kadar paran var mı Eşref amca?
    Eşref: Var. Ben her ayın başında vergilerimi yatırırım. Hiç aksatmam.
    Ali: Biz istesek de zamanında hepsini ödeyemeyiz Eşref amca.
    Eşref: Bankada dolarcıkları biriktirirsen tabii ki, ödeyemezsin.
    Şansel: Keyfimizden biriktirmiyoruz herhalde? Babam, ‘kazandığın paranın yüzde birini bile olsa biriktir’ derdi. İşimize devam etmemiz senin iki dudağının arasındadır. Bir gün, ‘yarın işe gelme’ diyebilirsin. Hem zaten ben de, patron gelsin zam isteyeceğim, vermezse başka bir iş bulmaya çalışacağım.
    Eşref: Kafamı attırma Şansel!
    Şansel: Bu gün patron gelecek mi?
    Eşref: Bilmem. İki günden beri uğramıyor. Sanırım yurt dışına çıktı. Hadi, ben gidiyorum. Sen ortalığa göz kulak ol!
    Şansel: Olurum. Lütfen erken dön. Üst katta kimler var?
    Eşref: Nihat var. Emel var.
    Şansel: Nihat mı?
    Eşref: Evet. Nihat yukarıdadır.
    Şansel: Vay vay vay! Sabah sabah, ha? İyi…
    Eşref: Evet. Sabah sabah baykuş gibi karşıma dikildi. Suç Emel’dedir.
    Şansel: Neden?
    Eşref: Nihat gibi akılsıza yüz verirse…
    Şansel: Gene saçmaladın Eşref Amca. Hadi. Git öde vergiciklerini! Ben ortalığa göz kulak olurum.
    Eşref: (Dış kapıya yürür) Of of ooof!
    Ali: (Arkasından) Ne oldu Eşref amca? Durmadan ‘Of pof’ ediyorsun.
    Eşref: Sana ne? Az önce, sen niye ‘of puf’ ettin. Elbette, bizim de kendimize göre bir derdimiz var. Hem, sen gitmek için çoktan yola çıkmıştın. Niye döndün? Hadi beraber çıkalım. Beni de götürürsün kiralık arabanla.
    Ali: Sen git Eşref amca, ben biraz sonra çıkacağım.
    Eşref: Eh, madem öyle…(Çıkar)
    Nihat: (Koşarak merdivenlerden iner. Aranarak öfkeyle bağırır) Bana bak Mister Eşref! Ben bildiğin adamlardan değilim. Sen beni ne zannediyorsun? Beni kimse kandıramaz! Beni kimse kandıramaz. Beni kimse kandıramaz. (Şansel’e) Öyle…
    Ali: (Şaşkın şaşkın Nihat’a bakar) Ne oluyor Nihat?
    Nihat: (Döner. Öfkesi durulur) Yok bir şey. Şey Şansel Hanım... Hemen yanıt isterim!
    Ali: (Dalga geçer) Sabah sabah, ne bu öfke Nihat bey?
    Nihat: Sen karışma Mister Ali! (Şansel’e) Eşref amca nerede?
    Şansel: Gitti.
    Nihat: Nere gitti?
    Ali: Biz ne bilelim nere gittiğini?
    Nihat: Peki, sen söyle! Emel Hanım nerede?
    Şansel: Emel yukarda değil mi?
    Nihat: Değil. O ihtiyar bunak, üst katta olduğunu söyledi, ama her tarafı aradım, yok, yok.
    Şansel: (Gülerek) İhtiyar bunak dediğin Eşref amca mı?
    Nihat: E, başka kim olacak? Hem ne gülüyorsun ki?
    Şansel: Doğru teşhis koydun, onun için güldüm.
    Ali: Yani şimdi, Emel yukarda değil mi?
    Nihat: Değil. Her tarafa baktım. Bulamadım onu.
    Şansel: Acaba nere gitti?
    Ali: (Dalga geçer) Sakın senin yüzünden, pencereden atlayıp intihar etmesin?
    Nihat: Benim yüzümden mi?
    Ali: E, olabilir tabii! Kızı rahat bırakmıyorsun ki...
    Nihat: (Şaşırır) Aman Allah’ım! Yapar mı?
    Şansel: Yapar yapar.
    Nihat: Yapar ha? (Koşarak merdivenden çıkar. Şansel ile Ali kahkaha atarlar)
    Ali: (Kendi kendine) Allah Allah! Nere gitti bu kız?
    Şansel: Ne o, sen de mi merak ettin?
    Ali: Ettim tabii...
    Şansel: Boş ver! Emel’e bir şey olmaz.
    Ali: Gidip bakalım mı?
    Şansel: (Bozulur) Gerek yok Ali Bey! (Telefon ahizesini alır. Numaraları çevirir.) Neredesin Emel? Ha tamam... (Ali’ye) Kahve içelim mi?
    Ali: Teşekkür ederim. Benim gitmem gerekir.
    Şansel: Yani benim için bir kahvelik zaman bile ayıramıyorsun son günlerde. Ne oluyor anlayalım.
    Ali: Anlaşılacak bir şey yok. Bir türlü işlerimi yoluna koyamadım. Her gittiğim yerde bürokrasi engeline takılmaktan bıktım. Yahu ben bu memlekete yatırım yapacağım, istihdam yaratacağım, onlarca memura, işçiye çalışma olanağı hazırlayacağım derim, onlarsa burun kıvrıyorlar.
    Şansel: Aman! Takma kafanı. Bir şekilde işlerini halledersin. Kahvemizi içelim. Biliyor musun, kahve insanı rahatlatır. Hele hele sevdiği arkadaş… larıyla içilirse… (Telefona) Emel! Kahvenin biri orta olsun lütfen! Evet evet... Ali Bey için.
    Ali: Emel Hanım yukarda!
    Şansel: Emel, her sabah işini bitirdikten sonra, beş numarada yatıp dinlenir. Kapıyı içten kilitlediği için, Mister Nihat onu bulamadı.
    Ali: (Mırıldanır) Demek! Emel Hanım yukarda saklanıyor kaç günden beri!
    Şansel: (Duygusal) Efendim! Anlayamadım.
    Ali: Bırak şu efendimi falan! Size bir şey sormak istiyorum.
    Şansel: (Duygusal) Siz de, ‘size’ demeyi kaldırın!
    Ali: Kaldırırız canım! Şey… Ben çok para getirdim İngiltere’den.
    Şansel: (Duygusal) Ee? (Kendine gelir) Yani, iyi ettin de, bana niye söylüyorsun?
    Ali: Büyük bir iş kuracağım.
    Şansel: (Duygusal) Ne kadar büyük iş?
    Ali: Yani şey… Büyük işte! Bana biraz akıl-fikir versen!
    Şansel: (Kahkaha atar) Akıl?
    Ali: Niye gülüyorsun?
    Şansel: Bende akıl var mı ki sana vereyim?
    Ali: Var var. Sen çok güzel giyiniyorsun. Çok da akıllısın.
    Şansel: Teşekkür ederim.
    Ali: Kadın giysileri ile ilgili bir hazır giyim fabrikası kurmayı düşünüyorum da...
    Şansel: Çok iyi olur.
    Ali: Yoksa acaba kadınlar için yeni model, hazır iç giysiler mi getirsem yurt dışından.
    Şansel: (Kahkaha atar) Vay be!
    Ali: Niye gülüyorsun?
    Şansel: Güldüm çünkü... (Nasıl söyleyeceğini düşünür bir an) Yani… Şey… Kadınlar?
    Ali: Ha… Neden kadınlar? Kadınlar giyinmeyi sever. Yani erkeklerden daha titizdir kadınlar. Kadınlar yeniliklere, yani modaya daha çok ilgi duyar ve kadınlar giyim için harcama yapmayı da erkeklerden daha fazla sever. Öyle değil mi?
    Şansel: (Kahkaha atar) Doğru doğru.
    Ali: Ama hâlâ gülüyorsun? Yapmayı düşündüğüm iş, çok mu gülünç geldi sana?
    Şansel: Aslında değil, değil de...
    Nihat: (Geri döner. Telâşlı ve öfkelidir) Şansel Hanım! Yani, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?
    Şansel: Ne oldu Mister Nihat?
    Nihat: Beni deli yerine koymanıza çok bozuldum, bunu bilesiniz.
    Şansel: Yapma Mister Nihat! Biz seni neden deli yerine koyalım? Sen yakışıklısın, zenginsin, sağlıklısın ve esprili bir gençsin. Biz seni bizim pansiyonun gülü, çiçeği olarak görürken, siz nasıl öyle bir düşünceye saplandınız, anlayamadım.
    Nihat: Hani Emel üst kattaydı?
    Şansel: E, üst kataydı! Az önce telefonda konuştum. Gel otur az sonra kahve getirecek. Sen de içersen eğer…
    Nihat: Yok. İstemem. Ben Emel’i görmek istiyorum.
    Şansel: Dünden morali bozuktu.
    Nihat: Neden?
    Şansel: Nedenini söylemedi.
    Ali: Sürekli peşindesin. Sıkılmıştır.
    Nihat: Benden mi sıkıldı?
    Ali: Olamaz mı?
    Nihat: Olamaz. O benim çiçeğim, gülüm… Ben onu çok seviyorum, çoook.
    Ali: Acaba o da seni seviyor mu?
    Nihat: (İrkilir) Sevmezse bile sevecek. Ben... Ben onu çok seviyorum. En iyisi, bir kez daha bakayım üst kata. (Merdivenden geri döner)
    Emine: (Girer. Elinde küçük bir bavul var. Çok sinirlidir) Odam boş mu?
    Şansel: Hayırdır Emine Hanım?
    Emine: (Öfkeli) Ne demek hayırdır?
    Ali: (Söze karışır) Yani, Şansel hanım demek istiyor ki...
    Emine: (Öfkeli) “Demek istemeyin” efendim! Demek istemeyin!
    Şansel: Olur bayan. Demek istemeyiz.
    Emine: (Öfkeli) Şimdi oldu! Yanıt alamadım?
    Şansel: Yalnız mısınız, yoksa az sonra Tarık bey de mi gelecek?
    Emine: (Öfkeli) Ne bu be? Polis mi, yoksa yargıç mısınız?
    Ali: (Şaşırır) Şey Emine anım! Anladığım kadarıyla...
    Emine: “Anlamayın” efendim, Anlamayın! Hele siz hiç anlamayın! Erkek değil misiniz? Hep aynısınız. Al birini, çal öbürüne!
    Ali: Hoppala-aa!
    Emine: (Ali’ye) Hoppala ya! (Şansel’e) Odamın anahtarını verecek misiniz, yoksa?
    Şansel: Şanslısınız. Odanız boş. Buyurun!
    Emine: (Anahtarı ve küçük bavulunu alır ve hızla merdivenden çıkar.)
    Ali: (Kapıya kadar arakasından koşar) Ne oldu buna?
    Tarık:(Girer. Çok telaşlıdır) Şey…
    Şansel: İşte yanıtı!
    Ali: Tarık Bey ne oluyor?
    Şansel: Buyurun Tarık Bey.
    Tarık: Benim hanım buraya mı geldi?
    Şansel: (Güler) Evet. Yukarda. Buyur çıkınız.
    Ali: (Arkasından) Bana kalırsa yukarı çıkmayınız.
    Tarık: Neden?
    Ali: Emine Hanım çok öfkeli, elinden bir kaza çıkabilir.
    Tarık: Demek hâlâ çok öfkeli ha?
    Ali: Ne olduğunu söylemedin?
    Tarık: Bu defa kötü oldu Ali Bey. Hem de çok kötü.
    Şansel: Nasıl yani?
    Tarık: Kötü oldu. Ah nasıl, nasıl böyle büyük bir hata yaptım.
    Şansel: Neler oldu, hâlâ söylemediniz?
    Tarık: Şu ekonomik kriz var ya?
    Şansel: Evet.
    Tarık: Arkadaşlarla kafamızı dağıtalım diye… Yani birkaç banka battı ya? Arkadaşlarımın birkaçının parası gitti. Birkaçı dövizle araba aldı. Birkaçı ev aldı. Falan…
    Ali: Bankalar mı battı? Hangileri?
    Tarık: Ne bileyim ben yahu, birkaçı battı işte!
    Ali: Demek söylenenler doğrudur ha?
    Tarık: Tabii ki doğrudur.
    Ali: Ee, size ne oldu? Sizin de mi paranız mı?
    Tarık: Yok. Keşke öyle olsaydı. Kırk yılda bir, arkadaşlarla efkâr dağıtmak amacıyla, gece kulübüne gittik.
    Ali: Gece kulübüne mi? Yani, şu bildiğimiz…
    Tarık: E, evet. Kulüpte biraz içki içtik.
    Şansel: (Öfkeli) Sonra da arabayı vurdunuz. Hep öyle oluyor. İçmeyin be kardeşim, eğer araba sürecekseniz hiç içmeyin. Her ay kaç kişiyi içki yüzünden trafik kazalarında yitiriyoruz biliyor musunuz?
    Ali: Arabaya çok zarar oldu mu?
    Tarık: Durun be yahu! Keşke kaza yapsaydım. Keşke arabam parçalansaydı. Keşke…
    Şansel: Peki ne oldu?
    Tarık: Da ne olmadı ki? Hanım beni bir kadınla yatakta yakaladı.
    Ali: Kadınla ve yatakta?
    Şansel: Ne-ee? (Kahkaha atar)
    Tarık: Maalesef öyle oldu. Nereden haber aldı? Gittiğimiz oteli nasıl buldu anlayamadım.
    (Ali, Şansel’in kahkahasına katılır. Konuşmak ister konuşamaz.)
    Şansel: Bari bir demet çiçek alıp gelseydin Tarık Bey. Emine anım barut fıçısından farksızdır, ha patladı ha patlayacak.
    Tarık: Barut fıçısı ha? Aman Allah’ım! Haklısın. Hemen çiçekçi…(Dış kapıdan çıkar. Şansel ile Ali kahkahalarını sürdürür)
    Ali: (Şansel’e) Vay be! Neler oluyor şu dünyada?
    Şansel: Az sonra, çiçekle döner Tarık Bey. Fakat Emine Hanım onu asla affetmez. (Telefon numaralarına basar) Emel! Ne oldu kahveler? Kuyudan mı çıkarıyorsun? Hadi acele et!
    Ali: (Düşünceli) Şansel Hanım!
    Şansel: Efendim.
    Ali: Amaan, bırak şu efendim demeyi! Biraz daha senli-benli olamaz mıyız?
    Şansel: Şey... E, oluruz, oluruz da... Sen de Hanım demeyi bıraksan!
    Ali: Şey… Az evvel söylediğin bankanın kapanma meselesi doğru muydu, yoksa Eşref amcaya bahane…
    Şansel: (Keser) Tabii ki doğru.
    Ali: Peki, hangi banka tehlikede?
    Şansel: ‘Şey bank’ dedim ya?
    Ali: Vay be! Benim param da. “Şey Banktadır.”
    Şansel: ‘Şey Bankta’ mı?
    Ali: Evet. Hem, bu gün Londra’dan elli bin isterlin daha geldi. Onu da ‘Şey banka” yatırmayı düşünüyordum.
    Şansel: Paran hangi Bankaya geldi?
    Ali: ‘Gül Banka’ gelecekti.
    Şansel: Aman aman! Olduğu yerde kalsın. ‘Şey Bank’ hakkında iyi şeyler söylemiyor sokaktakiler.
    Ali: Sokaktakiler, nasıl bilir bunu?
    Şansel: Sokaktaki insanlar, hükümettekilerden evvel duyar her şeyi.
    Ali: Yani bu “Şey Bank” gerçekten batıyor mu?
    Şansel: Doğrusunu istersen tam bilemem. Fakat madem adı söylenmeye başladı, işi zor.
    Ali: Yani şimdi, ‘Şey Banktaki’ paramı çekip, başka yere mi götüreyim?
    Şansel: Sen bilirsin tabii de...
    Ali: Yok yok... Benim bankama bir şey olmaz. Daha dün uğradım. Müdür beyle konuştum. Bizde tehlike yok dedi.
    Şansel: Sen de inandın. Para senin. Sen bilirsin, ama...
    Nihat: (Öfkeli) Çıldıracağım... Vallahi de çıldıracağım, billâhi de... Her yere baktım. Bir tek beş numaralı oda kaldı, o da kilitli.
    Ali: Mister Nihat! Çıldırmak iyi bir şey değil. Sakın çıldırayım deme.
    Nihat: Nerede o adam?
    Şansel: Eşref Amcayı soruyorsan, burada olmadığını az önce söylemiştim Nihat Bey.
    Nihat: Nere gitti?
    Şansel: Faturalarını ödemeye, dediydim ya!
    Nihat: Ne faturası?
    Şansel: Sen herhalde, ne elektrik, ne su, ne de telefon ödüyorsun. Belki de gelir vergisi de ödemiyorsun.
    Nihat: Yo-ook… Öyle bir şey de mi var!
    Ali: Yok mu?
    Nihat: Yok ya! Benim babam öder. Bana ne faturadan, makbuzdan. Benim için Emel önemli. Nerde bu Emel?
    Şansel: E tabi ya, babası öder. Ne şans be!
    Ali: Yaşasın baban, çok yaşasın!
    Nihat: Yaşasın ya… Bana Emel’in nerde olduğunu söyleyin yoksa çıldıracağım! (Bir an susar ve Şansel’e döner) Şansel Hanım, eğer Emel’in nerde olduğunu söylersen, bu gece…
    Şansel: Ee, bu gece?
    Nihat: Sen, ben, Mister Ali, Mister Eşref hep beraber yemeğe gideceğiz. Ben ısmarlayacağım. E, tabii Emel de gelirse!
    Şansel: Emel gelmezse olmayacak mı?
    Emel: (Girer) O ho hooo! Mister Nihat! Sen de mi buradasın?
    Nihat: (Döner. Ne yapacağını şaşırır. Elini ceketinin iç cebine sokar ve bir gül çıkarır. Gülün başı kopuktur. Elinde bir sapın kaldığını fark etmez. Emel’in yanına koşar.) Buyur Sultanım!
    Emel: O ne?
    Nihat: (Emel’in suratına bakar) Çiçek!
    Emel: (Öfkeli. Kendi kendine) Şapşal. Âleme talih bize kör Salih!
    Nihat: (Gülün çiçeğinin olmadığını fark eder. Aceleyle gülün başını cebinden çıkarır.) Allah kahretmesin! (Gülün başını nereye koyacağını şaşırır.)
    Şansel: (Kahkaha atar) Kızma be Emel. Adam sana âşık. Ne yapsın?
    Emel: (Sert) Şansel!
    Ali: Ama doğru söylüyor!
    Emel: Doğru. O söylüyor ama benim ne söyleyeceğimi soran yok.
    Ali: Biz gördüklerimizi, duyduklarımızı söylüyoruz. Nihat, sabahtan beri sizi arıyor.
    Nihat: Size ne arıyorsam?
    Şansel: Kabahat sende Emel! Adama yüz vermeyeceksen, açıkça söyle! Ya da...
    Emel: (İkaz) Şanse-eel!
    Şansel: Oturun, karşılıklı konuşun, anlaşın! Adam, senin peşinden koşa koşa ayaklarına su indirdi.
    Nihat: Çok doğru! Emel. Lütfen konuşalım. Ben seni çok seviyorum.
    Emel: (Bozulur) Aşk olsun size! Sizden bunu beklemezdim. (Tepsiyi masaya bırakıp merdivenlere döner. Tam çıkacağı anda geri döner ) Patron hâlâ gelmedi mi?
    Nihat: Gelmedi Emel Hanım.
    Emel: Sana sormadım.
    Nihat: Tamam sultanım.
    Emel: Sus! Nereden sultanın oluyorum? Çıldıracağım. Vallahi de, billâhi de çıldıracağım... (Çıkar)
    Ali: Mister Nihat! Anladığım kadarıyla Emel seni sevmiyor. Ya da seni sevmesi için gereken gayreti gösteremiyorsun.
    Nihat: Nasıl gösteremiyorum?
    Ali: Yani, nasıl anlatayım... Bir tek çiçek yerine, bir demet çiçek getireceksin.
    Nihat: Bir demet mi?
    Ali: Elbette... Hem hani hediyen? Şöyle pahalı bir yüzük… Üç beş bilezik…
    Nihat: Hediye ha? Yüzük, bilezik. Ha be ya…
    Ali: Küpe. Bunun gibi şeyler. (Kulağına eğilir) İç çamaşırı meselâ…
    Nihat: İç çamaşı… (Şansel’e bakar) Tamam. Haklısın. Neden ben düşünemedim ki? (Dış kapıya yürür.)
    İsmet: (Girer. Nihat’la karşılaşırlar) Mister Nihat!
    Nihat: Merhaba Sayın milletvekilim!
    Şansel: Hoş geldiniz Sayın milletvekilim!
    İsmet: Hoş bulduk. Nasılsın Mister Nihat!
    Nihat: İyiyim. Ya, siz?
    İsmet: Eh! İyi diyelim de...
    Nihat: İyi olalım demek istedin ha?
    İsmet: Olalım ya, olalım… Baban nasıl?
    Nihat: Babam iyi... İşleriyle uğraşıp duruyor.
    İsmet: Park yerindeki yeni araba senin galiba?
    Nihat: Evet benim. Yeni aldım. Çok rahat. Tavsiye ederim İsmet Bey.
    İsmet: Kaç paraya mal oldu?
    Nihat: Seksen bin liracık. Eski arabamı da hesaplarsam yüz bini bulur. Güzel arabacık ama ha?
    İsmet: Uçak gibidir, uçak. Güle güle kullan.
    Nihat: Bana da böylesi yakışır tabii. Neden şaşırdınız? Çok para değil ki…
    Şansel: (Kendi kendine) Yüz bin lira çok para değil, ha? Vay anam vay!
    İsmet: Uf uf uf!
    Ali: Peh! Çok para değilmiş!
    Nihat: Yoksa arabamı siz de mi beğenmediniz?
    İsmet: Yok yok. Beğendik beğenmesine de, çok para be Nihat!
    Nihat: E, biraz öyle tabii! Ama her şeyi var. Elektronik donanımı mükemmeldir. Üç kilometre ötedeki, tehlikeyi sinyal verir.
    İsmet: Üç kilometre öteden mi?
    Nihat: Evet.
    Şansel: Atma, be Nihat Bey!
    Ali: Yine de o kadar para verilmez yani!
    Nihat: Verilir, niçin verilmesin?
    Şansel: Sayın milletvekilim! Kahve içer misiniz?
    İsmet: İçelim Şansel Hanım.
    Şansel: (Telefonu açar) Emel!
    (Nihat, kulak verir.)
    Şansel: Bir şekerli kahve. Evet evet. Sayın milletvekilimiz burada...
    Nihat: Ben gideyim. (Dış kapıya yürür)
    İsmet: (Araksından) Mister Nihat!
    Nihat: (Durur döner) Kusura bakmayın Sayın Milletvekilim. İşim var ve gitmem gerekir.
    İsmet: Ne güzel konuşuyorduk!
    Nihat: Başka gün konuşuruz. Çok önemli bir işim var da... (Çıkar)
    Ali: Çiçek işi mi, hediye işi mi?
    Nihat: Sürpriz!
    Şansel: Sayın Milletvekilim. Sizde bir durgunluk var bugün... Hayırdır?
    İsmet: Durgunluk mu?
    Ali: Ben de fark ettim. Her gün neşeliydiniz. Kahkaha üstüne kahkaha atıyordunuz.
    İsmet: Hiç sorma be Londralı!
    Tarık: (Girer. Elinde bir demet çiçek var) Sayın milletvekilim, merhaba!
    İsmet: Hayırdır Tarık Bey, demet demet çiçekler?
    Tarık: Çiçekler çok önemli bir yere gidecek.
    İsmet: Hanımınız nasıl?
    Tarık: O, iyi, ama ben, değilim.
    İsmet: Sen iyiysen, o da iyidir. Çiçekler hanıma mı?
    Tarık: Evet. Doğum günü de... Şöyle baş başa kalalım istedik.
    İsmet: Ha-aa! İyi iyi. Ben de nice mutluluklar dilerim.
    Tarık: Sağ olun Sayın milletvekilim. (Çıkar)
    Ali: Ee, bu durgunluğunuzun nedenini anlayamadık İsmet Bey?
    İsmet: Sorma, sonra konuşuruz be Ali!
    Şansel: Ne oldu İsmet Bey? Gerçekten merak ettim.
    İsmet: Boş verin. (Konuyu değiştirmek ister) Galiba Eşref efendi içerde yok?
    Şansel: Faturalarını ödemeye gitti. Az sonra döner.
    İsmet: E, tabii ya! Fatura fatura fatura! Ne yapacak, nasıl geçinecek bu halk bilemem?
    Ali: Aman sayın milletvekilim! Faturalar ödenmeden olmaz ki... Faturalar ödenmezse, hükümetler ne yapacak? Hem, sanırım sizin partiniz iktidardadır... Sizin de şikâyet etmenize şaşırmadım dersem yalan olur.
    İsmet: Evet. Ben de şikâyetçiyim! Faturaların ödenmesi gerekir. Doğru. Doğru da, döviz aldı başını gidiyor. Biz paket üstüne paketler yapıyoruz ama halkın geçimini kolaylaştıracak paketleri yapamıyoruz.
    Ali: Ama siz de hükümetin partisinden bir milletvekilisiniz İsmet Bey. Kendi kendinizden şikâyet etmenizin nedeni ne?
    İsmet: Ben Milletvekiliyim ama ben icraatın içinde değilim Ali! Daha önce de söyledim. Ben sadece milletvekiliyim.
    (Şansel ile Ali şaşırırlar.)
    Ali: Yapmayın sayın milletvekilim! Sizin de içinde olduğunuz parti, şu anda iktidarda olduğuna göre...
    İsmet: Bak ne güzel söylüyorsunuz! Evet, partimizin içindeyim ama icraatın dışındayım.
    Şansel: Olur mu efendim!
    İsmet: Olur olur. Bakın anlatayım!
    Tarık: (Uzaktan bağrışmalar duyulur) Emine! Karıcığım! Lütfen!
    Emine: (Öfkeli) Olmaz dedim Tarık! Artık her şey bitti. Bitti, diyorum. Sen her şeyi bitirdin.
    (Herkes sese döner. Dinlerler. Emine ile Tarık birlikte merdivenlerden inerler. Emine çok öfkelidir.)
    Emine: Âmâsı maması yok Tarık. Ben bir süre yalnız kalmak, dinlenmek ve düşünmek isterim. Tamam mı?
    Tarık: Tekrar tekrar özür dilerim. Bir daha asla olmayacak. Yani, bu işi büyütmene gerek yok be canım!
    Emine: Git dedim sana Tarık! Lütfen git.
    Tarık: Peki karıcığım. Peki, ama biraz düşünsen?
    Emine: Git dedim Tarık! Giiit! Giiit!
    Tarık: Tamam, karıcığım, tamam. Dediğin gibi olsun. (Giriş kapısından çıkar)
    Emine: Of be! (Herkes ona, o da onlara bakar ve hızla çıkar)
    İsmet: Karı-koca kavgasına karışmamak gerek. Şimdi kavga ederler, biraz sonra sarmaş dolaş gezerler.
    Şansel: Yok yok. Bu kez çok kötü oldu İsmet Bey!
    Ali: Tarık Bey, kırk yılda bir çapkınlığa kalkıştı, beceremedi.
    İsmet: Ne? Çapkınlığa mı kalkışmış?
    Şansel: Maalesef öyle!
    İsmet: Ee?
    Ali: Karısı onu kötü vaziyette yakalamış.
    İsmet: Vay be! Boşuna “Bekârlık sultanlıktır” dememişler.
    Şansel: Bekârlık size göre iyi olabilir İsmet Bey. Fakat bir başkasına göre, olmayabilir.
    Ali: Şansel Hanım haklı!
    İsmet: Meselâ?
    Şansel: Yani, çok örnekler vermek mümkün.
    İsmet: (Şansel’e) Sizin gibi mi?
    Şansel: (Utanır) Ne demek istediniz?
    Tarık: Hep yalnızlıktan şikâyet ettiğinizi unuttunuz mu?
    Şansel: Biz kadınlara, yalnızlık işkence olur İsmet Bey. Sizin için hava hoş tabii! Nerede sabah orda akşam gezip tozuyorsunuz. Biz öyle miyiz?
    Emel(Kahkaha atarak girer) Tarık Beyle karısı, sabahtan beri kavga ediyorlar. Tarık Bey, ‘çapkınlık yapmış’ diyor Emin’e hanım.
    Emel: Kahveniz geldi, Sayın bakanım!
    Şansel: (Şaşırır) Bakanım mı?
    Ali: E, hadi hayırlısı olsun İsmet Bey.
    İsmet: Bırakın yahu! Yani, herkes bizimle dalga geçiyor, bari siz yapmayın Emel Hanım!
    Emel: E, bizden niye gizliyorsunuz Sayın Milletvekilim?
    İsmet: Benim, gizlediğim bir şey yok ki...
    Şansel: Kırk yılda bir, tanıdığımız bir Milletvekili bakan olacak, o da bizden gizliyor.
    İsmet: Yapmayın efendim, yapmayın!
    Ali: (Saatine bakarak) Neyse ben gitsem iyi olacak. Son günlerde bana bir şeyler oluyor. Konuşmaya daldı mıyım, her şeyi unutuyorum. Hadi bana müsaade!
    İsmet: Müsaade sizindir Ali Bey.
    Emel: (Arkasından yürür) Güle güle Ali Bey.
    Ali: Teşekkür ederim Emel Hanım. (Çıkar)
    Şansel: (Canı sıkılır) Emel! Senin işlerin bitti mi?
    Emel: Bitti Şansel Hanım.
    Şansel: Zannederim üst katta daha bitmeyen işleriniz vardır.
    Emel: Bitmeyen işler mi?
    Şansel: Evet.
    Emel: Ha, anladııım! Siz yalnız kalmak istiyorsunuz! Özür dilerim Şansel Hanım. (Öfkeli) Buyurun yalnız kalın! (Merdivenden çıkar)
    Şansel: (Öfkelenir.) Ne? (Arkasından yürür. Öfkeli döner) Bak sen neler de söylüyor bak! Alacağın olsun Emel anım!
    İsmet: Niye kızdınız?
    Şansel: (Yüksek) Baksana neler söylüyor!
    İsmet: Boş ver! Geçen gün geldiğimde de, biraz fevri davranmıştı bana. Anlaşılan, Emel Hanımın son günlerde sinirleri biraz bozuktur.
    Şansel: Sinirleri bozuksa, ilâç alsın efendim.
    İsmet: E, siz de sokaktaki kadınlar gibi bağırıp /çağıracak mısınız? Siz buranın sekreterisiniz. Size karşı biraz saygılı olması gerekir ama artık hiç kimseden saygı beklemeyin. Rahat olun. Sussun ki, o utansın.
    Şansel: Of be! Bu Emel hep öyle yapar. Bundan sonra görür gününü.
    İsmet: Rahat ol! Fazla öfke iyi değildir.
    Şansel: Haklısın İsmet Bey. E, ne zaman?
    İsmet: Neyi soruyorsunuz Şansel Hanım?
    Şansel: Bakanlık işini soruyorum İsmet Bey.
    İsmet: Ha-a, o mesele! Vallahi, herkes bir şeyler söylüyor ama gerçekten benim haberim yok.
    Şansel: Olur mu öyle şey İsmet Bey?
    İsmet: Olur olur. Doğru söylüyorum. Haberim olmadı. Ha, eğer söylenenler doğruysa ve ben icraatın içine girersem, bakın neler olacak neler? Ben ekonomi okudum. Devlet yönetiminde ekonomi çok önemlidir. Ekonomi düzgün olursa, her şey yolunda olur.
    Şansel: İlk icraatınız para politikasını değiştirmek olsun Sayın Bakanım! Bu döviz işi memleketi allak bullak etti. Ben olsam ne yaparım bilir misin?
    İsmet: Bilmem. Ne yapardın?
    Şansel: Döviz kullanmayı yasaklardım.
    İsmet: Olur mu canım?
    Şansel: Olur. Baksana! Bizim paramız değil ama günlük alışverişlerde hep dolar kullanıyoruz. Geçen gün bir tükenmez kalem almaya gittim. Baktım kırtasiyeci bayan makineyle şak şak hesap yapıyor. ‘Ne oluyor öyle?’ diye sordum. ‘Kalemin fiyatını çıkarıyorum bayan,’ demez mi? E, artık bu işe bir çare bulalım milletvekilim.
    İsmet: Olmaz. Söylediklerin doğru ama devlet o dediğini yapamaz.
    Şansel: O zaman hiçbir işimiz de düzelmez. Baksana! Halk artık, Milletvekillerinden, Bakanlarından, Hükümetinden şikâyet edip duruyor.
    İsmet: Ama günü geldiğinde herkes koşar oyunu verir. Peki, beni de çekiştiriyorlar mı?
    Şansel: Sonuçta siz de halen iktidar olan partidesiniz İsmet Bey.
    İsmet: Yahu! Hep söylüyorum yine söyleyeyim: Ben sadece milletvekiliyim. İcraat bakanlar kurulunun işi. Yapmayın Şansel Hanım! Bizi bilenler bilir. Biz tuttuğumuzu koparırız bildiğin gibi, ama fırsat vermiyorlar işte! Baksanıza, beyin göçü alabildiğine arttı. Neden mi? Sorumu ben yanıtlayım. İşsizlik. Ah ben bir bakan olacaktım. Görürdünüz o zaman işsizlik kalır mıydı memlekette?
    Şansel: Oluyorsunuz ya işte!
    İsmet: Kısmetse olacağız da... Neyse, benim gitmem gerekir. Kahve için teşekkürler.
    Şansel: Eğer bakan olursanız, lütfen bizi unutmayın İsmet Bey.
    İsmet: Ben mi? Yapmayın Şansel anım! Sizi unutmak mümkün mü?
    Şansel: (Arkasından) İş konusunu da, unutmayın İsmet Bey!
    İsmet: Unutmam efendim. Unutur muyum hiç?
    Şansel: Güle güle Sayın Bakanım, güle güle...
    İsmet: (Kapı eşiğinden döner) Teşekkür ederim Şansel hanım.
    Karanlık

    2. Perde/1. Tablo

    devam edecek.............

    http://www.tiyatro.net/sayfa/213/gul_pansiyon.html

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    2.perde/1.tablo

    Yer aynı. Vakit Sabah.
    Eşref-İsmet-Ali-Şansel-Nihat-Tarık-Emine-Emel
    Eşref: (Şansel’in masasında oturur. Sürekli saatine bakar kendi kendine) Nerde kaldı bu kız?
    Şansel: (Dış kapıdan girer) Günaydın Eşref amca.
    Eşref: Günaydınmış… Gene yarım saat geç geldin Şansel Hanım.
    Şansel: Yolda kaza oldu. Yol kapandı. Açılmasını bekledik.
    Eşref: İnşallah ölen, yaralanan yok.
    Şansel: Üç kişi ölmüş, beş kişi de yaralanmış.
    Eşref: Ah be, ah! Yazık. Yine kaç ev yanıp tutuşacak.
    Şansel: Ya. Ateş düştüğü yeri yakar.
    Eşref: Neyse, benim işim var, hemen çıkıyorum. Ortalığa göz kulak ol. Emel temizliği iyi yapsın. Bu günlerde belediye memurları denetlemeye gelecekmiş.
    Şansel: Miş da miş… Bize hiç gelmediler şimdiye kadar. Gene gelmeyecekler.
    Eşref: Ya gelirlerse?
    Şansel: Merak etme. Göz kulak olurum.
    Eşref: Nihat eğer gelirse, ‘Emel bu gün izinlidir’ de, gitsin. Kıza iş yaptırtmaz.
    Şansel: Olur. Derim.
    Eşref: Ben çıktım. (Çıkar)
    Nihat: (Öfkeyle girer. Elinde bir demet çiçek var. Doğru Şansel’in yanına koşar ) Şansel Hanım!
    Şansel: Evet Nihat Bey!
    Nihat: Şu şey… Neydi? Ha, beş numara boş mu?
    Şansel: Evet. Ne oldu beş numaraya?
    Nihat: Anahtarını bana verir misin?
    Şansel: Ne olacak?
    Nihat: Bundan böyle, o oda benim olacak.
    Şansel: Neden? Yoksa evden mi kovuldun?
    Nihat: Sen karışma! Beni evden kim kovabilir. Ben babamın tek evlâdıyım, tek.
    Şansel: Tamam tamam. Anahtarı alabilirsiniz. Parasını Eşref amca ile anlaşırsınız.
    Nihat: Ben anlaşırım. Para hayatım boyunca hiç önemli olmadı. Elimi attığım her cebimden tomar tomar para çıkar. Hadi, ver şu anahtarı!
    (Eşref girer. Nihat’ı görünce canı sıkılır.)
    Şansel: İşte geldi… Hayırdır Eşref amca, erken döndün.
    Eşref: Bir evrak unuttum alıp gideceğim.
    Nihat: Ha… İyi ki geldin Mister Eşref.
    Eşref: Ne oldu Nihat?
    Nihat: Oda tutacağım da...
    Eşref: Kimin için?
    Nihat: Kendim için.
    Eşref: Baban seni evden kovduysa veremem.
    Nihat: Saçmalama Mister Eşref! Babam beni evden kovmadı. Beş numara bundan sonra sürekli benim olacak. Günlüğü kaç para?
    Eşref: Özel odadır beş numara. Kirası biraz tuzludur ama seninle anlaşırız. Fakat buranın bir aile pansiyonu olduğunu sakın aklından çıkarma.
    Nihat: Mister Eşref! Siz beni nasıl tanıyorsunuz?
    Eşref: Söyleyeyim mi?
    Nihat: Söyle!
    Eşref: Parası çok, aklı kıt, zengin bir delikanlı desem?
    Nihat: Biri hariç, hepsi doğrudur Mister Eşref.
    Eşref: Şu beş numaranın anahtarını Mister Nihat’a ver kızım!
    Nihat: Anahtarı aldım. Senin okey demen gerekiyormuş galiba!
    Eşref: Tamam. Okey dedik. Odana çıkabilirsin.
    Nihat: Yok. Çıkamam.
    Eşref: Niye?
    Nihat: Çünkü oda doludur.
    Eşref: Dolu mu?
    Şansel: Bildiğin kadarıyla, Emel arada bir orada dinleniyor Eşref Amca.
    Eşref: Söyle de boşaltsın odayı. Pansiyonda istirahat odamız yok. (Büfenin yanındaki odadan girer ve hemen dönerek hızlı adımlarlarla dış kapıdan çıkar)
    Nihat: Evet Şansel Hanım, söyle de Emel odamı boşaltsın! (Kendi kendine) Beni içeri almamasının cezasını ödeyecek.
    Şansel: Ne dediniz?
    Nihat: Bir şey demedim.
    Şansel: Mister. Nihat!
    Nihat: Efendim.
    Şansel: Emel şimdi 5 numarada mı?
    Nihat: Evet. Oradadır.
    Şansel: Sen bu kızı çok mu seviyorsun?
    Nihat: Evet çok seviyorum.
    Şansel: O halde onun gönlünü alman gerekecek. Hemen 5 numaraya git. Kapıyı çal ve…
    Nihat: (Keser) Az evvel nerdeyse kapıyı kırıyordum, içerden ses bile vermedi. İnadı tuttu kapıyı açmaz.
    Şansel: Açar açar. Sen kapıya git ve çağır. Sakın sert davranma! Yumuşak yumuşak.
    Nihat: Yumuşak yumuşak… O zaman açacak mı?
    Şansel: Açacak. Kapıyı açar açmaz da önce çiçekleri uzat kapıdan. Onunla konuşmak istediğini söyle.
    Nihat: Anladım. Ama sonuç ne olursa olsun, beş numara benim olacak, tamam mı?
    Şansel: Tamam. Senin olacak.
    Nihat: Ben gidiyorum. Bu defa da kapıyı açmazsa...
    Şansel: Denemeden öğrenemezsin, Nihat Bey.
    Nihat: Tamam. Deneyim. Denemekte fayda var. Deneyim. (Merdivene doğru yürür.)
    Şansel: (Arkasından) Sert konuşma! Sesini yumuşat. Canım, gülüm, sultanım de…
    Eşref: (Girer) Ne var ne yok Şansel?
    Şansel: Her şey yolunda Eşref Amca. Ama yine geri döndün? Ne oldu? Hem sen bu gün gene durgunsun. Neyin var?
    Eşref: Benim mi neyim var?
    Şansel: E, başka kim var burada Eşref Amca?
    Eşref: Biri yok. Lâf gelişi öylesine sordum. Benim bir şeyim yok. Biraz borcum vardı bakkala gittim ödedim.
    Şansel: Sen hiç kimseye borçlu kalamazsın anlaşılan.
    Eşref: Kalamam. Rahmetlik babamın öğüdünü hep uyguladım.
    Şansel: Neymiş babanızın öğüdü?
    Eşref: Kazandığın kadar harca. Borç yapma çünkü edindiğin borcu iki kez ödersin, derdi rahmetlik.
    Şansel: Peki, paran yetmeyince ne yaparsın?
    Eşref: Kuru ekmek yer, beklerim. Dün geçerken bakkala uğradım. Koskocaman bakkalın bozuğu olmadığı için borçlandım. Akşam rüyama girdi.
    Emel: (Merdivenlerden öfkeli iner) Beş numarayı niye sattınız?
    Şansel: Ne demek, niye sattık?
    Emel: Neyse… Patron daha gelmedi mi?
    Eşref: Patronla telefonda konuştum dün. Avrupa’ya tatile çıktığını söyledi. İki ay sonra dönecekmiş.
    Emel: Tatile çıktı ha?
    Eşref: Evet. Bütün işleri bana bıraktı.
    (Nihat girer. Uzakta durur.)
    Emel: Peki ben şimdi ne yapacağım?
    Şansel: Sana ne oldu Emel?
    Eşref: Evet Emel, ne bu çalım, öfke? Kendine gel! Sabrımın son noktası gelmek üzeredir.
    Emel: Ne bu öfke ha? Ne bu öfke? (Bir an suskunluk) Ne bu öfke? (Herkes şaşkın. Ne diyeceğini merakla bekler) Odamı verdiniz. On aydır maaşım aynı... Patron maaşıma zam yapacak sözünü verdi, sözünü tutmadı... Kimse derdin ne, diye sormaz. Öfken ne, diye sorar. Ödediğim ev kirası yüz dolar iken yüz elli oldu. Benim aldığım aylık maaş üç yüz dolar… Annem hasta. Haftada üç kez fizik tedavisi görür. Tedaviye gittiği her gün otuz dolar ister. Üç ay önce aldığım banka kredisi ödemesi, her ay elli dolar. Bakkal parası seksen dolar. Siz hâlâ ne bu öfke diye sorarsınız, ha?
    Eşref: Sana bir oda tahsis edecek imkânımız yok Emel. Patron da yok. Annenin evine taşın bir süre.
    Emel: Annemin evi ha yıkıldı ha yıkılacak. Annemi kendi evime taşıyacağım diye düşünürken, kendi evimden oluyorum kirasını ödeyemediğim için.
    Eşref: Emel! Hepimizin sorunu var. Bizden ne istiyorsun?
    Emel: Söyledim ya az evvel!
    (Ali girer. Kapıda durur.)
    Emel: Patron bu aydan itibaren maaşımı iki yüz elli dolar artıracağını söylemişti ama yurt dışına tatile çıktı. Onun sorunu yok Tabii.
    Şansel: Yani sen evin kirasını ödeyemediğin için evi boşaltmak zorunda mı kaldın?
    Emel: Daha değil ama bu gidişle evden kesin atılırım.
    Eşref: Emel! Patron bana öyle bir emir vermedi. Emir vermediğine göre, ben sana öyle bir artış yapamam Emel. Patronun gelmesini bekleyeceksin.
    Emel: İki ay ha? Peki, siz de başka birini bulun benim yerime. Bu andan itibaren istifa ediyorum.
    Şansel: Saçmalama Emel! Bizim durumumuzun seninkinden iyi olduğunu sanma! Hepimizin sorunları var ama sabırla göğüslemeye çalışıyoruz.
    Ali: Ne oluyor? Bu tatsız tartışmanın nedenini öğrenebilir miyim?
    Emel: Beni hiç kimse ilgilendirmez Şansel. İlgilensem ne yazar? Kendime bile hayrım yok, başkasına nasıl olsun?
    Ali: Emel! Ne olduğunu, neden tartıştığınızı anlatmayacak mısınız?
    Emel: Herkes bana düşman.
    Şansel: Düşman mı?
    Nihat: (Koşarak Emel’in karşısına dikilir) Ben düşmanın değilim Emel.
    (Herkes güler. Emel tek tek herkese bakar ve ağlayarak merdivenlere doğru koşar.)
    Eşref: (Arkasından) Emel! (Durur. Bir an Eşref’le göz göze gelir ve ağlayarak merdivenden çıkar.
    Nihat arkasından koşar.)
    Eşref: Şansel! Bize kahve yapar mısın kızım? Kahve içecek misin Ali?
    Ali: İçelim Eşref amca. Ama acele olsun lütfen!
    Şansel: Yani bundan sonra kahveleri ben mi yapacağım?
    Eşref: Her kim yapacaksa yapsın işte! Şansel kahve yapmaz, Emel istifa eder. Patron ortada yok...
    Ali: Ben yaparım Eşref amca.
    Eşref: Sen?
    Ali: Madem bayanlar yapmıyor!
    Şansel: (Telefonun numaralarını çevirir.) Allah Allah! Nereye gitti bu kız?
    Şansel: Neyse, şimdilik kahveleri ben yapayım.
    Eşref: Ben de kahveler yapılıncaya kadar, yüzümü yıkayım. Bunaldım. (Büfenin yanından çıkar)
    (Emine, merdivenlerden girer)
    Şansel: Buyurun Emine anım!
    Emine: Adınız Şansel’di galiba?
    Şansel: Evet.
    Emine: Sabahki davranışım için özür dilerim.
    Şansel: Önemli değil Emine Hanım. Ha, kahve yapıyorum, içer misiniz?
    Emine: İçerim. Sade olsun lütfen.
    Şansel: Tamam. (çıkar)
    Emine: Siz de Ali beysiniz.
    Ali: Evet. Namı değer Londralı!
    Emine: Londralı mı? Demek siz de Londra’dan geldiniz?
    Ali: Evet.
    Emine: Peki, niye geldiniz?
    Ali: O nasıl söz Emine anım? Burası benim öz vatanım.
    Emine: Biz de aynı hatayı yaptık. Tarık’la 20 yıl çalıştık gece-gündüz. İyi para kazandık. Artık memleketimizde bir iş açabiliriz diye düşündük ve kalktık senin dediğin gibi, ‘öz yurdumuza’ geldik.
    Ali: Çocuk falan yok galiba?
    Emine: Yok. İşe daldık. Para kazanma hırsına yenik düştük. Çocuk yapmayı erteleye erteleye bu günlere geldik. En önemlisi, getirdiğimiz parayla ne yapacağımıza karar veremedik. Daha doğrusu bir iş kurmaya cesaret edemedik.
    Ali: Neden cesaret edemediniz?
    Emine: Edemedik. Talihsizlik de peşimizi bırakmadı. Tam bir işyeri açmaya karar vermiştik ki, paramızı kaptırdık.
    Ali: Nasıl?
    Emine: Parayı bankanın birine yatırdık güvende olsun diye, banka batmış.
    Ali: Banka batmış mı? Kaptırdınız demiştiniz!
    Emine: Aynı şeydir. Sokaktan kaptı-kaçtılar çantamı alıp kaçsalardı, bu kadar üzülmeyecektim. Üç aydan beri banka kapalıdır. Paramızı nasıl alacağımızı bilmiyoruz. Hiçbir yetkili de bir açıklama yapmıyor.
    Ali: Tarık beyle kavganız bu yüzden mi?
    Emine: Değil. Tarık çok büyük bir hata yaptı.
    Ali: Anlatmak isterseniz dinlerim?
    Emine: Burada rahatlık kıçına battı, hem de ne battı. Beni bir fahişe ile aldattı. Onu asla affetmeyeceğim.
    Ali: Fahişe? Şey… Affedersiniz. Edersiniz de…
    Emine: Etmem Ali Bey. Hiç beklemesin, affetmem.
    Ali: Tarık Bey sizi çok seviyor. Deli divaneye döndü yaptığı hata yüzünden. Bir daha öyle bir hata asla yapmaz.
    Emine: Biliyorum beni sevdiğini ama yaptığı hata çok büyük. Onu yerlerde süründürmeden, affetmeyeceğim. Ayaklarıma kapanacak. Yalvarıp yakaracak. Neyse, benim sorunlarım bana, sen ne yaptın, ya da ne yapamadın?
    Ali: Ben de büyük hayallerle gelmiştim. (Eşref girer. Uzakta durur dinler) Hırslıydım. Hayallerimi gerçekleştirmek için çok uğraştım. Hâlâ da uğraşıyorum ama daha bir arpa boyu yol alamdım. Boş ver! Herkesin mutlaka bir sorunu var. Fakat sorunlar, genelde ortaktır. Eşref amca geçen hafta sabah sabah masa başında uykuya dalmış ve kendi deyişiyle kötü bir rüya görmüş. Gördüğü rüya her ne ise o günden sonra yüzü gülmüyor.
    Eşref: (Yürür ve Ali’nin yanına gider oturur) Ya, hem de çok kötü bir rüyaydı Ali. Sarsıldım.
    Ali: Ee, hani anlatacaktın. Yoksa gördüğün rüyayı unuttun mu?
    Eşref: Unutmadım, unutmadım da...
    Ali: Merak ettim.
    Şansel: Nasıl bir rüyaydı? Anlat be Eşref amca!
    Eşref: Bakarım da herkes çok meraklı!
    Şansel: Aşk olsun Eşref amca!
    Eşref: Kötü bir rüyaydı. Rüyamda çocuklarımı gördüm. Acaba çocuklarıma bir şey oldu mu? Diye kendi kendime söylenip duruyorum kaç günden beri.
    Ali: Rüyanda çocuklarını gördün ha? E, telefon açsana!
    Eşref: O günden beri en az elli defa aradım ama kimse cevap vermiyor.
    Şansel: Eşref amca! Çocuklarının olduğundan hiç bahsetmedin?
    Eşref: (Duygulanır. Sesi titrer) Evet. Beni hiç kimsesi olamayan çöpsüz biri mi sanıyorsunuz? Çocuklarım var. Hem de üç tane. Altı da torunum var. En küçüğünün adı Ali’dir. Kabına sığmayan bir oğlandır Ali.
    Şansel: Ali’ye davranışınızın farklı olduğunu fark ettim ama…
    Eşref: Yok. Londralı Ali de iyi çocuk. Bir de Tarık adında oğlum vardı.
    Emine: Tarık mı?
    Eşref: İnanmayacaksınız ama kızımın adı da Şansel’dir.
    Şansel: Şaka mı yapıyorsun Eşref Amca?
    Eşref: Neden şaka yapayım ki?
    Emine: Rastlantıya bak be!
    Ali: Neden çocuklarınızdan hiç bahsetmediniz?
    Eşref: Konu açılmadı. Ali en küçükleriydi. İlk o gitti.
    Ali: Nereye?
    Eşref: Avustralya’ya. Sonra arkasından Tarık gitti. Tarık’ın arkasından da kızım Şansel gitti... Şansel on sekiz yaşında evlenmişti. İki de oğlu olmuştu. Kocası hayırsız çıktı. Ayrıldılar. Beş yıl önce, Ali beni ziyarete gelmişti. Onu da aldı götürdü.
    Ali: Şimdi yanında kimse yok mu?
    Eşref: Yok. Rüyamda çocuklarımı görünce, merak ettim. Az evvel yine telefon ettim. Sonunda Şansel’e ulaştım. İyiymişler.
    Ali: Sen de yanlarına gitsene!
    Eşref: Bu yaştan sonra gurbet ellerinde ne yapayım be Ali!
    Ali: Doğru! Haklısın.
    Şansel: Yani böyle bir rastlantı olamaz. Şu anda Pansiyonda olan üç kişinin adı, Eşref amcanın evlâtlarının adını taşıyor. Eşref amca için bu çok zor olmalı! Çağrılan her isim yüreğini titretiyor. Her ismin hasreti de, geçmişteki anılarını depreştiriyor.
    Ali: Doğru. Bu bir rastlantı ve Eşraf amca için çok zor bir durum.
    Nihat: (Merdivenlerden iner) Mister Eşref! Emel işi bırakıyor mu?
    Ali: Yo-ok! Kendisi ayrılmaya karar verdiyse, diyecek bir şey yok.
    Şansel: Emel işi bırakamaz. Biraz sonra öfkesi dinecek ve yanımıza gelecek hiçbir şey olmamış gibi.
    Eşref: Deli olmasın. Bu zamanda iş bulmak kolay değil.
    Nihat: Geçinecek kadar para alamıyormuş.
    Eşref: İşi bırakırsa, parayı nerde bulacak? İşi bırakıp da ne yapacak? Sanki ortalıkta çok iş vardır da...
    Nihat: Mister Eşref!
    Eşref: Aman be Nihat! Mister Eşref… Mister Eşref! Adımı mı öğreneceksin!
    Nihat: Adını biliyorum Mister Eşref. Bir sorum var sadece.
    (Şansel ile Ali gülerler. Gülüşleri kahkahaya dönüşür)
    Eşref: Soracağın her neyse sor bakalım!
    Nihat: Emel ayda kaç para alıyor?
    Eşref: Üç yüz alıyordu. Patronla az evvel konuştum. Bu aydan sonra beş yüz alacak. Neden sordun Mister Nihat?
    Nihat: Patronu geçen aydan itibaren ona, altı yüz milyon vereceğini söylemiş.
    Eşref: Benim haberim yok. Patron tatildedir. Telefonda konuştuk. Emel’in durumunu anlattım. Beş yüz ver dedi.
    Nihat: Anladım. Emel’e söylemediniz. Emel seki yüz ister.
    Eşref: Sekiz yüz veremem Nihat. Ben de emir kuluyum.
    Nihat: Bak Mister Eşref! Emel’e bundan sonra her ay için bin YTL vereceksin!
    Şansel: Ben kâtip olarak o kadar para almıyorum. O nasıl alsın?
    Nihat: Sen karışma Şansel Hanım! Verilecek dediysem verilecek. Tamam mı?
    Eşref: Emredersiniz Mister Nihat! (Sert) Sen hep böyle saçmalayarak mı yaşayacaksın? Toparla kendini Nihat! Koskocaman adam oldun. Patronun emrine aykırı bir iş yaparsam, ertesi gün buradan kovulurum. Sonrası ne olacak? Sen beni işe mi alacaksın?
    (Emine, girer. Başı ile herkese selâm vererek oturur.)
    Nihat: Sen yanlış anladın Mister Eşref! Sabret de anlatayım, dinle, ondan sonra karar ver.
    Ali: Doğrusu, ben de bir şey anlamadım Nihat. Ne demek istediğini, yavaş yavaş, kelimeleri tek tek seçerek, anlayacağımız şekilde anlatsana!
    Şansel: Daldan dala atlama Nihat Bey… Sırayla anlat.
    Eşref: Ha -aa… Düzgün anlat da anlayalım!
    Nihat: Emel, buradan aldığı maaşla geçinemiyor baylar/bayanlar. Kıza yazık değil mi? Ben diyorum ki; Mister Eşref ona her ay bin lira versin kendi maaşıymış gibi… Beş yüzünü ben trink ödeyeceğim. Yani bu demek olur ki, Emel maaşının bin olduğunu zannedecek, ama aslında beş yüz lirayı ben vereceğim.
    Ali: Peki, Emel’e vereceğin parayı sen kendin, bizzat versene!
    Nihat: Almaz. Asla kabul etmez. Çok inatçıdır.
    Eşref: İnatçıymış. İş yerinde inat olmaz.
    Şansel: Eşref amca haklıdır Nihat. Kabul etmezse kendi bilir.
    Nihat: Olma-aaz! Asla olmaz! O, benim canım, ciğerim, bir tanem, aşkım… (Yüksek) Onun akıttığı bir damla yaş, benim yüreğimin yarısını yakar. Anlayın beni be insanlar, anlayın, ne olur anlayın…
    Eşref: Para senin parandır. Emel’e bir iyilik yapmak istiyorsun madem, her ayın 28’inde bana beş yüz lira vereceksin Nihat.
    Nihat: Neden 28’inde?
    Eşref: Biz maaşları her ayın birinde veriyoruz. Senden alıp, ertesi gün ona vereceğim.
    Nihat: Olur. Ama önemli bir şey var.
    Eşref: Ne var?
    Nihat: Emel, parayı benim verdiğimi bilmeyecek.
    Emine: Kusura bakmayın beyler! Konuştuklarınız beni şok etti. Sormadan edemeyeceğim. Mr.. Nihat! Sen kendi paranı, niye Emel’e veriyorsun ki?
    Nihat: (Kesik kesik kahkaha atar) Neden vermeyim? O benim aşkımdır, canımdı, ciğerimdir, bir tanemdir.
    Emine: Ha-aa... Şimdi anlaşıldı. Peki, affedersiniz Nihat Bey ama yine sormadan edemeyeceğim. Siz ona âşık olabilirsiniz ama acaba o, size âşık olabildi mi?
    Nihat: Olur. Olacak. Neden olmasın? Neyim eksik? Benden iyisini nerden bulacak?
    Emine: Tamam tamam anladım. To have good luck Mr. Nihat!(Size iyi şanslar)
    Nihat: Ha… Ya… Thank you Emine Hanım. (Teşekkür ederim).
    Eşref: Nihat! Anlaştık mı?
    Nihat: Anlaştık Mister Eşref, ama Emel bu parayı benim verdiğimi asla duymayacak. Asla!
    Ali: Asla duymayacak Mister Nihat.
    Nihat: Oldu. Ben gidip bankadan para çekeyim. (Kahkaha atar ve çıkar)
    Emine: Bu adam biraz garip mi, yoksa bana mı öyle geliyor?
    Ali: Eh, biraz öyledir Emine Hanım…
    Eşref: (Türkü ) Beni beni beni beni… Gel gör beni aşk ne eyledi…
    Emine: (Alkışlar) Bravo. Bravo. Bravo! Sesin çok güzel Eşref amca… Bu sözler Yunus Emre’nin sözleridir. Devam etsene Eşref Bey!
    Ali: Vallahi şaşırdım. Demek siz Yunus Emre’yi de biliyorsunuz?
    Emine: Aşkolsun Ali Bey! Ben dört yıl Edebiyat okudum Ankara Üniversitesinde. Tam bitirme sınavlarına girecektim, tesadüfen Tarık’la karşılaştık bir çay bahçesinde. Komik bir adamdı. Tatlı dilliydi. Parası boldu. Kısa süre içinde kaynaştık. Güldük, eğlendik gece yarısına kadar, sonra da…
    Ali: Sonra da?
    Emine: Sonrası, keşke olmasaydı ama oldu.
    Ali: Merak ettim.
    Emine: O gecenin sabahında, yatakta kucak kucağa ve çırılçıplak uyandık Tarık’la. (Ali, Eşref, Şansel kahkaha atarlar) Niye gülüyorsunuz? Yoksa çok anormal bir şey mi anlattığım?
    Ali: Yok yok anormal değil. Peki, ondan sonrası ne oldu Emine Hanım?
    Emine: Yunus ne demişti?
    Şansel: Ne demişti?
    Emine: (Şiir) Beni beni beni beni… Gel gör beni aşk ne eyledi… Şimdi kavgalı olduğumuza bakmayın! Ben onu, o da beni çok sevdi. Fakat bu günlerde aklını yedi bitirdi.
    Ali: Ama kavganızın sebebi, tam gerçeklik kazanmadı sanırım.
    Emine: Kazındı Ali Bey, kazandı. Gözlerimle gördüm.
    (Kahkahalar-gülüşmeler)
    Eşref: Bu hoş olmayan sohbetten vazgeçip birer kahve içsek?
    Emine: Sohbet hoş oldu Eşref Bey. Erkeklerin foyasını ortaya çıkardık diye siz de gocunmayın. Siz karınızı aldatmadınız mı?
    Eşref: Beni, rahmetlik karım adam etti dersem, sohbet kapanır mı?
    Eşref: Kapanmaz. Yeni konular açılır ama boş verin! Benim kahvem sade ve sütsüz olsun.
    Şansel: Ha doğru ya. Siz, Türk kahvesi içmiyorsunuz!
    Emine: İçerim. Neden içmeyim ki. Sade olsun.
    Şansel: Emel’e telefon edeyim.
    (Emel, tam bu esnada, merdivenlerden hızla iner. Boynunda, “Bu iş yerinde Grev var” yazılı bir pankart asılıdır. Bir kenara çekilir ağaç gibi durur. Herkes şaşkındır.)
    Eşref: Emel?
    Emel: Bundan sonra böyle Eşref amca!
    Ali: Yani şimdi sen grevde misin?
    Emel: E, herhalde?
    Şansel: Peki, kahveleri kim yapacak?
    Ali: Her halde ben yapmayacağım.
    Şansel: Tamam. Anlaşıldı. İş başa düştü. Sanırım birkaç gün sonra ben de yanına geleceğim Emel! Cesaretine hayranım. (Çıkar)
    (Tarık, elinde bir pankartla merdivenlerden iner. Pankartta, “Seni çok seviyorum karıcığım” yazar. Emel’in yanına gider. Herkes şaşkındır. Emine aldırmaz. Emine’den yüz görmeyen Tarık, pankartı boynuna asarak Emine’nin karşısına dikilir.)
    Ali: Tarık!
    Tarık: Ben karımı çok seviyorum. Onsuz ben bir hiçim Ali Bey.
    Emine: Hıh! Karısını çok seviyormuş? Çok sevdiği için, karısını aldatan tek erkek herhalde Tarık’tır.
    (Bu esnada Nihat girer. Emel’in yanına giderek pankarttaki yazıyı sesli okur.)
    Nihat: Bu iş yerinde grev var. Seni seviyorum karıcığım. (Koşarak merdivenden çıkar.)
    Eşref: Emeeel! Bırak maskaralığı da işinin başına geç!
    Emine: (Yumuşak bir sesle) Tarık!
    Tarık: Efendim karıcığım!
    Emine: Yanıma gel! (Hemen yanına koşar) Diz çok önümde!
    (Tarık, diz çöker)
    Emine: (Ayakkabılarını çıkarır ve ayağını Tarık’a doğru uzatır.)Öp Tarık!
    (Tarık, Emine’nin ayağını öper)
    Emine: Git bir leğen bul! İçine su koy ve gel!
    Tarık: Tamam!
    (Herkes şaşkın. Tarık nereye koşacağını şaşırır. Merdivenlere koşar, ama çıkmadan geri döner. Büfenin yanındaki kapıdan çıkar. Bu esnada Nihat elinde bir pankartla girer)
    Ali: Mister Nihat! Sen de mi greve katıldın?
    Nihat: Benim eylemim sadece Emel’e destek.
    Eşref: Acaba diyorum, ‘Gül Pansiyon’ levhasını indirip, tımarhane mi yazsak?
    Ali: (Kahkaha atar) Yapma Eşref amaca. İşçilerin grev yapma hakkı var ve hak engellenemez.
    Eşref: Bu grev değil, maskaralıktır Ali!
    (Nihat, pankartında yazılanların herkes tarafından görülsün diye sürekli yön değiştirir. Pankartta, “Sonuna kadar senin yanındayım Emel” yazar. Emel pek ilgilenmez. Nihat, Emel’in tam karşısına geçer ve pankartı Emel’e taraf tutar.)
    Tarık: (Elinde küçük bir leğenle girer. Emine’nin önünde diz çöker)
    Emine: Tarık!
    Tarık: Emret karıcığım!
    Emine: Ayaklarımı yıka!
    Tarık: Emredersiniz karıcığım. (Emine’nin ayaklarını yıkar)
    Emine: Tamam. Şimdi de öp!
    Tarık: Öpmez miyim? (Öper)
    Emine: Şimdi bir bardak al gel!
    Tarık: Alayım karıcığım! (Önce merdivene doğru koşar, vazgeçer büfenin yanındaki kapıya koşar)
    Emine: (Arkasından) Tarık! Seni asla affetmeyeceğim.
    Tarık: (Başını yere eğer ve ağlar) Canın sağ olsun aşkım!
    Emine: Bana aşkım deme!
    Tarık: (Ağlayarak) Sen benim biricik aşkım değil misin?
    Emine: Yaptığın hata ne olacak Tarık?
    Tarık: (Ağlayarak) İlk ve son hata olacak karıcığım.
    Emine: Don’t feed me that bull! (Hadi canım sen de!)
    Tarık: Seni çok seviyorum karıcığım! Dünden beri beynimde şimşekler çakar.
    Emine: Beynindeki şimşekler inşallah bir yerini yakar da rahat durursun.
    Tarık: Sen bana küsme de, nerem yanarsa yansın karıcığım.
    Emine: Öyle mi diyorsun?
    (Şansel, elinde kahve fincanı dolu bir tepsiyle girer)
    Tarık: Evet karıcığım!
    Emine: Peki, madem öyle diyorsun seni affediyorum. (kollarını açar) Hadi gel kollarıma!
    Tarık: (Kollarını açarak kucaklaşırlar.) Seni çok seviyorum karıcığım.
    Emine: Ben de seni canım. Hadi odamıza çıkalım!
    Tarık: Çıkalım aşkım. (el ele tutuşup çıkarlar)
    Eşref: Emel! Kahveleri içinceye kadar, grevi sona erdireceksin!
    Emel: Hakkımı alıncaya kadar vazgeçmeyeceğim Eşref amca!
    Nihat: Aynen katılırım! Grev sona ermeyecek.
    (İsmet, girer. Şaşırır. Hiç ses etmeden pankartları tek tek okur)
    İsmet: Hayırdır Baylar, bayanlar? Ne oldu size böyle? Yoksa batan bankada sizin de mi paranız vardı?
    Ali: Bankada para mı? Ne diyorsun İsmet Bey?
    İsmet: Siz galiba yeni gelişmeleri duymadınız?
    Şansel: Neyi duymadık Sayın Milletvekilim?
    İsmet: Belki sizi ilgilendirmez ama kötü bir haberim var size: “Şey Bank” da gitti!
    Ali: (Tedirgin) Şey Bank? Şey. Şey Bank nere gitti? Banka yürür mü İsmet Bey? Nasıl bir söz öyle?
    İsmet: Bırakın bu grev maskaralığını. Dünya kopuyor, dünya! “Şey Bank” gitti. Arkasından daha çok gidecek banka var.
    Ali: Gitti… Gitti… Gitti. Ne demek gitti? Nasıl gitti Sayın Milletvekilim?
    İsmet: “Şey Bank” yok artık Ali Bey. Battı. Bu gün sabah sabah, kapılarına kilit üstüne kilit vuruldu.
    Şansel: (Tepsiyi elinden düşürür) Aman Allah’ım!
    İsmet: Niye şaşırdınız? Artık alıştık. Giden gider, kalan sağlar bizimdir.
    Ali: Yani, şimdi sen; Şey… Şey şey… Ba… Ba… Bankın, iflâs ettiğini mi söylüyorsun?
    İsmet: Evet.
    (Ali, dışarı fırlar.)
    Nihat: “Şey bank” neden battı Mister Eşref?
    İsmet: Battı işte. Nedenini ben nasıl bileyim! Ali niye kaçtı?
    Şansel: Ali’nin bütün parası “Şey banktaydı” Sayın Milletvekilim.
    Nihat: Ne?
    (Nihat sendeler ve yere yığılır. Emel pankartı bırakarak yanına gider)
    Emel: Nihat! Nihaaat! Nihaaat! Kendine gel! Nihat!
    (Şansel, İsmet, Eşref de Nihat’ın yanına giderler)
    İsmet: Nihat’a ne oldu?
    Şansel: Herhalde Nihat’ın parası da “Şey Banktaydı”.
    Emel: Açılın biraz! Nihat! Nihat! Nihaaat!
    Şansel: Nihat! Nihat Bey!
    İsmet: Para, adamı işte böyle bayıltır. Mister Nihat! “Şey bankta” paran var mıydı?
    Nihat: (Kendine gelir. Çevresine göz atar) Ne oldu bana?
    Emel: Ansızın yere yıkıldın. Yoksa “Şey bankta” paran mı vardı?
    Nihat: Vardı. Ama bizim başka bankalarda da paramız var. Bizi etkilemez.
    İsmet: Geçmiş olsun Mister Nihat!
    Nihat: Geçti Sayın Milletvekilim.
    Şansel: Geçmiş olsun Nihat Bey.
    Nihat: Ufak iş bizim için. Ben iyiyim merak etmeyin.
    Eşref: E, benim de biraz param vardı o bankada.
    Şansel: Seninde mi vardı?
    İsmet: Vay vay vay! Sizin gibi bakalım kaç bin kişinin parası vardı…
    Nihat: (Pankartını alır) Emel! Beni, sen mi uyandırdın?
    Emel: Hı hı… Ben uyandırdım.
    Nihat: Canım benim. Teşekkür ederim.
    Emel: Önemli değil Nihat!
    Nihat: Ben aslında sana üzüldüm. Bankanın batmasından bana ne?
    Emel: Paran vardı dedin?
    Nihat: Az vardı. Bizi sarsmaz. Sonuna kadar yanındayım! Pankartını al! Greve devam edeceğiz.
    Emel: Beni desteklediğin için teşekkür ederim.
    Nihat: Aşkımdan yandım kavruldum Emel! Bırak bu inadı. Sen beni sev, yeter. Seni paraya boğarım. Sultanlardan daha güzel yaşatırım seni sarayımda.
    (Ali girer. Elinde küçük bir bidon var. Bakışları bir deli bakışından farksızdır. Öfkeli, çılgına dönmüş bir hali var.)
    Ali: (Bağırır) Ben mahvoldum! Ben bittim. Ben yaşayamam artık. Ben…
    Eşref: Ali, oğlum! Kendine gel! Para elin kiridir. Yeter ki sağlığın yerinde olsun.
    Ali: Ben bittim Eşref amca.
    Eşref: Ne demek bittin? Parayı yine kazanırsın.
    Ali: O para benim alın terimin parasıydı. O para, (Ali, Şansel’in masasına çıkar) benim geleceğimdi.
    Eşref: Ali. Dur! Kendine gel!
    Ali: Çekilin! Açılın!
    Şansel: Deli olma Ali!
    Ali: Oldum. Ben deli oldum Şansel.
    Nihat: Mister Ali! Bidonda ne var?
    Ali: Benzin var Nihat, benzin!
    Nihat: (Kahkaha atar) Markası ne?
    Ali: Markası en pahalı ve en yakıcısındandır.
    Nihat: Niyetin dökmekse vazgeç. Benim arabada benzin kalmadı… Benzin deposuna gidinceye kadar bana yeter.
    İsmet: Durun arkadaşlar! Alt tarafı bir banka battı. Dünya kopmadı ya?
    Emine: (merdivenlerden hızla iner.) Nedir bu bağırmalar?
    Eşref: Banka battı. Ali’nin pa…
    Emine: (Keser) Aman Allah’ım! Ali’nin parası da gitti, ha?
    Eşref: Maalesef öyle oldu Emine Hanım.
    Emine: Yani şimdi sen, paranı kaybettin diye ölmek mi istiyorsun?
    Ali: Evet Emine Hanım. Ölmek istiyorum.
    Emine: Hiç tavsiye etmem.
    Nihat: Mister Ali! Önce bana dök!
    Ali: Sen niye öleceksin ki?
    Nihat: Emel benimle evlenmek istemiyor.
    Emel: Yok… İlk bana dök Ali Bey!
    Ali: Peki sana ne oldu?
    Emel: Bunca zamandan beri çalışıyorum ama karnımı doyuramıyorum.
    Ali: Yok yok. Önce ben öleceğim.
    Eşref: (Öfkeli) Deli mi oldunuz be yahu!
    Şansel: Sayın milletvekilim!
    İsmet: Buyurun Şansel anım!
    Şansel: Yani siz kocaman bir milletvekilisiniz!
    İsmet: Evet!
    Şansel: Lütfen bir şey söyleyin! Bir yorum yapın! Bir açıklama... Ne bileyim bir nutuk atın!
    İsmet: Nutuk mu atayım? Nutuk atarım da, işe yarayacak mı?
    Şansel: Atın işte... Nutuk atın. Bir şeyler söyleyin!
    İsmet: Nutuk? E, atalım bakalım! (Boğazını temizler. Konuşmaya hazırlanır)
    Şansel: (Ortaya bir sandalye çeker) Sandalyeye çıkın sayın milletvekilim.
    Emine: Evet. Biraz yüksekte olursanız, sesiniz daha iyi duyulur.
    İsmet: (Öksürür. Konuşmaya hazırlanır) Sayın... Sayın... Sayın Yurttaşlarım.
    (Herkes çevresine toplanır. Ali şaşkın)
    Şansel: Bravoooo!
    Emine: (Şansel’e katılır) Bravooo!
    İsmet: Sayın yurttaşlarım! Elde olmayan sebeplerden dolayı... (Kendi kendine) Yok böyle olmadı. (Yüksek) Bildiğiniz gibi... Gene olmadı.
    Emine: Devam edin Sayın Milletvekilim.
    Eşref: Evet evet... Devam edin İsmet Bey.
    İsmet: (Öksürür) Sayın yurttaşlarım! Bildiğiniz gibi herkes bizimle uğraşıyor. Bizim dostumuz yoktur. Bu banka batma krizleri dıştan yapılan bir misillemedir. Vatanımızda gözleri olduğu için… (susar. Kendi kendine) Ben ne yapıyorum? (Ali, bidondaki suyu başına döker. ) Biz kendi kendimize yeteriz. Devletimiz güçlüdür. Devletimiz halkımızın uğradığı…(kendi kendine) Neye uğradı? Ha… Uğradığı banka krizinden de tez zamanda kurtulacaktır.
    Şansel: Bravoo!
    Emine, Eşref, Tarık: Bravooo!
    (Ali cebinden bir kibrit kutusu çıkarır, kutuyu açar ve kibriti yakmaya çalışır. Emel ile Nihat, Ali’nin yanına koşar.)
    Emel: Ali! Ölmek çare değil.
    Nihat: Sakın ölme be Ali!
    (Ali, kibriti yakmaya çalışır)
    Nihat: Düğünümde sağdıcım olacaksın Ali.
    Emel: Düğününde mi?
    Nihat: Evet. Biz evlenmeyecek miyiz?
    Emel: Saçmalama Nihat!
    Şansel: Konuş İsmet Bey konuş! Lütfen konuş!
    (Ali, kibriti yakmaya çalışır. Kibrit yanmaz.)
    İsmet: Biz güçlü bir milletiz. Bankalarımız sarsılabilir. Hatta iflas edebilir, hatta ekonomik zorluklar gittikçe bizi sok edebilir, ama biz güçlüyüz. Biz evvel Allah, bu sorunun da altından kalkacağız. Paralarınız kaybolmayacaktır. Bu devlet sizin hakkınızı, bir gün mutlaka ödeyecektir arkadaşlar!
    Ali hariç hep beraber: Bravoooo! Yaşaaa! Nur ol! Başbakan İsmet! Başbakan ismet! Başbakan İsmet! En büyük başkan, bizim başkan! En büyük başkan bizim başkan.
    (Ali, sürekli kibriti yakmaya çalışır ama kibrit yanmaz. Bir kutu kibriti bitirir. Çevresine bakınır ve olduğu yere çömelir. Bakışları deli bakışı, herkes susar ve Ali’ye döner. Emine alkışlamaya başlar, diğerleri de katılır.)
    Ali: (Alkışlardan yüksek) Yeter be, yeteeer! (Masadan iner)

    son.................

Benzer Konular

  1. Pansiyon Yolu
    RABİA Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 06-11-2009, 09:07 PM
Yukarı Çık