Merhaba



ÇABUK... DAHA ÇABUK...

Meleki Kalfa, Saray Hümayunun taş koridorlarında nefes nefeseydi. öğle vakti olmasına rağmen saraya çöken derin bir kasvet vardı. Kalfa, beyninde yankılanan cümlelerden alamıyordu kendisini. Heyecandan gözleri dolmuştu. Titriyor ve terliyordu. En fazla da korkuyordu. Yine mi bir felaketle çalkalanacaktı Devlet-i Âli Osman? Yine mi gözyaşları sel olacaktı? Tüm bu düşünceler eşlik ediyordu genç kadmm adımlarına. Oruçlu bedeni yorgun düşmüştü. Kulağma yapışan cümlelerden zinhar kurtulamıyordu. Üveys Ağanın sesi yankılanıyordu zihin çeperlerinde.

Sultanım... Nasıl olur?'

Meleki Kalfa, bu cümleyi sanki ilk defa duymuş gibi ürpermişti. Adımları iradesine meydan okuyarak hızlanıyordu. Üstündeki beyaz kaftanının eteklerini çekiştiriyordu yukarıya doğru. En ufak bir engele tahammülü yoktu zira.

Hatice Turhan’ın dairesine varmak için sağa dönecekti.

Sonra kısa bir sofa daha ve sonra... Sonra... Her daim meçhul olan beşere; her zamankinden bir sonra... Ve Kalfa, Kösem Sultanın yorgun; ama buna mukabil hâlâ kadifemsi sesini du¬yarak koşuyordu nefes nefese.

“Buna mecburuz! Yeniçerilerin hâli ortada... Bu kavanozlardaki şerbeti, Mehmet Han’ın şerbetine katmak zorundasın. Aksi takdirde hanedan büyük bir zarar görecek...”

Meleki Kalfa kafasını hızla sağa sola salladı. Zihnine yer¬leşen ne varsa kurtulmak istiyor gibiydi; bu asla mümkün ol¬masa da...

Her adım, içindeki sorumluluğu büyütüyor ve onu daha da heyecanlı hâle getiriyordu. Büyük ahşap kapmm öne geldiğinde durdu. Derin bir nefes aldı. Pespaye bir görünümde olduğunu tahmin ediyordu. Bir hasekinin karşısına ne olursa olsun böyle çıkamazdı. El yordamıyla üstünü başım topladı ve kapı muhafı¬zına içeri girmek istediğini söyledi. Az sonra içerideydi.

Meleki Kalfa, titreyen adımlarına inat yaklaştı Hatice Turhan’ın yanma. Onun türbe yeşili zemin üstüne bahardalları bezemeli başörtüsünden taşan sarı saçlarına baktı istemsizce. Namazdan kalktığını anladığı Hatice Turhan’ın derin mavi gözlerine baktı tazimle. Derhâl yamacına vardı ve Sultan’mı etekledi. Haseki Sultan, Kalfanın hareketlerinden bir sorun olduğunu anlamıştı. Bir insanın neden zor konuşabileceğini anlayabilecek tecrübeye erişmişti yıllar içinde. Harem-i Hü¬mayun bir mektepti ve genç Haseki, bu mektebin gayretli bir talebesiydi. Her zamanki zarafetini bozmadan:

“Konuş Meleki Kalfa. Gözlerinde gördüğüm bu azametli korkunun membaı nedir? Gece de değil ki karabasan görmüş olasın.,” dedi.

Meleki Kalfa zihninde yankılanan seslere dalmıştı bir an için. Hatice Turhan Sultan sesini biraz yükseltti:

“Meleki Kalfa!”

Cevap gelmeyince:

Sonra kısa bir sofa daha ve sonra... Sonra... Her daim meçhul i olan beşere; her zamankinden bir sonra... Ve Kalfa, Kösem 1 Sultarîm yorgun; ama buna mukabil hâlâ kadifemsi sesini du- 1 yarak koşuyordu nefes nefese.

“Buna mecburuz! Yeniçerilerin hâli ortada... Bu kavanozlar¬daki şerbeti, Mehmet Han’ın şerbetine katmak zorundasın. Aksi takdirde hanedan büyük bir zarar görecek...”

Meleki Kalfa kafasını hızla sağa sola salladı. Zihnine yer¬leşen ne varsa kurtulmak istiyor gibiydi; bu asla mümkün ol¬masa da...

Her adım, içindeki sorumluluğu büyütüyor ve onu daha da heyecanlı hâle getiriyordu. Büyük ahşap kapının öne geldiğinde durdu. Derin bir nefes aldı. Pespaye bir görünümde olduğunu tahmin ediyordu. Bir hasekinin karşısına ne olursa olsun böyle çıkamazdı. El yordamıyla üstünü başım topladı ve kapı muhafı¬zına içeri girmek istediğini söyledi. Az sonra içerideydi.

Meleki Kalfa, titreyen adımlarına inat yaklaştı Hatice Turhan’ın yanma. Onun türbe yeşili zemin üstüne bahardalları bezemeli başörtüsünden taşan san saçlarına baktı istemsizce. Namazdan kalktığını anladığı Hatice Turhan’ın derin mavi gözlerine baktı tazimle. Derhâl yamacına vardı ve Sultariım etekledi. Haseki Sultan, Kalfanın hareketlerinden bir sorun olduğunu anlamıştı. Bir insanın neden zor konuşabileceğini anlayabilecek tecrübeye erişmişti yıllar içinde. Harem-i Hü¬mayun bir mektepti ve genç Haseki, bu mektebin gayretli bir talebesiydi. Her zamanki zarafetini bozmadan:

“Konuş Meleki Kalfa. Gözlerinde gördüğüm bu azametli korkunun membaı nedir? Gece de değil ki karabasan görmüş olasın...” dedi.

Meleki Kalfa zihninde yankılanan seslere dalmıştı bir an için. Hatice Turhan Sultan sesini biraz yükseltti:

“Meleki Kalfa!”

Cevap gelmeyince:

“Bana ne olduğunu anlat” dedi sert bir vaziyette. Meleki Kalfa kendisini topladığını ümit ederek anlatmaya çalıştı:

“Sultanım bu öyle bir hâldir ki... Nasıl söylenir? Duymamış olmayı isterdim... Lâkin Rabbim duymamı istedi demek... Hanedanımız yeni bir uğursuzluğun eşiğinde...”

Hatice Turhan Sultan, altın sarısı kaşlarını çattı. Ayağa kalkmıştı:

“Bana derhâl olup biteni anlat! Lafı ağzında geveleyip durma.”

“Sultanım, size olup biteni söylediğimde başım tehlikeye girecek. Bu kulunuzu koruyunuz... Yanlış anlamayın sakın... Devlet-i Aliyye için başım feda olsun. Zaten böyle düşünme¬sem duyduklarımı içimde hapseder, size gelmezdim...”

“Duydukların? Öfkelenmeye başlıyorum Meleki Kalfa! Bu ne cesarettir; benimle pazarlık edersin resmen!”

Genç hasekinin bakışları meraka gark olmuştu. Karşısında duran kalfanın çok mühim bir havadise vâkıf olduğundan ar¬tık emindi.

Meleki Kalfa, Haseki Sultan’ı tekrar etekledi. Bu kez ayağa kalkmadı. Dizlerinin üstündeydi ve kafasını kaldırmıyordu. Sultanın kaftanındaki koyu yeşil zemine bakarak konuşuyor¬du:

“Padişahımız Mehmed Han’a zehirli şerbetle suikast tertip etmek isterler Sultanım... Şu naçiz kulaklarımla şahit oldum... Tevafuk; Kösem Sultan’m dairesinin önünden geçmem gerekti. Helvacıbaşı Üveys Ağa ile konuştuklarını işittim... Yeniçeri yi¬ne hanedan canına susamış... Öyle sanırım ki Kösem Sultan’a baskı kurmuşlar.”

Hatice Turhan Sultan’m gözlerinden bir iki damla yaş sü¬züldü. Sesi zarif ifadesini yırtarak sertleşti:

“Üveys Ağa’yı derhâl bulun. Cezasını çekecek! Ve elbet bu hıyanete karışanlar da amellerinin bedelini ödeyecekler. Şimdi çık ve Süleyman Ağa’yı çağır. ...

Kösem Sultan - Can Yücel
Nesil Yayınları